Son birkaç ay içerisinde Davos’da, “ekonomi ve siyaset”, Münih’te ise “güvenlik” başlığı altında konuşulanların ortaya koyduğu gerçek, yaklaşık 45 yıldır süren neoliberalizm macerasının “büyük sıkıntılar” içerisinde olduğu, bu sistem savunucusu yapıların, sistemin sürmesi amacıyla, milyonlarca bekli de milyarlarca insanın yok olmasına, büyük acılar çekmesine neden olabilecek her türlü çılgınlığı yapmaya hazır olduklarını ortaya koymuş olmasıdır.
Belki 100 defa belki daha fazla kez yazdım, genel olarak Neoliberalizm olarak ifade edilen şey, benim “neoliberal küreselci dünya düzeni” diyerek, sadece ekonomik bir tercih değil, kültürel, sosyal, siyasi ve askeri boyutları da olan, ABD liderliğinde küresel ölçekte bir imparatorluk oluşturmayı amaçlayan küresel bir dünya düzeni projesidir.
Yeni Kurumsalcılık adı altında, çeşitli uluslarüstü yapılanmalar/platformlar oluşturularak, kolektif ve demokratik bir yönetim yapısına sahip olduğu algısı yaratılmak istenilen ama aslında küresel sermayenin (finans ve teknoloji) belirleyici olduğu, karar verici olarak “ulusal siyasi iktidarları-parlamentoları” kullanan bu projenin başlangıcı, ABD dolarının altın standardının bağlayıcılığından “kurtarılıp”, değerinin ABD Merkez Bankasınca, ABD çıkarları doğrultusunda belirlenmesinin yolunu açan, uluslar arası bir anlaşmayı (Bretton Woods) tek taraflı bir kararla ortadan kaldıran 1971 tarihli düzenlemesine ya da eşkıyalığına dayanmaktadır.
Yapılan bu düzenlemenin ya da tek taraflı eşkıyalığın amacı, doların, ABD’nin değişen çıkarları uyarınca konjonktürel olarak ABD “düşmanı” olarak tanımlanan ülkeleri, gerektiğinde yerle yeksan etmek amaçlı bir silaha dönüştürülmesi, sermaye piyasalarında, türev enstrüman adı altında karşılıksız para yaratılmasının önünün açılması, karşılıksız yaratılan paralarla, dünyanın tüm ülkelerindeki tüm varlıklara el koymaya yetecek bir “maddi güç” oluşturulması, bu maddi gücün, Gölge CIA olarak da adlandırılan Strafor’un Kurucusu George Friedman’ın, Ronald Regan’ı “Kurucu Baba” olarak tanımladığı, ABD İmparatorluk Projesinin gerçekleşmesini sağlayacak bir silah olarak kullanılmasıdır. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, Münih’te, sömürgecilik günlerine özlemle, Avrupa Ülkelerine hitaben söylediği şey, yüz yıl önce Sovyet Devrimi ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla ertelenmek zorunda kalınan şimdilerde, Çin’in yükselişi ve Rusya’nın yeniden aklını başına almasının sonucu olarak, ciddi bir dar boğaza giren ve yukarıda saydığım kırılma noktalarında yeniden şekillendirilen küresel işgal planının yeniden uygulamaya konulması girişimidir.
Bu küresel eşkıyalığın meşrulaştırılma merkezlerinden en önemlilerinden birisi olan Davos’un Patronu Klaus Schwab’ın akıl hocası Henry Kissinger’in, 1992’de yaptığı konuşmada: “Yeni bir dünya düzeni ortaya çıkacak. Tek soru, bunun entelektüel ve ahlaki kavrayıştan ve tasarımdan mı kaynaklanacağı, yoksa bir dizi felaket sonucu insanlığa mı dayatılacağıdır.” “diyerek tarif ettiği şeydir. https://www.youtube.com/shorts/51EKUTo61-E
Türkiye’nin de son 40 küsur yılına da şekil veren bu işgal planının siyasi manifestosu ise görünürdeki adı Washington Uzlaşısı olsa da, gerçekte, Dünyayı ABD liderliğinde işgal etme planı yapan G7’nin (ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya ve Kanada)tüm dünyaya, IMF, Dünya Bankası, OECD ve benzer yapılar eliyle ve borç para, temel araç olarak kullanılarak zorlanması yani “Washington Zorlamasıdır”.
Bu Kisinger’in anılan konuşmasında da ifade ettiği gibi, tarihin doğal akışı sonucu oluşan bir durum değil, kurgulanmış bir gelecektir. Kurgulayanlarda, Davos’da, Aspen’de, Ukrayna’daki AB’nin zorlama savaşında adını sıkça duyduğumuz, gücünü, ABD Merkez Bankası liderliğindeki, sözde bağımsız ulusal merkez bankaları ve ticari bankalardan oluşan küresel bankacılık sisteminden ve bu sistemle iç içe olan, insanı kendini manipüle etmek için kullanılacak sadece bir veri kaynağına dönüştüren teknoloji şirketleri eliyle ülkeleri de siyaseten yönlendirme(manipüle etme)/yönetme kabiliyeti kazanmış olan “küresel elitlerdir”. Epstein skandalı sonrasında açıklanan, açıklanan toplam miktarına kıyasla, yayınlanmış olan çok az sayıdaki bilgi ve belge sayesinde, arka planda yaşanan kokuşmayı kısmen de olsa görmeye başladığımız büyük bir lağımda buluşan, teknoloji, finans ve siyasetin önde gelen her türlü yozlaşmanın ve kötülüğün öznesi/örneği olmuş aktörleri ve aktrisleridir.
Bu noktada, herkesin düşünüp yanıtlaması gereken, bir önemli soru akla geliyor.
İlk soru, gücünü üretmekten alan büyük insanlığı, üretme gücünü elinden alarak her an milyonlarcası feda edilebilecek bir düşkünlük, siyasetçileri ise oyunu kuranların emrindeki kullanışlı aparatlar düzeyine düşüren/dönüştüren bu kokuşmanın sonucunda, Dünyanın ve insanlığın gideceği yönün ne olacağı, alternatif senaryoların yani bu çirkeften kurtulmanın mümkün olup olamayacağıdır. Daha da net ifade edersek, aşırı finansallaşma ve onun sonucu olarak balonlaşan fiyatlarla ekonomik büyümeye, insanın, üretmeden var olmasına, vatandaşlık parası adı altında verilecek açlık ücreti ile köleleşmesine dayalı olarak inşa edilmeye çalışılan, “gelişme” ve “çağa uymak” denilerek karşı çıkılamaz bir kadermiş gibi pazarlanan bu sistemin, karşı çıkılabilir hatta yenilebilir bir şey olup olmadığıdır.
Bu yanıtı zor bir soru değildir ve yanıtı son Davos toplantısında: “kurallara dayalı uluslararası düzen” anlatısının artık sürdürülemez hale geldiğini”, “kurallara dayalı düzen anlatısının kurgu olduğunu zaten bildiklerini, güçlü olanların işlerine geldiğinde kendilerini bu kurallardan muaf tuttuğunu ve ticaret kurallarının asimetrik biçimde uygulandığını da bildiklerini” söyleyen Kanada Başbakanı tarafından kaçınılmaz gelecek diye sunulan şeyin kurgu olduğu birinci elden açıklanarak verilmiştir.
Bu yanıttan da tatmin olmayanlar için, söylenmesi gereken sözlerin ise 2000 yılında yayınlanan yani yayınlanışının üzerinden çeyrek yüzyıldan fazla geçen “Salaklık Üzerine Deneme“ adlı, Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmış olan kitabında, büyük usta Tahsin Yücel tarafından söylenmiş olduğunu da ilave edelim.
Tahsin Yücel şöyle diyor, söz konusu kitabında yer alan Tarih Babanın Buyruğu adlı denemede; “Almış önüne mikrofonu konuşuyor da konuşuyor. Söylediği önemli değil, nasıl söylediği de önemli değil, her önerisinin ardından yinelediği değişmez gerekçe önemli: ‘Çağa uymak gerekir.’ Dönüp dolaşıp bu gerekçeye geliyor, kimi zaman ‘Çağa uymak gerekir’ diyor, kimi zaman ‘Çağa ayak uydurmalıyız’ kimi zaman ‘Çağa ayak uydurmak zorunda ve mecburiyetindeyiz’ diyor, ama hep geliyor. Çağa nasıl uyulur? Dahası çağdan anladığı ne? Bir giz gibi saklıyor beklediğiniz yanıtları ya da, soruyu kendi kendine de sormadığından, herhangi bir açıklamada bulunmayı gereksiz buluyor.
Yücel’in, konuyla ilgili esas çarpıcı tespiti ise yazının devamında. “Bu yaygın tarih anlayışının bağımlılarına sağladığı çok önemli ve çok dinginleştirici bir kolaylık daha vardır: her şey tarihin zorunlu ürünü sayılınca, günah da, çelişki de ortadan kalkmış olacağından, değer yargısını çıkarır aradan.”
Çok kalmadı, yakında göreceğiz, insanın köleliğimi yoksa yeniden insan olmayı mı seçeceğini.
Ahmet Müfit
