ABD Büyükelçisi, Şark Meselesi ve Osmanlı Devleti

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, bu iki görevinin yanında, küstah kişiliğiyle, ABD Başkanı Trump ile olan yakınlığıyla, zengin bir iş insanı olmanın verdiği rahatlıkla ve kariyer diplomatı olmadığı için de hiç dikkat etmediği üslubuyla da öne çıkıyor. Son derece rahat konuşuyor. Sözlerinin nasıl anlaşılacağını, nerelere varacağını düşünmüyor. Görev yaptığı ülkenin kurumlarını, kurallarını, duyarlılıklarını umursamıyor. Ve belli ki, ülkesinin emperyalist karakterinin yanında, İsrail’e olan yakınlığı ve ailesinin kökenleri nedeniyle de, Şark Meselesinin tarihteki önemini biliyor.

Malum, Şark Meselesi, diğer ifadeyle Doğu Sorunu, 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin kaderine, topraklarının paylaşılmasına ilişkin olarak kullanılan bir deyimdir. Bununla birlikte Şark Meselesi’ni, Türklerin Anadolu’ya gelişine, bu bağlamda farklı ve daha erken tarihler dillendirilmekle birlikte, yaygın ve simgesel bir tarih olarak öne çıkan 1071’e kadar geri götüren bilim insanları da vardır. ABD’nin sefir-i kebirine, muhtemelen bu konularda sunumlar yapmakta, bilgi notları hazırlamaktadır, büyükelçiliğin kıdemli diplomatları.

Biliyoruz, 18. yüzyılda Osmanlı Devleti’yle ilgilenen büyük güçler; İngiltere ve Rusya’nın yanında, Fransa ve Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’dur. 1871’den sonra bu devletlere, Almanya ve İtalya da eklenmiştir. Gücünü kaybetmekte olduğu, 18. yüzyılda açıkça görülen Osmanlı Devleti’nin, 19. yüzyılın ikinci yarısında, gecikmeli olarak kullanmaya başladığı Avrupa’nın diplomasi yöntemi, diplomasi anlayışı, diplomasi kurumları, sadece iç dinamiklerin değil, aynı zamanda dış dinamiklerin de zorlamasıyla benimsenmiştir.

1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1876 Birinci Meşrutiyet gibi adımlarla Avrupalı bir düzen kurmaya, meşruti monarşiye, hukuka zemin yaratmaya yönelen Osmanlı Devleti, bu adımları atarken öncelikle 2 temel amaç gütmüştür: İlki, ülke içinde kötü gidişata son vermek, Osmanlı milleti yaratmak, parçalanmayı önlemek ve yeniden güçlenmektir. İkincisi, ülke dışında Avrupa devletler sisteminin eşit bir üyesi olarak kabul edilmektir.

Osmanlı, attığı adımlara karşın, umduğunu bulamamıştır. Tersine, azınlıklar arasındaki milliyetçilik akımları, bağımsızlık talepleri daha da güçlenmiştir. İttihadı Osmanî fikri, dinsel, etnik, mezhepsel kökenine bakılmaksızın tüm anasırı Osmanlı Milleti olarak kaynaştırma düşüncesi, başarısız olmuştur. Bu yönde atılan bazı iyi niyetli adımlar da amacına ulaşamamıştır. Belirtmek gerekir ki, dönemin Osmanlı yöneticileri çabalarında gerçekten samimi ve iyi niyetlidirler. Aralarında, son derece radikal adımlar atmayı düşünenler de vardır O kadar ki, Mithat Paşa; Hristiyan tebaanın devlete sadakatini artırmak için, Osmanlı bayrağındaki ay ve yıldızın yanına haç ilave etmeyi bile düşünmüştür.

Fakat nesnel koşullar imparatorluğun aleyhinedir. 1821’de başlayan Yunan İsyanı’nın kısa süre sonra, 1829’da bağımsızlıkla sonuçlanması, diğer azınlıkları da cesaretlendirmiş, umutlandırmıştır. Avrupa’nın büyük devletlerini, Osmanlı’nın içişlerine karışma yönünde daha da küstahlaştırmıştır. Lakin, büyük gülerin kendi aralarındaki rekabet, özellikle de İstanbul, Boğazlar ve Karadeniz’in geleceği, Osmanlı Balkanları ve Osmanlı Ortadoğusunun paylaşımı konusunda anlaşamamaları, Osmanlı’nın bu çelişkilerden yararlanarak ömrünü bir süre daha uzatmasını sağlamıştır.

KIRIM SAVAŞI VE DIŞ BORÇ SARMALI

Osmanlı Devleti’nin Kırım Savaşı (1853 – 1856) nedeniyle ilk dış borcunu aldığı 1854 yılı, Osmanlı’nın sadece siyaseti, diplomasisi, ordusu açısından değil, maliyesi açısından da önemli bir yıldır. Borcun son taksidi 100 yıl sonra, 1954’te ödenecektir. Kırım Harbi sonrasında, 1856’de toplanan Paris Kongresi’nde, Avrupa devletleri Osmanlı’nın bağımsızlığını ve egemenliğini güvence altına almış, Osmanlı’nın içişlerine karışmayacaklarına söz vermiş, Osmanlı’yı bir Avrupa devleti olarak, Avrupa uyumu içinde kabul ettiklerini kayda almışlardır. 1856’da, kongre sonrasında imzalanan Paris Barış Antlaşması ile de Osmanlı, bir anlamda yaşam destek ünitesine bağlanmış, oksijen çadırına alınmıştır. Her ne kadar dönemin Avrupa güçleri bu sözleri vermişlerse de, Osmanlı’nın özellikle Hristiyan tebaasına yönelik uygulamaların denetçisi olacaklarının da altını çizmişlerdir. Neticede Osmanlı’nın yıkılması veya rakip bir gücün tam denetimi altına girmesi, hiçbir Avrupa gücünün işine gelmediği için, Osmanlı Devleti, 20. yüzyılın ilk yıllarını görebilmiştir.

Tüm bu süreçte, önce Osmanlı üzerindeki nüfuzlarını artırmak, sonra da Osmanlı’yı parçalamak isteyen Avrupalı güçler, bir yandan isyanları teşvik etmiş bir yandan da ayrılıkçı örgütlerin terör eylemlerine destek vermişlerdir. Yarı sömürge haline gelmiş Osmanlı Devleti’ni, bir tür tampon bölge olarak tutmak istemişlerdir. O dönemde büyük güçlerin her biri, Osmanlı içindeki bir Hristiyan tebaanın hamisi, koruyucusu, savunucusu olmuştur. Ayrıca Araplar ve Kürtler gibi Müslüman unsurlarla da yakından ilgilenmiştir. Ruslar, İngilizler ve Fransızlar, Kürtlere destek vermiş, yine İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı’nın Arap tebaası üzerinde nüfuz kurmuşlardır.

Bu destek, koruma ve ilgi, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını hızlandırmıştır. 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı (93 Harbi) sonrasında İngiltere, artık Osmanlı’nın bütünlüğünü korumanın olanaksız olduğunu görmüştür. Osmanlı’nın ömrünün uzatılması, Londra için fazla maliyetli, sonuçları açısından da akılcı, gerçekçi olmayan, boş bir çaba olarak görülmüştür. Bu konuda Rusya da İngiltere gibi düşündüğünden iki büyük güç, Osmanlı’nın parçalanması, en kıymetli parçalarının kendilerinde kalması için anlaşmıştır. Rus Çarı 1. Nikola’nın benzetmesiyle “Hasta Adam”ı yaşatmaya çalışmanın yararı yoktur artık. Ölümünü beklemek, geciktirmeye çalışmak yerine, Rusya ve İngiltere gereğini yapmaya karar vermiştir.

İngiltere ve Rusya’nın elinde, azınlıkları kışkırtmak için çok güçlü araçlar vardır. 1878 Berlin Antlaşması ile Avrupa güçleri Osmanlı’dan bir kez daha büyük ödünler koparmıştır. Babıâli, Ermeni tebaanın yoğun olduğu bölgelerde reform yapmayı, bu reform faaliyetlerini de Avrupa devletlerine haber vermeyi, bir anlamda onların denetimine açmayı ve olurunu almayı kabul etmiştir. Bu antlaşmaya dayanan İngiltere, Fransa ve Rusya, 1880’de Osmanlı Devleti’ne nota verip, Ermeni tebaanın yoğun olduğu bölgelerde ıslahat yapacağına ilişkin yükümlülüklerini anımsatmıştır. Osmanlı; ıslahat yapmakta olduğunu söylemiştir.

MUHARREM KARARNAMESİ, İKTİSADİ ESARET VE DÜNYA SAVAŞI

1881’de Muharrem Kararnamesi ile borçların ödenmesi amacıyla Osmanlı Devleti’nin iktisadi faaliyetleri, Avrupalıların denetimine girmiştir. Kararnameye göre, borçların tahsili ve iktisadi faaliyetlerin denetimi amacıyla yine 1881’de kurulan Düyunu Umumiye İdaresi ile Osmanlı’nın ekonomik yaşamı üzerinde büyük güçlerin kurumsal denetimi başlamıştır.

Sonuç olarak, 19. yüzyılda en önemli sorun olarak öne Şark Meselesinin ardından, 20. yüzyıldaki ilk dünya savaşının sebeplerinden en önemlisi de, son kertede Osmanlı Devleti’nin parçalanmasıdır. Dönem, Osmanlı topraklarında isyanların, terör eylemlerinin dış destekle yoğunlaştığı dönemdir. Balkanlar üzerinde öncelikle Avusturya ve Rusya’nın; Boğazlar üzerinde özellikle İngiltere ve Rusya’nın hesabı vardır. İngiltere, Hindistan’a giden Yakındoğu yollarını güvencede tutmak isterken, Fransa Suriye üzerinde hesap yapmaktadır. Harbi Umumi, yine bir terör eylemiyle başlamıştır. Avusturya Veliahdı 1914’te öldürülünce, Avusturya Sırbistan’a savaş açmıştır. Sırbistan’ı destekleyen Rusya bu duruma sessiz kalmamış, genel seferberlik ilan etmiştir. Rusya’nın bu kararı üzerine Almanya, hem Rusya’ya hem de Fransa’ya savaş açmıştır. Dahası, Belçika’nın tarafsızlığına da saygı duymayıp, bu ülkeyi işgal etmiştir. Bunun üzerine İngiltere de Almanya’ya savaş açmıştır. Almanya’nın en büyük endişesi olan aynı anda birden fazla cephede savaşmak durumunda kalmak, bir anda gerçekleşmiş, kısacası, korktuğu başına gelmiştir.

Sonrasını biliyoruz, 1. Dünya Savaşı sonrasında Devlet-i Aliyye tasfiye olmuş, Türkiye Cumhuriyeti; Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, Kuvayı Milliyecilerin kılıcıyla, kahramanlığıyla, yiğitliğiyle kurulmuştur. Avrupa emperyalizmiyle savaşanlar, ulusal egemenliği, tam bağımsızlığı, aydınlanmayı, çağdaşlaşmayı, laikliği, kadın – erkek eşitliğini, hukuku, katılımı, demokrasiyi esas alan bir Cumhuriyet kurmuşlardır. Bu Cumhuriyet de üçüncü dünyaya, ezilen uluslara, sömürge halklarına, mazlum milletlere örnek olmuş, ilham vermiştir. ABD’nin Atatürk düşmanlığının ve Atatürk karşıtlarına gösterdiği yakınlığın temel sebebi de budur.

Bunları da sevebilirsiniz