Türkiye’nin modernlik serüveni, özgürlükle yönsüzlük arasına sıkışmış bir kuşak yarattı. Peki bu görünmez yorgunluğun içinde kimler var?
Sabahın ilk saatleri. Caddeler, sabırsız adımların ritmine karışıyor. Şehir uyanıyor usulca, hatta isteksiz… Kahve zincirlerinin önünde aynı bardağı tutan insanlar, birbirine benzer yüz ifadeleriyle sırada bekliyor. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor ama kimsenin nereye gittiği belli değil. Sokak lambaları hâlâ yanıyor. Metroda başlar öne eğik, kulaklarda tıslayan bir müzik, parmaklar ekranlarda. İnsanlar birbirine çarpmadan geçiyor; her biri elindeki ekranın içinde dünyayı taşıyor, anlamda yoksun. İnsanlar, şehrin içinde çözülüyor uyumakla uyanıklık arasında bir yer… Sanki herkes bir rüyanın içinde kaybolmuş, uyanmaya korkuyor. Belki yansıma, profil, biraz fikir ama kimse tam değil. İnsan, dev bir vitrinde kendi suretini izlerken yavaş yavaş silinmeye başlıyor. Şehirlerde üç beş insan tanımak diğerlerini tanımazdan gelmek aidiyet mi sahi? Bir ekranda binlerce kişiyle bağlantıda olmak, tek bir insanın sıcaklığına denk gelir mi? Bu çağ, yalnızlığın yeni biçimlerini öğretti hepimize. Dokunmak, ekrana sürülen bir parmak hareketi kadar yüzeysel. Görmek yorucu ve hissedilir değilken; bakışlarımız neye tutunacak? Bizler, bu çağın yeni üç maymunlarıyız. Onları kötülüğe karşıydı, biz gerçeğe… Görüyoruz, görmek istemiyoruz. Duyuyoruz, anlamıyoruz. Konuşuyoruz, birbirimize ulaşmıyoruz. Eskiden sustukça korunurduk, şimdi sustukça kayboluyoruz. Görmemek savunma değil, alışkanlık. Duymazdan gelmek rahatlık, konuşmamak yorgunluk. Hepimiz sessiz bir kalabalığın içinde birbirimizden uzak, aynı hareketlerle var olmaya çalışıyoruz. Anlam, bir zamanlar aradığımız bir vadiydi; şimdi, parmaklarımızın ucunda kum tanesi gibi dağılıyor. Bilgi çoğaldıkça güven azaldı. Her şeyin cevabı var da soru sormanın anlamı kalmadı. Seçim özgürlük değil, sadece tükenmenin farklı bir yolu oldu. Kimlik, bir yurt olmaktan çıktı; geçici konaklama alanına dönüştü. İnsan her sabah yeniden başlarken biraz daha çözülüyor, biraz daha silikleşiyor. Boşluk, artık bir eksiklik değil; fazlalığın içinde kaybolma hâli. Gürültü hiç dinmiyor ama anlamın sesi çoktan kesildi. Aynada duran yüz tanıdık, ama kimse kendine benzemiyor. Sanki herkes kendini başka bir yüzün içinde kaybetmiş. Post-modern boşluk: insanın kendine dokunamadığı, kendinden de saklanamadığı daracık aralık … Yıkım ya da doğuş yok. Zaman ilerliyor, biz yerimizde sayıyoruz. Aynı hareketler, aynı kelimeler, aynı yorgunlukla. Aslında hayat yaşanmıyor; tekrarlanıyor. Bu boşluğun insanı, toplantıdan toplantıya koşan beyaz yakalıdır. Sosyal medyada sürekli gülümseyen ama içten içe kaybolan gençtir. Başkalarının hayatını izleyerek yaşayan, kendi hayatını unutan orta sınıf annedir. Küçük bir şehirde, ekranın parlaklığına bakarak büyük bir hayatın hayalini kuran lise öğrencisidir. Farklı yerlerde aynı cümleyi kuruyoruz: “Bu kadar şeyin içinde neden hâlâ eksik?”. Eksik olan anlam değil, inanç.
İnanç yitimi, Tanrı’dan değil; hayattan, insandan, kendimizden uzaklaşmakla başladı. Eskiden inanmak güvenmeyi gerektirirdi; şimdi güvenmek saflık sayılıyor. Herkes güçlü görünmek istiyor, kimse tutunamıyor. Çünkü inanmak, kırılmayı göze almaktır ve bu çağda kimse kırılmak istemiyor. İnançsızlık artık bir reddediş değil, bir yorgunluk biçimi. Her şey mümkün ama hiçbir şey gerçek değil. Kimse dua etmiyor ama “iyi enerji” gönderiyor. Kimse sevmiyor ama “beğeniyor.” Kimse bağlı değil ama “takipte.” Bu yüzden ilişkiler yüzeyde, dostluklar kısa, başarılar boş. Ruh yok… Anlam, sahip olduklarımızda değil, paylaşabildiklerimizdedir. Öyleyse biz paylaşmayı nerede, ne zaman unuttuk? Birbirimize dokunmadan yaşamayı, duymadan konuşmayı, görmeden bakmayı ne zaman öğrendik? Belki de inancın yerini konfor aldığında, sessizce eksildik? Modernliği bir tercih olarak değil, bir zorunluluk olarak yaşadık. Batı’nın yüzyıllar boyunca tartışarak, sancıyla ürettiği birey fikrini, bir gecede kılık değiştirerek benimsedik. O yüzden özgürlük, ferahlık değil, çoğu zaman yönsüzlük hissi yarattı. “Kendin ol” dediler de kim olduğunu hiç konuşmadık. “Seç” dediler de neden seçeceğimizi öğretmediler. Şimdi seçim çok, yön yok. Bilgi çok, ama hikâye yok. Bizim kuşak, yokluktan geldi. Eksikliği yaşarken hayal etmeyi öğrendi. Şimdiki kuşak, her şeye sahip ama hiçbir şeyin anlamını bilmiyor. Onlara her şeyi verdik: konforu, imkânı, güvenliği… Ancak bir şeyi veremedik neden yaşadıklarını, yaşamın anlamını… Çocuklarımızın, torunlarımızın önündeki engelleri kaldırırken, yokuşları da sildik. Sabretmeyi, beklemeyi, düşmeyi öğreten o küçük acıları yok ettik. Sonra hep bir ağızdan şaşırdık: Neden bu kadar çabuk yoruluyorlar? Oysa yorgunluk, kaslardan değil; anlam eksikliğinden doğar. Çocuklarımızı korurken, güçsüzleştirdik. Bence post-modern boşluğun en tehlikeli yanı, acıtmadan öldürmesidir. İnsan artık bir felaketle değil, an be an fark edilmeyen silinmelerle tükeniyor. Günlük görevlerini yerine getiriyor, toplantılara katılıyor, gülüyor, yazıyor, paylaşıyor, yalnız içten içe hiçbir şey hissetmiyor. Bu sessizlik, yeni bir hastalık gibi yayılıyor. En çok da gençlerin gözlerinde okunuyor: Uykusuz değil, umutsuzlar. Aç değil, anlamsızlar. Savaşmıyorlar, çünkü ne için savaşacaklarını bilmiyorlar. Yine de her boşluk, bir çağrıdır. Anlam kaybının en yoğun yaşandığı yerde, yeniden anlam kurma ihtimali doğar. Umutsuz değilim. Bu sessizlikten yeni bir ses çıkacak: Tüketmekten değil, üretmekten; görünmekten değil, dokunmaktan beslenen bir ses. Belki de özgürlük, hiçbir yere ait olamamak değil, yeniden ait olmayı isteme cesaretidir. Belki de gerçek devrim, bir insanın diğerine dönüp sade bir şekilde “ben de yoruldum” diyebilmesidir. Çünkü orada, nihayet bir anlam filizlenir: yalnız olmadığımızı hatırla…
