Nazım Hikmet

Bugün 15 Ocak 2018. Nazım Hikmet’in doğumunun 116. Yılı kutlanıyor dünyanın dört bucağında.

Nazım Hikmetle ilgili belgeseller gösteriliyor. Şiirler okunuyor, tiyatrolarda Nazım oynanıyor anlayacağımız kutlu bir gün. İYİ Kİ DOĞDUN NAZIM HİKMET. DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN

Nazım Hikmet yaşamı süresince hep doğruları söylemiş, doğruları yazmış – konuşmuş, kimsenin adamı olmamış ve kimseye de biat etmemiş.

Aşağıdaki yazıda Nazım Hikmet’in nasıl ihanete uğrayıp, devletin en tepelerindeki kişilerince komplolar düzenlendiğini Nazım’ı tutuklatarak 13 yıl cezaevlerinde haksız ve hukuksuz yatıran olayları okuyacağız.


Bir düzmece iddia ile Nâzım’la birlikte Aralık 1936′ Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve 21 kişi tutuklandı.

Açık açık bir komedi oynanıyordu. Bir süre sonra duruşma başladı ve Nâzım 2 ay ceza evinde kaldıktan sonra serbest bırakıldı.

Haziranda da aklandı.

Gerçekte Nâzım uzun bir süredir kendini yalnız yasal yola yayın çalışmalarına vermiş ve gizli örgütlerle her türlü ilişkisini kesmişti. Nâzım’ın TKP merkez komitesine bağlı örgütsel yapılarla ilişkisi zaten 1929’da fiilen sona ermişti.

Hükümet Nâzım’ı Kazanmak İstiyor!…

Nâzım o yıl büyük bir sürprizle karşılaştı. Eski dostları onu Ankara’ya çağırdılar. Çağrı çoktan beri Ankara’da görevler alan eski komünist arkadaşı Şevket Süreyya’ dan geliyordu. Şevket Süreyya faşizme karşı direnişte Nâzım’ın iktidarın yanında olması gerektiğine inanıyor ve onun artık komünizmden vazgeçerek yeni yollara yönelmesini istiyordu. Şevket Süreyya’nın niyeti Nâzım’ı Ankara’da devletin bazı önemli kişileriyle tanıştırmaktı. Nâzım Ankara’ya gider gitmez Şevket Süreyya’yla buluştu . Şevket kendisine tövbekâr komünistlerden Vedat Nedim Tör ve İsmail Hüsrev Tökin’le birlikte iktidarın hizmetinde olduklarını hatırlattıktan sonra, onun da kendilerine katılmasını önerdi.

Nâzım’ın tepkisi çok sert oldu:

Şevket,” dedi, “bunu bana nasıl teklif edebilirsin? Seninle yollarımız çoktan ayrıldı. Ben senin ve arkadaşlarının tuttuğu yolu hiç onaylamadım. Ama eski dostluğumuza saygı göstererek sizi karşıma da almadım. Benim size karşı zarif ve kibar davranışım asla sizden yana olduğumu göstermez.”

Şevket Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer’i de o akşam yemeğe davet ettiğini ve Nâzım’la mutlaka tanıştırmak istediğini söyleyince Nâzım büsbütün köpürdü:

Bunu nasıl yaparsın Şevket, ben yemeğe kalamam!” diye haykırdı.

“Ne olur Nâzım huysuzluk etme, bir kere olsun beni dinle. Bunda hiçbir kötülük yok. Onun söyleyeceklerini kabul etmek zorunda değilsin. Tartışmaya girişme. O senin rejime düşman olmadığını anlayacaktır. Yemeğe kalmazsan beni çok güç durumda bırakırsın. Kendisine senden ne kadar büyük sevgi ve hayranlıkla söz ettim bilemezsin. Ne olur beni kırma.”

Sonunda Nâzım dayanamadı, daveti kabul etti, ama asla ödün vermek niyetinde değildi.

O akşam yemekte üçü bir araya geldi. Nâzım çok gergindi ama belli etmemeye çalışıyordu. Şükrü Sökmensüer İstiklal Savaşı’na katılmış, Büyük Taarruz’da Atatürk’ün yanında bulunmuş eski bir albaydı. Emniyet örgütünün başında olduğu için komünistlerin bütün çalışmalarını yakından izleyen bir adamdı. Komünist düşmanlığıyla tanınmıştı. Nâzım’ı yıllar boyu güvenlik raporlarından izlemişti. Ona uzaktan bir hayranlığı vardı ama düşüncelerine asla.

Yemekte rakı içiliyordu, ama Nâzım her zamanki gibi çok ölçülüydü. Rakıyı sulandırıyor, kadehi uzun süre elinde tutuyor, daha doğrusu içer gibi görünüyordu.

Şevket;

“Nâzım,” dedi, “burada emniyette ifade veriyormuş gibi konuşmayacağını biliyorum. Bir dost sofrasındasın. İkimiz de sana sevgi besliyoruz. Bugün dünya büyük tehlike altında, sen durumu nasıl görüyorsun? Onları anlat. Faşizme karşı dünya savaş veriyor, biz ne yapabiliriz? Düşündüklerini açık açık söylersen Şükrü Bey’i aydınlatmış olacaksın.”

“Hayhay, yeni bir şey söylemeyeceğim. Her zaman yazdıklarımı özetlemeye çalışayım.”

Nâzım böyle bir başlangıçtan sonra emperyalistlerin bugün dünyayı savaşa sürüklemeye çalıştığını, faşizmin dünya barışı için muazzam bir tehlike olduğunu anlattı. Almanya ve İtalya’da faşizmin saldırgan emellerle nasıl yükseldiğini, İspanya’da iç savaşın nelere yol açtığını belirtti. Sonra da o günlerde yazdığı “Karanlıkta Kar Yağıyor” başlıklı şiirini okudu.

Onu dinlerken Sökmensüer’in gözleri Dumlupınar’da ölenlerin acılarıyla doldu. Etkilenmişti, bir süre konuşmadı. Sonra;

“Sizin hedef aldığınız kapitalistler, emperyalistler bizler miyiz?” diye sordu. “Biz her zaman emperyalizme karşı savaşmadık mı? Kurtuluş Savaşımız emperyalistlere karşı halkın isyanı değil miydi? Ama hiçbir şair bunu dile getirmedi, bunun destanını yazmadı. Yazık değil mi, Nâzım Bey?”

“Doğru, onu ben yazacağım.”

“Sizden bunu bekleriz. Bakın İspanya’daki iç savaşı ne güzel, ne duygulu bir dille anlatmışsınız.”

“Göreceksiniz istiklal Savaşı’nı çok daha iyi anlatacağım.”

“Sabırsızlıkla bekleyeceğim.”

O gece Nâzım’ı kaldığı eve Sökmensüer’in arabası bıraktı. Ama Nâzım sıkıntılar içindeydi. Emniyet müdürüyle böyle bir gece geçirmekten çok huzursuz olmuştu. Bu duygusunu çok sonraları cezaevinde bir dostuna şöyle anlatacaktı:

Sökmensüer beni ürkütmemek için kırk yıllık dost gibi karşıladı. O anda milli emniyetin kucağına düştüğümü anladım.! Kendimden tiksindim. Nâzım dikkat et, dedim, devrimciliğinin sonu olur. Milli emniyetin başkanıyla ahbaplık kurmanın ne gereği var? Sökmensüer eski bir asker, namuslu bir bürokrat görünümünde ama onun buyruğu altında nice sorumsuz dramlar oynanmıyor mu? Böyle bir insanla dostluk kurmak bir kaplanla dostluk kurmaya benzer, içimdeki adalet terazisiyle boydan boya tartıldım. Onların bindiği kefe kuş gibi havalandı. Ertesi gün bütün tehlikelere rağmen kendi bölgeme dönmeye karar verdim.”

Ama Nâzım ertesi gün Ankara’dan ayrılamadı. Çünkü bir yandan Şevket Süreyya, bir yandan Resimli Ay döneminden arkadaşı Sadri Ertem onu rejimin en güçlü adamlarından içişleri Bakanı Şükrü Kaya’yla tanıştırmak istiyordu.

Şükrü Kaya o yıllarda ismet İnönü’den ve Tevfık Rüştü’den sonra Atatürk’ün en güvendiği kişilerden biriydi. Paris’te okumuş, devrimciliğin ve devletçiliğin en ateşli savunucularından biri olmuştu. Bütün emniyet örgütü, polis ve MIT ona bağlıydı. Nâzım böyle bir adamla bir araya gelmekten çekiniyordu. Şevket Süreyya ve Sadri Ertem ise Nâzım’a;

“Tanıyınca onu çok seveceksin. O da bizdendir. Çok anlayışıdır,” dediler.

Nâzım direnemedi, şeytana uydu ve ertesi gün Şükrü Kaya’yla görüşmeyi kabul etmek zorunda kaldı. Ertesi gün Şükrü Sökmensüer Nâzım’ı kendi arabasıyla İçişleri Bakanlığı’na götürdü. Belki de bu görüşme isteği doğrudan bakandan gelmişti. Nâzım onun ne güçlü bir kişi olduğunu biliyordu. Ama asla ödün Vermek niyetinde değildi.

Sökmensüer’le birlikte bakanın odasına girdiler. Şevket Süreyya ve Sadri Ertem de oradaydı. Şükrü Kaya, yüzünde tatlı bir gülümsemeyle Nâzım’ı karşıladı. Makam odasındaki geniş kolluklara yerleştiler. Nezaket gereği karşılıklı hal hatır sorulduktan sonra sıra buluşmanın gündemine geldi. Nâzım bakanın neler isteyeceğini çok merak ediyordu. Şükrü Kaya konuya girerek şöyle dedi:

“Nâzım Bey, siz de biliyorsunuz, Avrupa ufuklarında kara savaş bulutları toplanıyor. Bizler dünyayı felakete sürükleyecek bu yangına karşı yurdumuzu korumaya hazırız. Ordumuz bugün İstiklal Savaşı’ndaki gücünü on katına çıkarmıştır. Bu bakımdan kendimize güveniyoruz. Bununla beraber cephe gerisinden de emin olmak isteriz. Ama sizin takım bizi çok düşündürüyor. Nâzım Bey, bazı gerçekleri görmezlikten gelemeyiz. Bildiriler, broşürler dağıtılıyor, gizli gazeteler basılıyor. Siz neden irticayla uğraşmıyorsunuz da bizimle uğraşıyorsunuz? Asıl tehlike onlar değil mi? Altı Ok sizler için bir dayanak sayılmaz mı?”

Nâzım Şükrü Kaya’nın sözlerinden hiç tedirgin olmadı, aksine bu konuşmayı çok iyi niyetli buldu ve bakana şöyle dedi:

“Beyefendi, teşkilatınızın benim hakkımda sağlam bilgiler elde edemediğini anlıyorum. Demek ki benim uzun zamandan beri TKP’yle hiçbir ilişkim olmadığını ve partiden ihraç edildiğimi bilmiyorlarmış.”

“Hayır, biliyoruz, ama hükümete karşı propaganda yapmak için sizin parti üyesi olmanız gerekmez. Siz tek başınıza bir parti gibisiniz. Çok büyük etkileriniz var. Sizi defalarca uyardık, anlamazlıktan geldiniz, biraz realist olun. Türkiye Komünist Partisi’nin başlıca elemanları elimizde. Sizi onlardan kurtarmak istiyoruz. O yüzden şimdi buradasınız . Bizden olmayan bize karşıdır . Sizi aramızda görmek isteriz. Bir haksızlığa uğrarsanız size elimi seve seve uzatacağımı bilmelisiniz. Bir telefonunuz kâfidir.”

Nâzım bu sözlerden çok sıkılmıştı, bir an önce bu görüşmenin bitmesini istiyordu. Onlar ise Nâzım’ı kazanmaktan vazgeçmiş değillerdi. Şükrü Kaya ve Sökmensüer yarı açık, yarı kapalı Nâzım’a şu seçenekleri sundular:

Biz sizin Ankara’da kalmanızı istiyoruz. Bütün kapılar sizi açılacaktır. Rahat rahat şiirlerinizi, romanlarınızı yazarsınız. Sizi kimse karışamaz.

Yurtdışına kaçabilirsiniz ama sonra buraya dönmenizin kolay olmayacağını sanıyoruz. Yarın İstanbul’a dönerseniz eski arkadaşlarınız sizi rahat bırakmayacaklardır. Kendinizi eylemlerin içinde bulacaksınız. Sizi kışkırtacaklar, siz de onlara uymak zorunda kalacaksınız. Başınız belaya girecektir. Hapislere düşersiniz. O zaman sizi biz de kurtaramayız.”

Nâzım bunları soğukkanlılıkla dinledikten sonra Şükrü Kaya’ya, Emniyet Genel Müdürü’ne ve Şevket Süreyya’ya gösterdikleri yakınlıktan dolayı teşekkür etti. Sonra da;

‘ Yarın ben İstanbul’a dönmek zorundayım,” dedi, “oradan kopamam. Yıllarca yurtdışında kaldım, ama hiçbir yere alışamadım. Ankara’ya da alışamayacağımı biliyorum. Beni affedin.”

Toplantı böyle gergin ve soğuk bir havada sona erdi. Nâzım ertesi sabah ilk trenle İstanbul’a döndü.

Nazım Ankara’dan döndükten sonra Nazım’ın düşmanları kendisine karşı büyük bir komplo düzenlemeye kalktılar. En başta Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak geliyordu. Mareşal doğrudan bu komplonun içinde olmasa da komünizm karşıtları onun bu olumsuz tutumundan cesaret aldılar. Nazımı tutuklatmak için planlar hazırlandı.

Zaten Ankara’da İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile görüşmesinde de iş birliği yapmadığında açıkça hapse atılmakla tehdit edilmişti.

Ve sırf biat etmediği için komplo başarılı olmuş Nazım Hikmet te 13 Yıl cezaevlerinde tutsak edilmişti.

Abdurrrahim Sercan

15 Ocak 2018

Kaynak: Hıfzı Topuz (HAVA KURŞUN GİBİ AĞIR )

Bunları da sevebilirsiniz