Üçüncü Perde

Hayır, AKP-Cemaat ilişkilerinin üçüncü perdesinden bahsetmiyoruz; konumuz AB-AKP ilişkilerinin üçüncü perdesi.

Oyunun birinci perdesinde (2002-2007), AKP için AB hedefi kendi siyasi konsolidasyonuna yöneliktir. AB’ye atfedilen önem, AKP’yi ve ideolojisini meşrulaştırıcı bir kaldıraç görevini görmesine bağlıdır. AB bu anlamda kullanılır ve tüketilir.

Ama AB’nin istedikleri de fazlasıyla verilir; veya tersinden söylersek, AKP rejimine kuru bir siyasi destek karşılığında AB istediklerinin tümünü alır. Bunların başında Türkiye’yi «tam üyelik” yolundan geri dönülmez bir biçimde saptırmak gelir. Henüz 2004 yılında açık uçlu müzakere biçiminin ve bunun «imtiyazlı üyelik” durağından öteye gidememesi olasılığının AKP’ye kabul ettirilmesi, 1963 Ankara Anlaşması’nın ve 1970 Katma Protokolünün hükümsüz ilan edilmesi anlamındadır.

Bu arada Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Annan Planı’nı reddetmesine rağmen 2004’te AB’ye üye yapılır, dahası, Kıbrıs’ta anlaşma sağlanmadan Türkiye’nin GKRY’yi tanıması şartı AKP’ye kabul ettirilir. Böylece müzakereler çıkmaz yola sokulur. Bu yol, 2005’te Müzakere Çerçeve Belgesi ile pekiştirilir. (Bkz. «AB Çalımı” yazımız , soL, 14.2. 2013).

AB açısından bonuslar da vardır: AB ve ABD destekli neo-liberal IMF/DB programının katıksız uygulayıcısı olan AKP iktidarı, yabancı sermayeye büyük imkanlar sunan özelleştirme programıyla, sıcak paraya yüksek getiriler sunan açık kapı para politikalarıyla ve liberal mevzuat değişiklikleriyle, ülkenin iktisaden ve siyaseten daha bağımlı hale gelmesinin önünü büyük bir hevesle açmaktadır.

***

Oyunun ikinci perdesi bir geçiş dönemiyle başlar. 2007 seçimlerinden güçlenerek çıkan AKP’nin AB’ye gereksinimi azalmıştır; zaten AB’den iç siyasi tüketime dönük olarak istediğini tam alamamıştır ve verdiği ödünler nedeniyle alma umudu azalmıştır. Ama 2007’den itibaren «eski” rejimle giriştiği hesaplaşma (Ergenekon, Balyoz, vb.) nedeniyle hala bir AB desteğine ihtiyacı sürmektedir. Türkiye’de Cumhuriyetçilerin alt edilemeyen bağımsızlık reflekslerinden rahatsızlığını gizlemeyen Batı kulübü (ABD, AB) de esasen, AKP’nin polis/yargı tertipleri üzerinden yürüttüğü operasyonlara canı gönülden destektir.

AB’nin desteklediği 2010 Anayasa referandumu, yargının iktidara bağlanmasıyla sonuçlanınca, AB’nin AKP yükü ağırlaşmaya başlar. 2011 seçimlerinden sonra daha büyük bir zafer sarhoşluğuna kapılan, yargı-polis şiddetini arttıran, cezaevlerini gazeteciler ve seçilmişlerle dolduran «aşırılıklar”, AB’nin göz yumma sınırlarını zorlar. Gene de zoraki evlilik sürdürülmeye çalışılırken Gezi olaylarıyla «demokrat” maskesinin altından «dinci otokrat” kişiliği iyice açığa çıkan AKP iktidarını, artık Batı kamuoyuna «Batı’ya dönük hibrid demokrasi” olarak yutturmak da imkansızlaşır. Erdoğan’ın 2009 Davos’undan itibaren kuşkuyla izlenen dış politikası ise, Sünni Ortodoksluğa ve terörizme verdiği destek, yeni-Osmanlıcılık hevesleriyle bölgesel güç olma ve esas hegemon gücün kontrolü dışına kaçma emareleri, vb. güvensizlikleri besler. AKP’nin iç ve dış siyasi pozisyonları, doğrudan doğruya AB üyeliği önünde en büyük, en aşılmaz engeli oluşturmaya başlar.

***

İşte bu koşullarda üçüncü perde açılır. Dışta ve içte şiddetli bir itibar erozyonuna uğrayan Erdoğan ve Hükümeti, Cemaat ile de koalisyonunu sürdüremez duruma düşer. Bu olumsuz koşullarda, 18 ayda üç seçimle kendi kaderinin oylanacağı bir siyasi maratonun eşiğine gelir. Bu, AKP gibi iktidara gelişi ve iktidarda kalışı çeşitli icazetlere dayalı bir bağımlı iktidar biçimi için yeni ödünlere teşne bir konjonktürün oluşması demektir. Batı’nın ve AB’nin bu fırsatı gözden kaçırması beklenemez.

Geri Kabul Anlaşması bu ödünlerin şimdilik imzaya bağlanmış en yeni örneğidir. «Vizesiz AB” havucuyla sunulan bu «geri kabul” belası, GB düzenlemesinde olduğu gibi AB’nin Türkiye’ye kurduğu bir tuzaktır. Seçimleri sağ salim atlatmak için sahte başarı hikayelerine ihtiyaç duyan AKP de kendi toplumuna tuzak kurmaktadır: Zamanı ve kapsamı belli olmayan bir vizesiz dolaşım hikayesi üzerinden seçimlerde sahte umutlar pompalama hesabı yapmaktadır. Oysa bu anlaşma, tıpkı GB gibi, Türkiye’nin ikinci sınıf statüye razı olması anlamındadır. İnsan haklarına aykırılığı bir yana, Türkiye, böylece, Avrupa’nın tarihsel ve güncel sömürü sisteminin beşeri atıklarının hicret alanı yapılmak istenmektedir.

Buna, Ermenistan, Kıbrıs ve Kürt meselelerinde AKP’ye oynatılmak istenebilecek yeni roller de eklenebilir. Emperyalizm, selden kütük kapma telaşıyla, çöken AKP üzerinden yeni avantajlar elde etmeye yönelirken, Türkiye’nin bağımsızlık kayıpları büyümektedir. Bu da, AKP’den kurtulmayı acil gündem yapmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz