Bükreş’te; Üniversiteler, Saray ve Drakula Üzerine Gezi Notları

2007 yılının eylül ayında başında Türkçe adı “Balkan ülkeleri Hayvancılık Bilimi Konferansı: Balkan Animal Science Conference (BALNIMALCON 2007)”’nın Bükreş’te düzenlediği bir bilimsel toplantıya bildiri sunmuştum. Önce Tekirdağ gelmiş ve oradan Bükreş’e gidecek bir otobüsle Bulgaristan üzerinden Bükreş’e gelmiştik.

İlk uğrak yerimiz Sofya olmuş ve bir pazar yerine gelmiştik. Pazarda, reel sosyalist rejimin çöküşünden sonra uygulanan neoliberal politikalarla işsizlik artmış ve dengesiz bir gelir dağılımının ortaya çıkardığı umutsuzluğa gözlemlemiştim. Yol boyunca da kooperatif işletmelerine ait tarım sanayisi işletmelerinin sahipsiz görmüş ve kimilerinin de haraç-mezat satıldığına tanık olmuştum.

Bir gözlemim de İstanbul’dan Bükreş’ giden otobüslerin fazlalığıydı. Yol üzerinde de sayısız Türk lokantası vardı. Bu durum, kanımca Balkan ülkeleri için İstanbul’un kültürel olduğu kadar ekonomi-politik açıdan da çekim merkezi olmasının bir sonucuydu.

Bükreş’e hareket ettiğimiz günün gece yarısında vardık ve ertesi gün konferans başladı.

Dilerseniz önce konferansın düzenlendiği Bükreş Tarım ve Veterinerlik Üniversitesi hakkında bilgi vereyim. Sonrada Bükreş’i ve düzenlenen geziyle Parlamento Sarayı ile Drakula Şatosu’nu tanıtayım.

Bükreş Tarım ve Veterinerlik Üniversitesi

Görsel anlamda, üniversitenin ana binası da ülkenin ve kentin simgesi olan tarihi yapılardan biri. Ziraat mühendisliği fakültesi, veterinerlik bölümleri gibi alanlarla birlikte, birçok fakülte ile eğitim birimleri, araştırma merkezleri bulunmakta. 5000 üzerinde öğrencisi ve 300 civarında akademik kadro ve personel bulunduğunu söylediler

Bize aktarılan bilgilere göre; üniversitenin eğitim dili ağırlıklı şekilde, İngilizce ve Fransızca olarak şekillenmekte imiş. Lisans eğitimi 6 yıl olarak düzenlenmekte. Ziraat Mühendisliği Fakültesi ve Veterinerlik bölümlerinin birinci, ikinci ve üçüncü yıllarında , öğrencilerin temel klinik eğitimleri verilmekte. Veterinerlik Fakültesi’nde daha hayvan hastalıkları, bulaşıcı hastalıklar ve dermatoloji dersleri de eklenirmiş. Çağdaş ve donanımlı laboratuvarları, klinikleri, hayvan muhafaza ve bakım alanları, kesim yerleri, çiftlik bölümleri de bulunmaktaymış. Üniversite, veterinerlik klinikleri ve ticari merkezleri ile satış yapan ve hizmet veren son derece önemli bir kurummuş aynı zamanda.

Bükreş Tarım ve Veterinerlik Üniversitesi

Konferans benim için de verimli geçti. Doktora öğrencim olan Turgay Taşkın’la sunduğumuz bildirilerde sorular soruldu ve beğenildi.

Bununla birlikte yadırgadığım kimi durumlarda oldu. Konferansa giderken Ege Üniversitesi, masraflarımız için bir miktar ödenek vermiş ve bunların belgelerini getirmemiz istenmişti. Ancak konferans katılım ve barındığım otel ücretinin belgelerini, düzenleyici üniversite yöneticilerinden bir türlü alamamıştım. Beni ve arkadaşlarımı sürekli oyalamışlardı.

Nedenini sorgulayınca şunları öğrendim: Romanya 2007 yılında Avrupa Birliği’ne üye oluncaya değin ARGE’ye ayrılan kaynaklar yeterince iyi imiş, akademik çalışmalarda temel bilimlerin de ağırlığı varmış. Üniversitelerdeki öğretim elemanları tam gün çalışmalar yaparmış. Ancak daha sonra merkez-çevre ilişkisinin dayatması sonucu, ARGE’ye ayrılan kaynaklar azaltılmış, sizlerin temel araştırmalar yerine uygulamalı araştırmalara yönelmeniz gerekiyor yaklaşımı egemen olmuş. Bu görüş ışığında öğretim elemanlarının da ücretleri düşürülmüş, üniversiteler yarım gün çalışır durumuna getirilmiş. Toplantılardan elde edilen gelirlerin bir miktarı da, katılımcılara belge verilmeksizin öğretim elemanlarına bırakılmış. Andığım bu örnekler, Doğu Avrupa ülkelerinde gözlemlediğim dramların, bir ölçüde anlamaya ve yorumlamaya yeterli olabileceği kanısındayım.

Kanımca, geçtiğimiz Bulgaristan’da olduğu üzere Romanya’da da reel sosyalizmde kapitalist rejime geçiş sürecinde ortaya çıkan sonuçların iki şekilde yansıdığını söylemek olası. Birincisi; daha önce reel sosyalist ülkelerin iktidardaki partilerin önde gelenlerinin, bir başka deyişle kırmızı burjuvanın yeni sürümleri olan “oligark” olarak adlandırılan sosyal bir tabaka oluşturarak devletin bütün olanaklarını ele geçirmiş olması. Bunların kimileri de kendi ülkeleri dışında el koydukları sermaye ile de iş edindiler, yaşamlarına erişilemeyecek kadar lüksleştiler.

İkincisi ise, halkın büyük bir çoğunluğunun değinildiği üzere eşitsizlik batağına düşmesi ve giderek yoksullaşması, bu nedenle kimilerinin ise geleceklerini başka ülkelerde aramaya başlaması olarak ortaya çıktı. Dramlar, hatta trajediler yaşandı.

Bir başka tespitimde şu: Romanya 2007 yılında Avrupa Birliği’ne alındığı zaman birliğin, gerek Lizbon Antlaşması (Reform Antlaşması)’nda tanımlanan ,gerekse Kopenhag Kriterleri’ne standartlarına uygun değillerdi.

Kanımca bunun yanıtını üç konuda aramak olası. Birincisinin Romanya dahil, diğer Balkan ülkelerinin çekim merkezi olan İstanbul, daha geniş anlamıyla Türkiye’ den uzaklaştırılmak istenmesi ve de Almanya’nın bu konuda büyük bir etkisinin olduğunu görmemiz gerekli olduğunu söylemek olası. İkincisi de,reel sosyalist sistemin çözülüşüyle birlikte ortaya çıkan özellikle nitelikli iş gücünden yine çoğunlukla ucuza yararlanmak istemesi. Üçüncü de merkez Avrupa Birliği ilkelerine çeperlerine aldığı bu ülkelerle Karadeniz’de kıyılarına da erişmiş olmalarının sağlatacağı siyasi ve ekonomik olanaklar. Bu tespitler dikkate alındığında, Avrupa’da Türkiye’nin en büyük karşıtının Almanya olduğunu görmek gerekiyor diye düşünüyorum

Bükreş

Bilindiği üzere Bükreş (Rumence: București), Romanya’nın başkenti.Romanya Ovasının ortasında, Tuna Nehri’nin bir kolu olan Dâmbovița’nın kıyısında kurulmuş.

Takma adlarından birisi de “Doğu’nun Paris’i” ya da “Küçük Paris” olmuş. Nedeni,19. yüzyılın sonlarından itibaren Bükreş, Paris’in kent planını ilham alarak yeniden tasarlanmış olması imiş. Bu süreç, İkinci Paylaşım(Dünya) Savaşı arasındaki dönemde de hızlanmış. Geniş bulvarlar ve görkemli yapıların inşa edilmiş.Bükreş’in “neşe şehri” anlamına geldiği de belirtiliyor.

Bükreş, İstanbul’un ardından Balkan coğrafyasının en kalabalık kenti olma özelliği taşıyormuş.

Şehir, medya, kültür ve sanatının merkezi. Şehrin mimarisi, tarihi (çoğunlukla eklektik, aynı zamanda Neoklasik ve Art Nouveau), interbellum (Bauhaus ve Art deco), komünist ve modern dönemlerin bir karışımı. Şehirde çok sayıda kongre tesisi, eğitim enstitüsü, kültürel mekan, geleneksel alışveriş pasajı ve dinlenme alanı bulunmakta.

Bir araştırmaya göre en yüksek gelişme potansiyeline sahip Avrupa şehri olmuş olduğu belirtiliyormuş.

Bükreş’te kentsel yenilenmesinin devam etmekte olduğunu gözlemledim . Bükreş’in tarihi merkezinde restorasyon çalışmalarının yanı sıra, konut ve ticari gelişmeler özellikle kuzey bölgelerinde devam etmekte imiş.

Konferans dışında, Romen halkının politik ve sosyolojik durumlarını öğrenmeye çalıştım.

Reel sosyalist rejiminin çözülmesi ile liberal sistemin yaklaşım ve kurumlarının oluşturulmasıyla kuşaklar arasında önemli ayrımlar ortaya çıkmış. Genç kuşaklar ,ülkeye giderek egemen olan Batılı yaşam tarzını hızla benimsemişler. İşsiz gençlerin çoğu bu nedenle geleceklerini Batılı ülkelerde aramaya yönelmişler. Orta ve daha yaşlı kuşakların ise eski düzenin özlemi içinde olduklarını gözlemledim. Onlara göre eğitim, sağlık ve hizmetlerde eski düzen daha iyi imiş. Konut edinme sorunları da yokmuş.

Andığım ayrımlaşma müzik konusunda da ortaya çıkmış. Bir müzik bilimcisi bana şunlar söylemişti: Romanya, yeni rejimiyle Batı’ya ve Batılı devletlere olan bağlılığını fazlasıyla arttırmaya başlamış. Kültürünü de Batıyı doğru yönlendirmeyi tercih etmiş . Giderek sosyokültürel farklar ortaya çıkmış. Bu durum müzikte de kendini göstermiş. Rumen toplumu, müzikte;”Manele dinleyenler” ve “Manele dinlemeyenler ya da Rumen pop müziği’’ ayırımına maruz kalmış. Bu ayrım, toplumsal bölüşümde olduğu kadar kültürel ayrımları neden olmaya başlamış.

Manele türü müzik, alt sınıflara ait bir fenomenmiş. Manele, insanların doğal aşk, üzüntü, sevgi ve sevinç gibi duygularını dile getirirmiş.

Rumen pop müziği ise, Romanya’da orta sınıflaşmanın az ya da hemen hemen hiç olmaması nedeniyle , pop, rock ve mistik müziklerini kapsayacak şekilde gelişmiş. Bu durum, bir üst-sınıfa geçmek isteyenler ya da da özenenlere özgü bir müzik türü olarak algılanmış . Bu şekilde Batılı ‘’ Kültür Endüstrisi’’’nin en önemli ayağı olan müzik, hem insanları maddi anlamda sömüren, hem de doğal halde bulunan içkin aşk kavramını somutlaştıran, bedenleştiren ve içindeki ruhu çalan bir görünüme bürünmüş. Rumen müziğindeki Batılılaşma süreci, aynı zamanda vatandaşlarının ekonomik krizin de etkisiyle Batı ülkelerine göçünü de hızlandırmaya başlamış.

Bükreş Grigore Antipa Doğal Tarih Müzesi

Parlamento Sarayı

Başkent Bükreş’te bulunan, Romanya Parlamentosu’nun iki Meclisi’nin de bulunduğu çok amaçlı bina. Dünya Guinness Rekorlar Kitabı’na göre, dünyanın en büyük sivil yönetim, en pahalı yönetim ve en ağır binası imiş .Saray, politik ve yönetim yerleşkesi olarak İki paylaşım(Dünya) Savaşı arasındaki dönemde de Çavuşesku Rejimi döneminde planlanmış. Çavuşesku, sarayın adına “Cumhuriyet Evi” koymuş, ancak Rumenler yeni rejimle bu adı “Halkın Evi” olarak değiştirmişler.

Sarayın 270 m’ye 240 m. tabanı ve 86 m. yüksekliğe ile 92 m. yer altında derinliğe sahip olduğu bildirilmişti. 1100 odası bulunmakta ve 2 yeraltı otoparkı ile 12 kata sahip. Ayrıca iki ek yeraltı katı ile, halka açık olarak yararlanılmakta ve 4 katın inşası sürdürülmekte imiş.

Sarayı gezdiğimiz zaman zarafeti ve mobilyaları karşısında gözlerimiz kocaman açılmıştı. Çok sayıda paha biçilmez halı, mobilya ve sanat eseri aklımızı başından almıştı. Balkonundan görülen manzarası da çok güzeldi.

Parlamento Sarayı

Günümüzde Romanya Meclisi’nin oturumlarına ev sahipliği yapan bina, Romanya demokrasisinin de sembolü konumunda imiş. Pentagon’dan sonra dünyanın en büyük ikinci binası olması nedeniyle kimi Romanyalılar bu yapı ile gurur duyarken, kimileri ise Çavuşesku’nun izlerini taşıdığı için de oldukça karşıymış.

Romanya Meclisi

Drakula Şatosu

Şatonun ön adı “Bran Kalesi” imiş. Romanya’da Bran yakınlarında ve Braşov’un yakın çevresinde bulunan ulusal anıt ve sınır nişanı. Kale Erdel Prensliği ve Eflak sınırları arasında. Kale Osmanlılara karşı savunma amaçla inşa edilmiş. Efsane ile ilgili diğer kaleler arasında yine Romanya’daki Poenari Kalesi ve Corvin Kalesi de var.

Bran Kalesi;İrlandalı Bram Stoker’in Vlad Tepes’in yaşam öyküsünden esinlenerek 1897’de yazdığı “Drakula” adlı romanından sonra “Drakula Şatosu” olarak ünlenmiş. Romanıyla Vampirlere inanan Transilvanya halkının öykü ve efsanelerinden esinlenen Stocker, karakterini ona uyum sağlayan Bran Kalesi’ne yakıştırmış. Romana göre Kazıklı Voyvoda 3.Vlad Drakula(Tepes), Kara Büyü okulu Scholomance’da öğrendiği büyüler sayesinde ölümden kurtulmuş ve yaşarken (1431-1476) işlediği korkunç zalimliklerden ötürü bir vampire dönüşmüş.

Romanya tarihinde Vlad Tepes “ulusal kahraman” diye nitelendiriliyor. Osmanlı Türklerinin Vlad Tepes’e Kazıklı Voyvoda adını takması da ,Türkleri kazığa geçirerek azap içinde öldürmesi nedeniyle olmuş.

Vlad Tepes,aynı zamanda kendi milleti Ulahlar tarafından Tepes (cellat), Macarlar tarafından ise Drakul (şeytan) olarak da adlandırılmış.

Tarihsel kaynaklara göre ; 1448-1476 arasında üç dönem tahta çıkan 3. Vlad Tepes ,Eflak Devletini ve özellikle o dönemde başkent olan Tirgovişte’yi Osmanlılara karşı korumak için Bükreş Kalesi’ni yaptırmış.

Osmanlı’ya karşı 1461 yılında isyan başlatan Tepes’in ordusu, Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in 1462’de yaptığı seferde yenilmiş ve esir edilmiş. Bir ay süren hareket sonucunda Eflak, Osmanlıların seçkin bir eyaleti haline gelmiş. Vlad’ın başı, Fatih’e gönderilmiş ve 1461 yılında yaptırmış olduğu Comana Manastırı’na defnedilmiş. Vlad’ın bir vampir olduğu söylencesi Almanya, Macaristan ve Rusya’da yayılmış.

Şato,şu anda turistlere açık bir müze olarak hizmet vermekte, Kraliçe Marie tarafından toplanan mobilya ve sanat eserlerini sergilemekte. Turistler kendi başlarına ya da bir rehber eşliğinde kale içinde tur atabiliyor. Tepenin aşağısında geleneksel Romanya köylülerinin yapılarının (kulübe, ahır, vs.) sergilendiği bir açık hava müzesi var.

Şato günümüzde , Romanya’nın en fazla ziyaretçi ağırlayan yerlerinden biri. Her yıl sadece Cadılar Bayramı’nda da düzenleniyormuş. Şatonun içerisi, Cadılar Bayramı (Halloween) ortamına uygun düzenlenerek, program Kötü Periler’in dansı ve çalan Halloween şarkıları ile başlanıyormuş. Projektörler ile duvarlara yansıtılmış korku filmleri de gösteriliyormuş.

Drakula Şatosu

 

Drakula Şatosu’nda Bir Odanın İç Görüntüsü

Konferans üyeleri olarak biz ,Drakula Şatosu’na Cadılar Bayramı’nda gitmemiştik . Kale içindeki müzeyi dolaştıktan sonra şato etrafında Drakula ilgili eşyalar satılıyordu. Ayrıca köylü kadınların Rumen desenleriyle ördüğü kazaklar vardı. Onlardan bir tanesini almış ve yıllarca giymiştim.

 

 

Bunları da sevebilirsiniz