Marina Garces’in “Yeni Radikal Aydınlanma” Önerisinden Dersler

aBarcelona kökenli bir felsefe profesörü olan Marina Garces’in Türkçeye yeni kazandırılan “Yeni Radikal Aydınlanma” başlıklı çalışması aydınlanma eksenli tartışmalar açısından önemli bir zemine oturuyor. Neden?

Aydınlanma kavramı, hepimizin malumu, özellikle de post-modern siyaset felsefesi tarafından köklü bir biçimde mahkûm edilerek rafa kaldırılmış bir kavramdı. Bu bağlamda Frankfurt Okulu’ndan başlamak üzere aydınlanma kavramı, dünyaya sunduğu olumlu katkılarla değil oldukça tuhaf bir şekilde insanı sayısallaştıran ve yalnızca üzerinde otorite kurmayı hedefleyen bir tahakküm aracına indirgenmişti. Aydınlanmanın “liberal” değerleri kısmen bu eleştiriden muaf tutulmuş, özellikle de Anglo-sakson dünyanın emperyalist müdahalesine karşı inşa edilen iktidar biçimleri aydınlanma kavramının gölgesinde milliyetçilik ve otoriterlik üzerinden edilmişti. Bir çeşit seküler din olarak tanımlanan aydınlanma kavramına yönelik eleştirinin diğer tarafında muhafazakâr köklere sahip, her türden özgürlüğe karşı başından beri endişeli rijit otoriterliğin aydınlanma düşmanlığı bulunmaktadır. Aydınlanma eleştirisi üzerinden gelişen modernite düşmanlığı ise tuhaf ittifak biçimlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Aydınlanma karşıtlığı pre-modern olan ile post-modern olanın biçimsiz bir yakınlaşması ile sonuçlanmıştır. Aydınlanma kavramının bir çeşit “günah keçisi” ilan edilmesine karşılık Garces bu kavramdan ne anladığını çok yalın bir biçimde bizimle paylaşmaktadır:

“Ben aydınlanmayı safdilliğe ve buna bağlı tahakkümün etkileri ne karşı bir mücadele olarak anlıyorum. 17. yüzyıldan 18. Yüzyıla geçerken Avrupa’da, ortak bir projeyle değil, otoriterliğin çeşitli biçimlerinin (siyasi, dini, ahlaki, vb.) ortak reddiyle tanımlanan geniş bir Aydınlanma hareketi ortaya çıktı. Ancak bu hareketin modern Avrupa’yı boydan boya katetmiş olması, Aydınlanma’nın kültürel bir kimliğe, yani Avrupa kimliğine, ya da tarihsel bir döneme, yani moderniteye bağlı bir miras olduğu anlamına gelmez. Aslına bakarsanız, dünyanın farklı yerlerinde ve farklı zamanlarda ortaya çıkan, birçoğuna hiç kulak verilmemiş bir dizi başka aydınlanmanın izlerini takip edip bir araya getirerek bir insanlık tarihi yazabiliriz. İşte bu nedenle bugün, ölümsonrası duruma karşı yeni bir radikal aydınlanmanın imkânını araştırmamız mümkün: ne modern ne de postmodern olan, tarihin doğrusal dönemselleştirilmesi döngüsünün dışında kalan bir aydınlanma. Belki de tarihsel olmaktan ziyade coğrafi, evrensel olmaktan ziyade bütün dünyaya ait bir gezegensel aydınlanma” (s. 29).

Garces bize bu metinde kısaca şunu anlatıyor: Aydınlanma düşmanlığının dünyayı getirdiği nokta ortadadır. Mesele aydınlanma karşıtı olmak değil kavramın yanlış sonuçlarıyla yüzleşerek onu yeniden yorumlamak ve her türlü sınıfsal ve bölgesel hegemonyanın ötesinde kolektif bir aydınlanma sürecini başlatmaktır. Garces, beyaz tahakküm üzerine kurulu aydınlanma düşüncesinin yanlış sonuçlarıyla da hesaplaşıyor. Ancak bunu kavramının dünyaya sunduğu ve bundan sonra da sunacağı imkanları yok etmeden yapıyor.

Türkiye bu durumun nefis bir laboratuvarıdır…

90’lı yıllarda “demokrasi”nin gericiliğe nasıl kalkan edildiğini ve siyasallaşan kültürel taleplerin önünde kimlerin kalkan olduğunu uzun uzun hatırlamaya gerek yok… Aydınlanma düşmanlığı yapmak adına, Cumhuriyet düşmanlığı yapmak adına bugünün gerici iktidarından “demokrat” çıkarmaya çalışan ve gericiliği Kemalizmden daha ileri göstermeye çalışarak bugünün taşlarını döşeyen “post-modern” ezberlerin ülkeyi nereye sürüklediğini de unutmadık… Aydınlanma kavramı Garces’te olduğu gibi elbette beyaz ırkın dünyaya medeniyet dağıtacağı bir proje olarak okunduğunda elbette eleştiriye açıktır. Kimlikler arası eşitsizliği meşrulaştırdığı noktada elbette eleştiriye açıktır. İnsanı sayısallaştırdığı ve kitleleri dar teknokrat gruplarla kontrol etmeye çalışan bir otoriterliğe büründüğü örneklerde elbette tartışmaya açıktır. Ancak olumsuz sonuçları nedeniyle kötü bir retrospektif ile uygulamasına değil özüne karşı çıkarak kökten bu kavramla kavga etmenin sonuçlarının dünyayı nereye getirdiğini de gözden kaçırmamak lazım.

Garces bu metinde bize kavrama nasıl bakılması gerektiği ve hiçbir ayrım gözetmeden nasıl bir kolektif zihnin ürünü olması gerektiğini bir çözüm olarak sunuyor. Bu bağlamda kitabın son cümleleri yazarın aydınlanma fikrinden ne beklediğini ve bu konuda ne yapılması gerektiğine dair önemli bir analizle tamamlanmış:

“Vaatlere ya da beklentilere tutunup kalmayan, aksine paylaştığımız dünyaya karşı kabullenici ama aynı zamanda eleştirel bir bağlılık tutumuyla kendini gösteren bu güven, dünyayı bitmekte kurtarma erdemine sahiptir. Bunu yapabilmesinin sebebi de gözetim altında tutulamayan, hesaplanamayan, denetlenemeyen, sadece sürdürülebilen şeye kendini emanet etmesidir. Foucault’nun Nietzsche’yi izleyerek önerdiği sağaltıcı düşünce anlayışından ziyade, dünyayı yeniden yaratabilecek bir düşünce tarzı geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Tükenmiş bir gezegen için tamamlanmamış bir felsefe: Her türden sağaltıcı felsefeye rehberlik eden iyi hayat ya da buen vivir, bugün insanlığın kendi yaşam koşullarını tahrip ederek kendini de yok etme ihtimali olduğuyla yüzleşmek zorundadır. Yalnızca insanlığın temel soruları (Nasıl yaşamalı? Nasıl düşünmeli? Nasıl hareket etmeli?) üzerine bir öğrenme topluluğu olarak düşünmeye güvenmekle kalmayıp, Batı geleneğinin bir parçası olmamış ve küreselleşme dediğimiz küresel egemenlik alanını şekillendirmemiş başka düşünme biçimlerine de güvenmek demektir bu. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Avrupa artık sömürgecilik-sonrası düşüncenin yaklaşımlarından yola çıkarak insanlığın başına kendi açtığı sorunlara yanıt getiremez. Bu gerçek, çağımız için yeni bir felsefi duruma işaret ediyor: Kimsenin tek başına çözemeyeceği şeyler üzerine hep birlikte düşünmemiz gerekiyor” (s. 158).

Garces’ten çıkaracağımız bir diğer ders, kavramları bugüne taşırken “devrimcilik” ilkesi içinde yer alan “günün koşullarına göre uygun hale getirme” düsturunu uygulayarak yeniden yorumlamak gereğidir. Kavramları eleştirel bir şekilde sahiplenmeyi alışkanlık haline getirmekle mükellefiz. Diğer türlü modern bir ideolojinin değil yalnızca yüzeysel bir dogmanın müridi olma tehlikesi ile başbaşa kalırız. Aydınlanma kavramı da bu bağlamda yeniden yorumladığımız, ulusal ölçekle sınırlı kalmayan küresel bir ideal olarak ve belirli kimliklerle ve coğrafya ile sınırlı kalmayan bir kapsama dönüşmek zorundadır. Zira yalnızca ülke sınırlarında değil küresel ölçekte de konuşmaya, iletişim kurmaya, ortak bir düşünme tecrübesine ihtiyacımız var. Belirli haklılıklara sığınıp “steril” duruşumuza halel(!) gelecek diye durağan bir düşünce ve eylemselliğe yaslandıkça kavramların, ilkelerin ve umutların nasıl tükendiğini ve yanlış bir siyasetin doğru kavramlar üzerinden nasıl bir tahakküm ilişkisi inşa ettiğini uzaktan izlemeye devam edeceğiz.

 

 

Bunları da sevebilirsiniz