ABD ve İran arasındaki savaşın bizdeki yansımalarından biri meselenin medeniyet temelinde sorgulamaya açılmasıdır. “Batı medeniyeti” üzerine Niyazi Berkes’lerden bugüne gelişen eleştirel tutumun 2000’lerden bu yana bir çeşit kültürel karşıtlık olarak biçimlendiği görülmektedir. Emperyalist işgallerin Batı medeniyetini sert bir eleştiriye tutması anlaşılır bir konu olmakla beraber Avrasyacılık tartışmaları bağlamında medeniyet eleştirisinin kültürel bir karşıtlık olarak yeniden yorumlandığına tanıklık edilmiştir. Bu da Türkiye’deki politik kültürün ifrat-tefrit ikilemine sıkışık kalması ile ilgidir. Karşıt olma duygusunun bizde yarattığı şey yanında durulan öznenin zaman içinde fetiş haline gelmesidir. Başka bir ifadeyle sevmediğimiz şeyin karşısında duran her şeyde amacı ve sınırlarının ötesinde bir anlam ve cevher arama tutumuna sahibiz.
Soğukkanlı değerlendirmelerin her geçen gün etkisinin yitirdiği bir çağda kişileri ve olayları keskin bir biçimde savunmanın ideolojik tutarlılıkla eş değer olduğuna dair etik bir yaklaşım ortaya çıktı. Bu durum aslında ilkelerin savunulmasından öznelerin savunulmasına geçilen anti-entelektüalizmin zaferidir. Anti-entelektüalizm ise solu tarihin çöplüğüne atarak sağ-popülizmin kültürel iktidarını güçlendirmektedir.
Emperyalizmin siyasetinin eleştirilmesinden Avrupa-merkezci kültürel hiyerarşiyi tersine çevirmeye çalışan bir yaklaşım meselenin farklı bir mecraya girmesine neden olmuştur. Avrupa-merkezci oryantalist bakış açısının yarattığı hiyerarşiye karşı oluşan tepki “Medeniyetler Çatışması” tezinin temel bağlamı olan Doğu-Batı ikilemi içinde ortaya çıkmaktadır. Doğu-Batı ikilemi üzerine inşa edilen medeniyet temelli tartışma uzun süre önce geçerliliğini yitirmesine rağmen bugün hala güçlü bir karşılık bulmaktadır. Halbuki dünya siyasetine daha Doğu-Batı ikilemi üzerinden bakmak neo-liberal düzenin ekonomi-politik krizini ve yeni sömürgeciliği anlama konusunda yetersizdir.
Kimlikçi siyasetten kaçmaya çalışırken “medeniyete” indirgenen bir mecrada kimlikçiliğe kayan bu tartışma oyunun yine Amerika’nın çizdiği sınırlar içinde dünyayı algılamaya çalışma ile sonuçlanmaktadır. Burada Amerikan üretimi tezlere yanıt veren ve onun koyduğu kuralları dolaylı olarak yeniden inşa eden bir yaklaşım yerine bir paradigma değişikliğine ihtiyaç olduğu şüphesizdir. İktisadi gerilimlerin, ekolojik krizin, yeni paylaşım savaşlarının doruğa ulaştığı bu dönemde tüm bu meseleyi yalnızca askeri güvenlikle sarmalanmış bir “iyi-kötü” çatışması gibi görmek sağlıklı bir analiz biçimi değildir.
Tam bu noktada post-kolonyalist bir sapmadan da bahsetmek gerekir. Zira post-kolonyalizmin rijit yerlici söylemi özcü bir kültür savunusuna doğru evrilmiştir. Bu da sahip olunan kültürel değerlerin kendi içinde tartışmaya kapalı bir şekilde “olumlu” ve “iyi” olarak değerlendirilmesi ile sonuçlanmaktadır. Türkiye’de de bu bağlamda İran ve hatta Çin ile ilgili yaklaşımların da bir ölçüde bu tip bir nitelik taşıdığı görülmektedir.
Dış politika tartışmaları, emperyalist saldırganlığa karşı uluslararası bir denge arayışı seviyesini aşarak Amerikan çıkarlarına karşı pozisyon alan devletleri (ki bu çok tartışmalı bir meseledir) tarihsel ve kültürel olarak yüceltmeye varan, Amerikan hegemonyasına karşı Avrasya devletlerinin hegemonik niteliklerini görmezden gelen ve tüm bu ülkeleri birer “barış” ve “medeniyet” timsali olarak göstermenin Türkiye’ye ne kazandırdığı/kazandıracağı oldukça tartışmalıdır.
Avrupa-merkezciliğin tarih ve siyaset üzerinde yarattığı tahribat yüzyıllardır bilindik bir gerçek. Emperyalizm ve sömürgeciliğe bir meşruiyet zemini olarak hazırlanan bu tarih tezlerine ve bundan kaynaklanarak ortaya çıkan “medeniyetler çatışması” adı verilen neo-emperyalist tezlere itiraz ederken Batı’nın çizdiği sınırlar içinde takılı kalmanın sağlıklı bir tepki olduğu kanaatinde değilim. Zira bu sınırlar içinde takılı kalan alternatif bir tez oluşturma iddiası Batı’nın “toplumlar arasındaki eşitsizlik” iddiasını tersinden yeniden üretmektedir. Avrupa-merkezci eşitsizlik anlatısına karşı itirazın Avrasya-merkezci temelde yeniden üretilmesi devrimci değil muhafazakâr bir kültürel kavgadır.
Oryantalizme karşı bir tepkinin ortaya çıkması oldukça doğaldır ve olmak zorundadır. Elbette Avrupa dışı toplumların uygarlığa katkılarını görmezden gelen ve her “ilerlemeyi” kendinden bilen bir indirgemeciliğe karşı tezler inşa edilmelidir. Ancak bu karşı tepkinin bölgesel değil evrensel olması gerekmektedir. Atatürk’ün “uygarlık” anlayışının evrensel bir söyleme sahip olmasını unutmamak gerekir. Kemalizmin tarih anlatısı, “muasır medeniyet seviyesinin” belirlenmesini hiçbir devletin, bölgenin ve kişinin tekeline bırakmamaktadır. Cumhuriyetin uygarlık tarihine dair söyleminin esas noktası, oryantalist tarih anlatısının medeniyetler arasındaki eşitsizlik iddiasına karşı Türklerin tarihinin de benzer şekilde köklü olduğu iddiasıdır.
Uygarlık, belirli öznelerin sahip olduğu bir ayrıcalık değil tüm insanlığın katkı sunduğu kolektif bir sonuçtur. Buna karşılık bizdeki güncel tartışma medeniyet, barış ve demokrasi gibi kavramların devletler ve bölgeler üzerinden tanımlanmasına sahne olmaktadır. Kimisi için bu temsil Batı (ABD ve AB) iken kimisi için de Batı medeniyetinin iflas edip Avrasya’nın yükselişinin sonucunda ortaya çıkacak yeni medeniyet ortamıdır.
Oryantalizm suretindeki ırkçılığın kültürel eşitsizlik söylemine itiraz etmek ve farklı kültürlerin de uygarlık tarihi içinde bir yeri olduğunu anlatmak başka bir şeydir, öte yandan bugünkü devletlere “medeniyet” temelinde ahlaki roller yükleyerek haddini aşan kültürel güzellemeler yaparak bunu bir çeşit propaganda faaliyetine çevirmek başka bir şeydir. İlki medeniyet tartışmalarına dair her türlü ayrımcı ve hiyerarşik söylemi karşısına alan yeni bir kolektif medeniyet inşası savunusu iken diğeri eşitsizliği “mağdur” devletler lehine yeniden üreten hegemonik bir kavgadır. Hiç unutulmamalıdır ki kapitalizm ve modernite eleştirisi, aralarında hiçbir ortaklık olmayan muhafazakarlık, faşizm ve sosyalizmin köklerinde yer almaktadır. Başka bir ifadeyle Batı’yı eleştirmenin tek bir yolu ya da bağlamı yoktur. Aynı konuya dair birbiri ile çatışmalı pek çok yorum yapılabilir.
Emperyalist saldırganlığa karşı itiraz ederken potansiyel müttefikleri tarihsel ve kültürel olarak haddini aşacak şekilde yüceltip bunu bir çeşit propagandaya çevirmenin bir anlamı bulunmamaktadır. Yalnızca tek tarafın kusurlarını görüp diğer öznelerde bir kusursuzluk arıyor gibi başka çelişkilerin üzerini örtmeye çalışmanın da Türkiye’nin geleceği açısından hiçbir anlam ifade etmediği ortadadır. “Pax-Americana” nın boşa düşmesi diğer yandan “Pax Persiana”, “Pax Sinica” ya da “Pax Russica” gibi vaatlerin güçlü bir temele sahip olduğu anlamına gelmez. Zira bir hegemonyandan kurtuluşun çaresi bir başka hegemonyanın gölgesine sığınarak sanal bir “bağımsızlık” ile sevinmek değildir. İç siyasette acil ihtiyaç olan “yön” tespiti ve ilkesel tutarlılık meselesinin dış politika güncelinde pek bir etkisi olmadığını kabul etmek gerekir. Bu da potansiyel yeni müttefiklik denklemlerini 45 sonrası Türk-Amerikan yakınlaşmasındaki çiğlikten uzak bir yerde değerlendirme ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır.
