Cumhuriyet Tarihini Yazmanın Ve Anlamanın Sorunları Üzerine Notlar

Cumhuriyetin kuruluş tarihi üzerine evinde kitap olmayan kimse yoktur sanıyorum. 1923’ten bugüne hiçbir zaman gündemdeki yerini kaybetmeyen bir konu olan Cumhuriyetin kuruluş tarihinin bu kadar popüler olmasına rağmen içeriğe vakıf olmada ve yorumlamadaki sorunlar da aynı yoğunlukta devam ediyor. Bu meselede hala bizi takip eden bazı sorunlar var. Bunların en başında da “biz okuduk anladık, ortada bir sorun yok” diye verilen tepkide ortaya çıkıyor. Çünkü tarihin de diğerleri gibi bir bilim olduğunu unutuyoruz. Gerçekten öğrenmek ve yorum yapmak için tahmin ettiğinizden çok daha fazla çaba sarfedilmesi gerektiğinin henüz farkında değiliz. Bir şekilde edinilen birkaç belge ve resimle bir dönemin hakikatine sahip olduğunu iddia eden kolaycılık, binlerce yıldır devam eden koca bir bilim alanının bütün emeğini çöpe atıyor.

Cumhuriyetin kuruluş sürecini anlamaya, daha fazla öğrenmeye ve belirli konuları yeniden gözden geçirmeye dair ihtiyaç her ortaya çıktığında bunun mutlak suretle bir yıkımla sonuçlanacağını düşünen anksiyete hızlı bir şekilde ortaya çıkıyor ve tüm girişimler tu kaka edilerek yerle yeksan oluyor. İkinci Cumhuriyetçi zevatın bu ülkeye verdiği en büyük zararların başında Tek Parti dönemini ve Kemalizmi konuşurken bu meseleyi ifrat-tefrit ikilemine sıkıştırmış olmaları gelmektedir. Mutlak bir yergi ve mutlak bir övgü ikilemi içinde bir süreci anlamak mümkün olmadığı gibi yalnızca rakipleri alt etmek için belge toplamaya çalışmaya indirgenen bir politik faaliyet ortaya çıkmıştır ki bunun adı tarihçilik değildir.

12 Eylül darbesine kadar ülkedeki entelektüel ortamın yüksek kalitesine bağlı olarak köklerini 1923’e dayandırmasına rağmen hiçbir şekilde yıkıcı olmayan gayet yerinde eleştirel değerlendirmelere tanıklık ettik. Tarık Zafer’den Niyazi Berkes’e, Şevket Süreyya’dan Taner Timur’a, Doğan Avcıoğlu’ndan Bülent Tanör’e kadar pek çok isim Cumhuriyetçi temelde oldukça dengeli metinleri literatüre kazandırdılar. Biz bu dengeyi 12 Eylül sonrasında kısmen, AKP ile de tamamen kaybettik.

Cumhuriyetin kuruluş süreci bugün hiçbir şekilde ana kaynaklardan değil mümkün olduğu kadar hayatta olan popüler insanların (akademik vasfı sorgulanmadan) teste tabi tutulmamış metinlerinden öğrenilmeye çalışılmaktadır. Halbuki başta Atatürk’ün söylev ve demeçlerini içeren esas metin olmak üzere meclis tutanakları, parti programları, gazeteler vb. tüm birincil kaynakları içeren metinlere öncelik verilmek zorundadır. Öte yandan dönemin önde gelen simalarının hatıratı da dikkatli bir şekilde okunmalıdır. Daha da ötesinde dış ülkelerin bu süreci nasıl okuduklarına bakmak da süreci anlamak açısından oldukça önemli olacaktır.

Cumhuriyetin kuruluş tarihi basit bir iç güvenlik meselesine indirgenerek anlatılmaktadır. Bu bağlamda meselenin yalnızca iktidara düşman olanların ifşa edildiği ve cezalandırıldığı bir alandan bahsedilmektedir. Halbuki mesele bununla sınırlı değildir. Mesele bir ulus-devlet inşasıdır. Tüm boyutlarıyla ele almak zorunda olan bu meselede yalnızca düşmandan bahsetmek genç Cumhuriyetin neyin üzerine kurulu olduğunu ve nasıl bir devlet inşa etmek istediğinin altını boş bırakmaktadır. Lise seviyesindeki tarih kitaplarının “inkılaplar” bölümündeki başlıkları tekrarlamak ise bu eksikliği gidermek için yeterli değildir.

Tarih, mitolojik anlatılarla, beylik cümlelerle, sloganlarla sevdirilmez. Retoriğin geçici heyecanının bittiği yerde ülke gerçekleri başlar ve siz o gerçeklerle karşılaştığınızda kahramanlık hikayeleri sizin için yeterli olmayacak. Vatan sevgisini harlayan cümlelerin itici gücü esas iş yapılmaya geldiğinde gücünü kaybediyor. Bunun en önemli nedeni tarihe olan merakın aklınızdan çok duygularınıza hitap eden, popüler olanı takip etme ihtiyacınızı gideren, kısa ve yüzeysel olanla hakikate erdiğinizi size zannettiren yüzeysel metinler okumaya daha çok meyilli olmanızdır.

Kişilere ve olaylara odaklı magazinel tarih ilgi çekici gibi görünebilir ama geçmişi öğrenmeye dair önemli kapılar açmaz. Esas olan süreç inceleyen metinlerdir. Bir millet kimliğinin, hukuk sisteminin, bir toplumun ve bir ekonominin geçmişten bugüne nasıl inşa edildiğini anlatan metinlerdir. Kişilere ve olaylara dair kesitler sizi süreci anlamaktan uzak tuttuğu gibi sizi sanal bir hakikate ulaştırır. Halbuki tarih basit bir şekilde mutlak hakikate ulaşma çabasını değil bir yolculuğu o yolculukta karşılaşılan durakları bir bütünlük içinde anlatma çabasını ifade eder. Çok dar ve basit olaylar ile ilgili tüm belgeler ortaya çıktığında bir mesele aydınlanmış olabilir ama aynı şey süreçler için geçerli değildir.

Öte yandan Cumhuriyetin kuruluşunu anlamak yalnızca ulusal sınırlara ait bilgiye vakıf olmak değildir. Cumhuriyetin hangi uluslararası koşullarda ortaya çıktığını idrak edemeyen bir vizyonun bu meseleyi anlama şansı bulunmamaktadır. Basitçe “emperyalizm” diye geçiştirdiğiniz bir sistem içinde devletin, toplumun ve ekonominin küresel dönüşümüne dair çok daha ciddi okumaları yapılması gerekir. Öte yandan Kemalizmin inşasına ilham vermiş çağdaş Batı düşüncesinin önemli kavramlarının tarihini anlamak da bir mecburiyettir. 20. Yüzyıl dünya tarihi açısından bir makro dönüşüme işaret etmektedir. Türkiye’nin kuruluşunu da bu sürecin içinde anlamak mecburiyetindeyiz.

Ez cümle, tarihçilik zor zanaattır. Tarihçilik bir arayış ve yolculuk hikayesidir. Eldeki sınırlı veriyle tarihin sonunu ilan eden ve belirli tartışmaları bitirdiğini zanneden popüler retorik temsilcilerinin haddini aşan iddiaları tarihçilik mesleğinin oldukça uzağında bir yerdedir. Türkiye’de “okumuş insanı” dinlemenin ilk koşulu sizlerin duygu durumlarına hitap eden ve sizi mental olarak rahatlatan, kendinizi güvende hissettiren konuşmalar yapıyor olmasıdır. Ancak tarihçi terapist değildir. Aynı şey gerçek bir aydın için de geçerlidir. Tarihçilik, yüklü bir malumata sahip olmayla da sınırlı değildir. Eldeki veriyi analiz etmeyen, konuşurken ve yazarken içinde bulunduğu politik ortamı koklayarak konfor alanını bozmayan, dönemin resmi argümanlarını yeniden üreten, girdiği ortamın aurasına göre konuşmasını biçimlendiren birinin sahip olduğu teknik bilginin bu ülke ve toplum için somut bir karşılığı yoktur.

Tabuları kırmayan, ezber bozmayan, gerçeği söylemekten korkan, iktidara göre ağız değiştiren bir tarih anlayışının Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini herhangi bir yere taşıması mümkün değildir. Bizler de eğer amatörsek ahkam kesmeden okumaya, profesyonel olarak uğraşıyorsak kısa yoldan sonuçlara ulaşmayan bu derinlikli çabaya hızlıca devam etmek zorundayız. Zira bir insanın ömrü ve zihni bu kadar parçalı ve derinlikli süreçleri tek başına anlamaya imkan vermemektedir. Kahramanlar, kutsal bilgeler vb. seküler şeyhler aramayı bir yana bırakıp bu ülkenin ve bu toplumun bitmeyen krizlerinin izlerini sürmeye ve dünyaya örnek olmasını istediğimiz bir Cumhuriyetin geleceğini inşa etmeye devam edelim.

Bu tartışma devam edecek…

Bunları da sevebilirsiniz