Klasik Dünya Ekonomisinden Büyük Buhran’a: Küresel Ekonomik Düzenin Oluşumu ve Çöküşü (1815–1939)

Napolyon Savaşları’nın 1815’te sona ermesiyle birlikte Avrupa merkezli uluslararası sistem, görece istikrarlı ve uzun soluklu bir barış dönemine girmiştir. Bu dönem, özellikle Birleşik Krallık’ın küresel ölçekte hegemonik bir güç olarak yükselişine tanıklık etmiş; siyasal istikrarla birlikte yeni bir küresel ekonomik düzenin temelleri atılmıştır. 19. yüzyılın son çeyreği ile Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı arasındaki dönem, literatürde Klasik Dünya Ekonomisi olarak adlandırılmakta ve modern küreselleşmenin ilk yoğun evresi olarak kabul edilmektedir. Bu makale, söz konusu ekonomik düzenin ortaya çıkışını, Birinci Dünya Savaşı ile yaşadığı kırılmayı ve Büyük Buhran’a uzanan çöküş sürecini uluslararası politik ekonomi perspektifinden incelemektedir.

19. yüzyılın sonlarında şekillenen Klasik Dünya Ekonomisi, devletlerarası ticaretin ve sermaye hareketlerinin hızla arttığı bir dönemi ifade etmektedir. Bu dönemin temel dayanaklarından biri Altın Standardı olmuştur. Altın Standardı çerçevesinde ulusal para birimleri belirli miktarda altına sabitlenmiş; bu durum döviz kurlarında istikrar sağlamış ve uluslararası ticaretin önündeki belirsizlikleri azaltmıştır. Böylece, farklı devletlerarasında uzun vadeli ticari ve mali ilişkiler kurulabilmiştir. Bu sistemin merkezinde Birleşik Krallık yer almıştır. Sanayi Devrimi’ni erken tamamlamış olan Birleşik Krallık, hem üretim kapasitesi hem de finansal gücü sayesinde küresel ticaretin ana düğüm noktası hâline gelmiştir. Londra, uluslararası finansın merkezi olmuş; İngiliz bankaları ve finans kurumları, dünyanın farklı bölgelerine kredi sağlayarak ekonomik nüfuz alanlarını genişletmiştir. Bu süreçte verilen krediler, çoğu zaman borç alan ülkelerin limanları, demiryolları ve gümrük gelirleri üzerinde denetim kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin Düyûn-ı Umûmiye İdaresi aracılığıyla vergi gelirlerinin bir kısmını yabancı alacaklılara devretmesi, bu yapının çarpıcı örneklerinden biridir. Aynı dönemde küresel ölçekte ekonomik uzmanlaşma derinleşmiştir. Kanada, Avustralya ve Arjantin gibi hammadde üretme kapasitesi yüksek ülkeler tarım ve doğal kaynak ihracatına yönelirken; sanayileşmiş Avrupa ülkeleri ve Birleşik Krallık, mamul mal üretiminde uzmanlaşmıştır. Bu işbölümü, kısa vadede ekonomik büyümeyi desteklemiş olsa da uzun vadede çevre ülkeleri merkeze bağımlı kılan yapısal bir eşitsizlik üretmiştir.

20. yüzyılın başında, artan ekonomik karşılıklı bağımlılığın büyük ölçekli savaşları irrasyonel kıldığına dair yaygın bir kanaat oluşmuştur. Norman Angell’in 1910’da yayımlanan The Great Illusion adlı eseri, bu düşüncenin en bilinen ifadesidir. Angell, modern kapitalist ekonomilerde savaşın kazananı olmayacağını, zira ekonomik yıkımın tüm tarafları olumsuz etkileyeceğini savunmuştur. Bu bağlamda savaş, bir yanılsama olarak değerlendirilmiştir. Ancak 1914’te patlak veren Birinci Dünya Savaşı, bu liberal iyimserliği temelden sarsmıştır. Angell’in öngörüsü, savaşın kısa sürede sona ereceği beklentisi açısından kısmen doğrulanmış gibi görünse de, savaşın yarattığı yıkımın boyutu, ekonomik karşılıklı bağımlılığın tek başına barışı garanti etmeye yetmediğini ortaya koymuştur.

Birinci Dünya Savaşı, özellikle Avrupa kıtasında büyük bir ekonomik ve toplumsal tahribata yol açmıştır. Savaşın ardından düzenlenen Paris Barış Konferansı’nda, uluslararası barışı korumak amacıyla Milletler Cemiyeti kurulmuştur. Bu kurum, kolektif güvenlik ilkesine dayanan ilk küresel örgüt olma niteliğini taşımaktadır. Ancak konferansta imzalanan barış antlaşmaları, özellikle Almanya’ya yönelik sert hükümleri nedeniyle kalıcı bir barış tesis edememiştir. Versay Barış Antlaşması ile Almanya, savaşın tek sorumlusu ilan edilmiş ve ağır savaş tazminatları ödemekle yükümlü kılınmıştır. Fransa, kendi yeniden inşa sürecini finanse edebilmek için bu tazminatların eksiksiz ödenmesini talep etmiş; Amerika Birleşik Devletleri ise müttefiklerine verdiği savaş kredilerinin geri ödenmesini öncelemiştir. Bu durum, uluslararası borçlar zincirinin kırılgan bir hâl almasına yol açmıştır.

ABD Başkanı Woodrow Wilson, 1918’de açıkladığı On Dört İlke ile savaş sonrası uluslararası düzenin liberal temeller üzerine inşa edilmesini savunmuştur. Serbest ticaret, açık denizler ve ulusal self-determinasyon ilkeleri, Wilsoncu liberalizmin temel unsurlarıdır. Wilson ayrıca Avrupa’nın ekonomik olarak yeniden inşa edilmesinin, siyasal istikrarın ön koşulu olduğunu düşünmüş ve bu doğrultuda uluslararası ekonomik iş birliğini teşvik etmiştir. Buna rağmen, ABD iç siyasetindeki içe dönük dış politika eğilimler nedeniyle Wilson’un vizyonu tam anlamıyla hayata geçirilememiş; ABD, Milletler Cemiyeti’ne üye olmamıştır. Bu durum, Cemiyet’in meşruiyetini ve etkinliğini önemli ölçüde zayıflatmıştır.

1920’lerin başında Almanya, savaş tazminatlarını ödeyemez duruma gelmiştir. Borçların yeniden yapılandırılması yönündeki talepler ABD tarafından reddedilmiş; Fransa ve Belçika, 1923’te Almanya’nın sanayi merkezi olan Ruhr Havzası’nı işgal etmiştir. Bu işgal, Almanya’nın üretim kapasitesini ciddi biçimde düşürmüş ve ekonomik krizi derinleştirmiştir. Alman hükümetinin bütçe açığını para basarak finanse etmeye çalışması, tarihin en ağır hiperenflasyon örneklerinden birine yol açmıştır. Orta sınıfın birikimleri hızla erimiş; toplumsal hoşnutsuzluk ve siyasal radikalleşme artmıştır. Bu sürecin sürdürülemez olduğu anlaşılınca, 1924’te Dawes Planı kabul edilmiştir. Plan, Almanya’nın borçlarının yeniden yapılandırılmasını ve Ruhr’un Fransa tarafından tahliye edilmesini öngörmüştür. John Maynard Keynes, Almanya’ya yönelik aşırı cezalandırıcı politikaların milliyetçiliği körükleyeceğini savunmuş ve ekonomik iyileşmenin barış için zorunlu olduğunu vurgulamıştır.

1920’lerin sonlarına gelindiğinde, küresel ekonomi ciddi yapısal sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Bu dönemde büyüme büyük ölçüde spekülatif sermaye hareketlerine dayanmıştır. Faiz oranlarının yükselmesiyle Avusturya’daki büyük bir bankanın çökmesi, finansal paniği tetiklemiş ve kriz hızla küresel boyut kazanmıştır. 1929 Büyük Buhranı, işsizlik, deflasyon ve ticaretin daralmasıyla sonuçlanmıştır. Altın Standardı’na geri dönüş çabaları, devletleri sert kemer sıkma politikalarına zorlamış; ücretler düşmüş ve toplumsal huzursuzluk artmıştır. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, bu koşullar altında liberal ekonomik ortodoksiden uzaklaşarak Yeni Düzen (New Deal) politikalarını uygulamış; bankaları geçici olarak kapatmış ve Altın Standardı’ndan çıkmıştır.

Büyük Buhran sonrasında birçok devlet, ekonomik kendine yeterlilik politikalarına yönelmiştir. Almanya, ABD’den hammadde ithalatına bağımlı kalmamak için büyük altyapı projeleri başlatmış; otoyol inşaatlarıyla işsizliği azaltmaya çalışmıştır. Benzer biçimde Sovyetler Birliği, zorunlu çalışma kampları yoluyla sanayileşmeyi hızlandırmıştır. Japonya, ekonomik ve siyasal eşitsizliklere duyduğu tepkiyle Mançurya’yı işgal etmiş; Milletler Cemiyeti’nin kınaması üzerine örgütten ayrılmıştır. Bu gelişme, Cemiyet’in savaşı önleme kapasitesinin sınırlı olduğunu açıkça göstermiştir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise devletçilik politikaları benimsenmiş; ithal ikameci sanayileşme yoluyla ulusal üretim korunmaya çalışılmıştır. Nazilli Basma Fabrikası gibi örnekler, bu stratejinin somut yansımalarıdır.

Kaynakça

Angell, N. (1910). The Great Illusion. Heinemann.

Eichengreen, B. (1996). Globalizing Capital: A History of the International Monetary System. Princeton University Press.

Hobsbawm, E. (1994). The Age of Extremes: The Short Twentieth Century, 1914–1991. Michael Joseph.

Keynes, J. M. (1919). The Economic Consequences of the Peace. Macmillan.

Kindleberger, C. P. (1973). The World in Depression, 1929–1939. University of California Press.

Polanyi, K. (1944). The Great Transformation. Rinehart & Company.

Tooze, A. (2006). The Wages of Destruction: The Making and Breaking of the Nazi Economy. Allen Lane.

Bunları da sevebilirsiniz