2025’in korkulu hayaletini ensemizde hissederek 2026’nın korku tüneline girerken iyimser bir yazı kaleme almak zor.
Ama “umut fakirin ekmeği” misali iyimserliğimizi koruyarak ve biraz da hayal kurarak ilerleyelim.
1960-80 arası doğan ben ve benim kuşağım, kısa bir ömürde çok şey gördük.
Bizler doğadaki son çocuklardık. Ağaçlara tırmanır, bütün gün sokakta oynar, bolca yaramazlık yaptıktan sonra zorla eve girerdik.
Elimizde tabletimiz, telefonumuz yoktu.
Ama hayallerimiz ve gelecekten umutlarımız çoktu.
Yaz tatilinde uzayan bir futbol maçı sonrası terli terli uzandığımız çimlerde göğe bakıp gelecekte bizi neyin beklediği konusunda tartışmalar yapardık.
Bol miktarda da palavra sıkılırdı tabii.
Henüz Google olmadığı için atış serbestti. İddialara girilse de kaynağımız mahalledeki bizden 5 yaş büyük bir abi olunca her konu muallakta kalmaya ve üzerinde çokça spekülasyon yapmaya aday olurdu.
Ama benim özellikle vurgulamak istediğim şey, hayal gücümüzün ne kadar geniş olduğuydu.
1970’ler ve 80’lerde çocuk olmak tehlikeli olduğu kadar muhteşemdi de.
Bugün 20 yaşındakilerin yaşamadığı maceraları biz 12 yaşında kadar yaşamış olurduk.
Bunlar arasında mahalle boru ve kartopu savaşları, bisikletle gidilen uzak semtler, sokak hayvanlarıyla yaşanan olaylar (sahiplenme ve kovalanma dahil), bir ayı oynatıcısının peşine takılan 5 yaşındaki kardeşini uzun aramalar sonucu bulmalar, 16 katlı bir apartmanın çatısından sallandırılan bacaklar ve daha pek çok şey.
Bir de bunların hepsi gerçekten oluyordu. Bir bilgisayar ekranında yaşanmıyordu.
Tek kanallı bir televizyonumuz vardı. Onda çıkan tüm programlar tüm halk tarafından izlenir ve ortak bir gündem oluşurdu.
Necefli maşrapalarıyla TRT çoğu zaman sıkıcı olsa da, güzel bir Türkçe konuşmamızı sağladı. Pazar günleri öğlen klasik müzik konserleriyle de herkesin kulağına çok sesli müziğin tınılarını yerleştirdi.
Bugün ise tam tersi bir dönemi yaşıyoruz. Ekonomi ve siyaset o zaman da kötüydü bugün de elbette ama temel bazı farklar var.
Çocuklar ne yazık ki doğadan çok koptu, evde sanal bir dünyada yaşar oldular. Sokaklar genelde “suça sürüklenenlere” terk edildi.
Gençlerin bizim zamanımızda olduğu gibi geleceğe dönük güzel hayalleri pek kalmadı.
Ahlak sükut etti. Neoliberalizm tüm ulus devletleri olduğu gibi bizi de mahvetti.
Herkes (çoğunluk diyelim) artık para tanrısına tapar oldu.
O çakma tanrının her hangi bir ahlaki kriteri de yok, mutluluk yerine hazcılık temel itici güç haline geldi.
Bu karanlık tabloyu çok uzatmak istemiyorum.
2026’ya dair hayallerimi sıralarken bir altyapı oluşturmak için bunları yazdım aslında.
2026’dan dileklerim çok ama kısa özetleyeceğim:
Herkes için (ve özellikle ailem için) sağlık diliyorum. Çünkü sağlık olmazsa gerisi yalan zaten. Sağlık için herkesin dışarda zaman geçirmesini, günde en az yarım saat 45 dakika yürüyüş yapmasını tavsiye ediyorum. Kafaya da iyi geliyor. Yalnız müzik dinlemeden, kulaklıksız olarak.
Sağlıktan sonra herkese en azından yaşamını sürdüreceği kadar gelir elde etmesini diliyorum. Bu asgari ücret ve ekonomi yönetimiyle zor, evet, ama umarım her şey değişir yakında!
Kültür ve sanatın yeniden canlanmasını diliyorum. Kültürsüz bir toplumun ilerlemesi mümkün değil. Barışması da imkansız. Bu aralar araba kullanırken klasik müzik (TRT 3) dinlemeyi alışkanlık haline getirdim. Eskisi kadar sinirlenmiyorum, hatta araba kullanmaktan zevk almaya bile başladım. Televizyonlarda 7-24 siyaset konuşulması yerine yazarların, şair ve felsefecilerin konuşmasını istiyorum. Klasik müziğin yeniden hayatımıza girmesini, gerçek müzik insanlarının da ön planda olmasını istiyorum. Müge Anlı ve Gülseren Budayıcı gibi aile ve ruh yapısını bozan tiplerin artık ekranlarda olmamasını istiyorum. Şiddet yüklü dizi ve filmlerin, bilgisayar oyunlarının yok olmasını diliyorum. Küfür ve şiddet kültürünün havalı bir şey olmaktan çıkmasını temenni ediyorum. Kültür bunun için çok önemli.
Eğitimin yeniden çağdaş uygarlık düzeyine çekilmesini istiyorum. Devlet okullarının da tüm imkanlara kavuşmasını, uyuşturucu ve zorbalığın okullardan kovulmasını diliyorum. Eğitimin sadece test çözmek değil bütüncül bir şey olduğunun yeniden kavranmasını. Çocuklara, adabı muaşeret kurallarırın, empatinin öneminin, gerçek demokrasinin (egemenliğin ulusa ait olmasıyla başlanabilir), bireycilik değil toplumsallığın öğretilmesinin yeniden başlamasını istiyorum.
Siyaset ve ekonomide ise küreselci finans kapitalin dayatmalarına karşı Cumhuriyet’in yeniden ayağa kalkıp, üretime ve kalkınmaya dayalı, sosyalist ve Kemalist bir dönemi yeniden başlatmasını, Atatürk devrimlerinin kaldığı yerden devam etmesini istiyorum. Bunlardan en önemlisi de bize yıllardır “Kürt Sorunu” diye dayatılan ama aslında Kürt olmaktan başka her şey olan aldatmacanın bitmesi. Atatürk eğer sırtından hançerlenmeyip toprak reformu yapabilseydi bugün Kürt sorunu diye bir şeyden söz etmeyecektik. Çünkü sorun aslında feodalite sorunudur, aşiretçiliktir. Bugün Barzani modeline bakın, feodalizm kafasıyla devlet kurulamayacağını görürsünüz. Doğu’nun halkı toprak sahibi olsa, marabalıktan kurtulup yurttaş olsaydı bugün bambaşka bir Türkiye’de yaşıyorduk.
Bu liste daha çok uzar gider ama ben burada keseyim. En önemlilerini sıraladım sanıyorum.
Tüm Dağarcık okurlarına sevgilerimi sunuyor, 2026 yılının kötü günlerin bitmesi için bir başlangıç yılı olmasını diliyorum.
