Türkiye Cumhuriyeti’nin Boğazlar üzerindeki statüsü Milletler Cemiyetinin güvencesi altındaydı. Fakat her ne kadar Lozan Barış konferansında kararlaştırılan boğazlar statüsünün yabancı gemilerin geçişi ile ilgili hükümleri Misak-ı Milli esaslarına uygun olsa da Boğazların silahsızlandırılması/askerden arındırılması Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliği açısından önemli sakıncalar oluşturuyordu. Bu sakıncaların yanı sıra Uluslararası Milletler Cemiyetinin güvenliğinin yetersiz olduğu yani etkili veya sağlam bir güvence olmadığı aynı dönemde görünür hale gelmişti. Çünkü milletler Cemiyeti İtalya’nın Habeşistan’ı işgal etmesini veya Almanya’nın Ren Bölgesini silahlandırmasına engel olamamış ve aynı dönemde Avusturya’nın zorunlu askerliği yeniden başlatması da artan gerginliği tırmandırmıştır. Böylece etkisiz kalan bu yapının güvenilirliğini ciddi biçimde zedelemiştir.Türkiye Cumhuriyeti menfaatinin haricinde sağlıklı bir biçimde ayakta kalabilmesi için zorunluluk gereği, dönemindeki bu gelişmeler karşısında boğazlar meselesi üzerine tekrardan görüşmek ve yeniden bir karara bağlamak mecburiyetinde idi. Doç. Dr. Mustafa Yılmaz’ın da dediği gibi ‘’Cemiyet ise bu gelişmeler karşısında bir şey yapamamıştı. Bu durumda Türkiye, Boğazların durumunu değişen dünya şartları ışığında yeniden görüşmesini istedi ki bu davranış 1932-1939 arasındaki devrede, kuvvete başvurmaksızın hakkını milletlerarası hukuk kurallarına dayanarak aramada tek örnek olmuştur.’’1
Türkiye’nin bu yaklaşımı, dönemin revizyonist devletlerinden farklı olarak barışçıl ve hukuk temelli bir dış politika izlediğini göstermektedir. Bu yönüyle Türkiye, uluslararası sistemde güvenilir bir aktör olarak öne çıkmış ve taleplerini meşru zeminlerde dile getirme imkânı bulmuştur.2
Nitekim Batı kamuoyunda Türkiye’nin gerek bölgesinde komşuları ile barışı sağlamak üzere kurduğu ittifaklar ve güvenlik anlaşmaları yapması, gerekse uluslararası platformda yapıcı ve aktif rol üstlenerek dünya barışına katkı yapar tavrı ile Almanya ve İtalya örneğini takip etmemesi, problemlerini Avrupalı devletler ile görüşmeler yoluyla ve onları şartların değiştiğine ikna ederek sonuç alma tavrı takdir ediliyordu.3
Bu olumlu algı, Türkiye’nin diplomatik girişimlerinde elini güçlendirmiş ve Boğazlar meselesinin yeniden görüşülmesi sürecinde uluslararası destek bulmasını kolaylaştırmıştır. Özellikle büyük güçlerin Türkiye’ye karşı daha anlayışlı bir tutum benimsemesinde bu güven ortamının önemli bir rol oynadığı söylenebilir.4
Türkiye Cumhuriyeti bu konudaki isteğini ilk defa uluslararası alanda 1933 yılı Londra’daki silahsızlanma konferansında dile getirmişti. 1934 yılında Balkanlarda Yugoslavya-Bulgaristan’ın yakın ilişkiler kurması ve söz edilen aynı yılda İtalya’nın başındaki Faşist Diktatör Benito Mussolini Asya ve Afrika’da güttüğü istek ve talepleri dile getirmesinin ardından Türkiye Cumhuriyeti bu siyasi gelişmeleri işaret ederek durumun vahametini ve elzemliğini göstermiştir. Devletin bu menfaatine 1936 yılına kadar uluslararası camiada etkili olan güçlü ve galip devletlerden olumlu bir yaklaşım gelmemiştir.
Bu süreçte Türkiye’nin güvenlik algısı daha da keskinleşmiş ve özellikle Akdeniz’deki İtalyan yayılmacılığı ile Avrupa’daki Alman tehdidi, Boğazların askerden arındırılmış statüsünün sürdürülemez olduğunu açıkça ortaya koymuştur.5
Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci Cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk’ün 1936 yılında Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a Boğazlar meselesinin çözümü için uluslararası ortamın uygun olduğunu belirtmesi üzerine Türkiye harekete geçti.3 Bu karar, Türkiye’nin dış politikada doğru zamanlama ilkesine verdiği önemin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Nitekim uluslararası konjonktürün uygun hale gelmesiyle birlikte yapılan girişimler daha hızlı ve etkili sonuç vermiştir.6
Aynı dönemde özellikle Avrupa’da statükonun sarsılması, Almanya ve İtalya’nın saldırgan politikaları ve silahlanma faaliyetleri, Lozan Antlaşması ile kurulan Boğazlar rejiminin artık sürdürülemez hale geldiğini gösteriyordu. Ankara yönetimi, Boğazların askerden arındırılmış olmasının kendi güvenliğini zayıflattığını düşünerek diplomatik girişimlerini bu uluslararası konjonktüre dayandırdı.
11 Nisan 1936’da, Lozan Antlaşması’na taraf olan devletlere nota verilerek mevcut düzenlemenin değiştirilmesi talep edildi. Bu süreçte Sovyetler Birliği Türkiye Cumhuriyeti’nin tezini başından beri desteklerken,7 Birleşik Krallık başlangıçta temkinli olmakla birlikte, Avrupa’daki değişen güç dengeleri nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti’nin taleplerine karşı daha anlayışlı bir tutum benimsedi. Bu gelişme, Fransa’nın da Türkiye Cumhuriyeti lehine bir politika izlemesine yol açtı. Böylece Türkiye, diplomatik açıdan geniş bir destek sağlayarak konferans sürecine güçlü bir konumda girdi.
Bu destek, yalnızca siyasi değil aynı zamanda stratejik bir anlam da taşımaktaydı. Özellikle Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye verdiği destek, Karadeniz güvenliği açısından ortak çıkarların bulunduğunu göstermekteydi.8
Boğazlar rejimini değiştirecek olan konferans, 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montrö şehrinde toplandı. Türk tasarısına göre Türkiye Cumhuriyeti, Boğazlar bölgesini silahlandırmak ve buralarda askeri kuvvet bulundurmak istiyordu. Bundan başka, Boğazlar Komisyonu’nun da kaldırılması isteniyordu.9 Türkiye’nin bu talepleri, egemenlik haklarının tam anlamıyla yeniden tesis edilmesi amacını taşımaktaydı. Özellikle Boğazlar Komisyonu’nun kaldırılması, Türkiye’nin kendi toprakları üzerindeki denetimini uluslararası bir yapı ile paylaşma zorunluluğunu ortadan kaldırmıştır.10
Bu esaslar dâhilinde Türkiye Cumhuriyeti, ticaret ve savaş gemilerinin Boğazlardan geçiş serbestliğini bazı şartlar altında kabul ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti savaşta tarafsız olduğu takdirde Boğazlardan savaş gemileri geçebilecekti buna karşın savaşa dâhil/taraf olduğu takdirde savaş gemilerinin geçişi Türkiye’nin müsaadesine tabi tutulacaktı. Ancak bahsedilen bu geçişler belirli kurallara bağlanarak Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin askeri varlığının sınırlı tutulması hedefleniyordu. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti’ne Boğazlar üzerinde bir kontrol ve stratejik üstünlük sağlıyordu.
Bu düzenlemeler, yalnızca Türkiye’nin güvenliğini sağlamakla kalmamış, aynı zamanda Karadeniz’deki güç dengesinin korunmasına da katkı sunmuştur. Böylece Montrö rejimi, bölgesel istikrarın önemli unsurlarından biri haline gelmiştir.11
20 Temmuz 1936 tarihinde Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Sözleşme 20 yıl süreli idi. Ancak, sürenin dolmasından sonra taraflardan hiçbiri sözleşmenin feshedilmesi için talepte bulunmadığından hala yürürlükte durmaya devam etmektedir.
Sözleşmenin yürürlükte kalmaya devam etmesi, taraf devletlerin bu düzenlemeden genel olarak memnun olduğunu ve mevcut statünün uluslararası dengeler açısından işlevsel olduğunu göstermektedir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin önemi, yalnızca Türkiye’nin egemenlik haklarını yeniden tesis etmesiyle sınırlı değildir; aynı zamanda uluslararası sistemde çok boyutlu bir denge mekanizması oluşturmasıyla da açıklanabilir. Nitekim Oral Sander, Montrö düzenlemesini Türkiye’nin Lozan Antlaşması ile kabul etmek durumunda kaldığı sınırlamaları diplomatik yollarla aşmasının önemli bir örneği olarak değerlendirmektedir. Bu çerçevede sözleşme, Türkiye’nin barışçıl yöntemlerle stratejik kazanımlar elde edebildiğini gösteren bir gelişme olarak öne çıkmaktadır.12
Uluslararası boyutta ise Geoffrey Roberts, Sovyet güvenlik perspektifi çerçevesinde Boğazların statüsünün Karadeniz’in güvenliği açısından kritik bir öneme sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Montrö rejimi, Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine sınırlamalar getirerek bölgesel güç dengesinin korunmasına katkı sağlamaktadır.13
Türk diplomasi geleneği açısından değerlendirildiğinde Şükrü Elekdağ da Montrö’nün günümüzdeki stratejik önemine dikkat çekmektedir. Elekdağ’a göre sözleşmenin sağladığı hukuki çerçeve, Karadeniz’deki güç dengelerinin korunmasında Türkiye’ye önemli bir hareket alanı sunmaktadır. Bu durum, Montrö’nün yalnızca tarihsel bir belge olmadığını, aynı zamanda günümüz güvenlik politikaları açısından da etkisini sürdürdüğünü göstermektedir.14
Benzer biçimde Fahir Armaoğlu, Montrö’nün Türkiye Cumhuriyeti’ne Boğazlar üzerinde askerî ve siyasî kontrol sağladığını ve bunun Cumhuriyet dönemi dış politikasının en önemli başarılarından biri olduğunu vurgulamaktadır. Bu değerlendirme, Türkiye’nin uluslararası sistem içerisinde daha aktif ve dengeleyici bir rol üstlenmesine imkân tanıyan bir gelişmeye işaret etmektedir.15
Bu çerçevede Montrö Boğazlar Sözleşmesi, hem tarihsel hem de güncel bağlamda Türkiye’nin dış politika araçlarından biri olarak önemini korumaktadır. Uluslararası sistemde yaşanan değişimlere rağmen sözleşmenin geçerliliğini sürdürmesi, onun esnek ve dengeli yapısından kaynaklanmaktadır.
Bahsedilen sözleşme, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Türk hükümetinin, sorunu zamanında gündeme getirip kararlılıkla savunması ve sabır ile azimle takip etmesi sayesinde elde edilmiş önemli bir diplomatik başarıdır.
KAYNAKÇA
1,7,9)1- Aytepe, Oğuz; Doğustan, Adil; Yılmaz, Mustafa; Sarınay, Yusuf; Kılınçoğlu, M. Devri; Sezer, Ayten; Akta, Ayşe.
Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi. Ankara: Siyasal Kitabevi, 1999, s. 196-199.
2,4,5,6,8,10,11) Zengınkuzucu, D. M., & Çintan, A. (2019). Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Statüsünün Güncel Gelişmeler ve Kanal İstanbul Projesi Bağlamında Değerlendirilmesi. Uluslararası Hukuk ve Sosyal Bilim Araştırmaları Dergisi, 1(2), 67–79.
3)Armaoğlu, a.g.e., s 343-346
12)Sander, O. (2020). Siyasi tarih: 1918–1994. İmge Kitabevi.
13) Roberts, G. (2006). Stalin’s wars: From World War to Cold War, 1939–1953. Yale University Press
14) Armaoğlu, F. (2014). 20. yüzyıl siyasi tarihi (1914–1995). Alkım Yayınevi.
15)Elekdağ, Ş. (2012). Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Karadeniz güvenliği üzerine değerlendirmeler. Stratejik Analiz, çeşitli sayılar.
