ABD’nin İran’a karşı açtığı savaş, Amerikancılar tarafından beklenmediği, fakat İran’ın akıl dışı bir saldırıya uğradığını düşünenler açısından beklendiği gibi ilk üçüncü beşinci gününde sonuçlanmıştı. Niye beklenmediği ve niye beklendiği ortada. “Beklemeyenler”, olmasını istedikleri imkansız şeyin beklenmesinin kurbanı oldular. Olmasını istedikleri şey, eğer bu konuda bir çıkarları yoksa, insan aklının bir tarafa konulmasından başka bir şey değildi. Söz konusu olan yalnızca “akıl” olsa, durumun aptallıkla açıklanması mümkün olurdu, ancak değerlendirmeye başka kavramlar da giriyor. Örneğin, vicdan, ahlak, değerler, adalet, hukuk, gelecek vb.
Olaya bakın, bir devlet, kendisinden on binlerce kilometre uzaklıkta olan bir bölgeye, bu kadar uzaktaki bir ülkeye saldırıda bulunuyor. Bu devlet, doğanın mantığının gerektirdiği yarar ilkesini, insan türünün temellerinden biri olan acımayı, insanlığın oluşturduğu ahlakı, binyılların bugünlere miras verdiği diplomasiyi çiğniyor, barbarlığın, vandalizmin, vahşetin sahibi olmak istiyor. Bunların yanı sıra, özünü korumanın doğallıkları olan korkuyu, çekinmeyi, tereddüdü ve sakınmayı da bilmiyor. Yenilginin kaçınılmaz olduğu bir durumun içine dalmaktan kaçınamıyor.
Nitekim 25 Mart Salı günü Almanya resmi sessizliğini bozdu, Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier Trump’ın savaşını “kabul edilemez ölçüde büyük bir yanlış” olarak niteledi. “Uluslararası hukuka aykırı”ydı, “son derece gereksiz bir savaş”tı. En önemli noktalardan biri, Almanya’nın artık Amerika’ya güven duymasının söz konusu olmadığının belirtilmesidir.
İran’ı hedef almanın ve İran’a saldırmanın altında on yılların, çok sayıdaki on yılın getirdiği yenilgiler psikolojisinin yatmakta olduğu yorumları çokça yapıldı. Bu çok sayıdaki “on yıllar”, geçen yüzyılın ortasında, ikinci paylaşım savaşından hemen sonra başlamıştı. İki adet atom bombasının (6 ve 9 Ağustos 1945) savaş gereği olmak yerine bütün dünyaya bir mesaj olduğu açıktı. ABD, ‘herkesin tepesinde bu bombalar var, ayağınızı denk alın’ demeye getiriyordu. Çünkü bombaların atıldığı günlerde, haftalarda, aylarda savaş zaten fiilen bitmişti. Bununla birlikte başka psikolojik etkenlerin de desteğiyle mesajın alıcısına ulaştığı ortadaydı. Büyük savaş yormuş ve bezdirmişti. Bunun üstüne kitlesel öldürüm. Üstelik kentlerin halkına, yani sivil halka yönelik kıyım. Tam savaş suçu.
Sonuç: Yaygın korku! Dehşet. Ve ABD’den çekinme.
Yalancı bir güven dalgası dünyayı dolaştı.
ABD, dünyayı etkiler ve korkuturken, insanlığı kandırıyordu. Ama bunu yaparken kendini de kandırıyordu. Artık karşısında bir güç yok sanıyordu! Yapılanlar yanına kâr kalacak diye düşünüyordu.
İddia edildiği gibi 1950’lere doğru nükleer tekel sahibi olunmadığı öğrenilir öğrenilmez bunlar bir balona dönüşüverdi. Atom bombası kullanmak, artık Amerika’nın da harcı değildi. Çünkü “tekel” diye bir şey yoktu. Nükleer bomba bir tek Amerika’da bulunmuyordu. Pabuç herkes için pahalıydı. ABD de bundan korkmalıydı. Atom savaşı yolu açılır, bundan ABD dahil bütün dünya, bütün insanlık ve hayat etkilenirdi.
“Üç günlük” tekelin balon olması, pax Americana’nın sonunu başlar başlamaz getirmişti.
Kısa süreli, adeta mevsimlik “barış”, dünya hakimiyetine oynayan bir emperyalist devlete yeterli olabilir miydi? Elbette hayır. “Tek kutup” çok dayanıksız çıkmıştı. Dünya hakimi olmak kolay değildi. Bu yüzden ABD, sonunu hazırlayan kısır döngünün içine girdi.
Çok kolay kazanılan güven, gerçek bir güven değildi.
Rakipsiz olmak tasavvuru, boş bir hayaldi.
Savaş sonunda ilk deney, Kore’yi hedef alma, Kore’ye saldırı ve ortaya çıkan Kore Savaşıydı. Batı dünyası ve (Türkiye gibi) Batı şemsiyesi altına sığınmak isteyenleri de kapsayan yeni ürkek alem, gönüllü olarak ABD’nin komutası altına girdi. Bu “birlik”e rağmen, bu “birlik” için zafer görünmüyordu. Daha kötü olan, bölgesel savaşta Amerika için kesin bir yenilginin gelmesiydi.
ABD, Kore Savaşını kazanamazdı, çünkü savaş ABD için tam bir Haksız Savaştı.
ABD, ara çözüme ve orta yola razı oldu. Yenilgi olup olmadığı tartışmalı olan bir durum yaratılsın istedi. Ama Amerika’yla savaşan taraf için tartışmalı bir sonuç bulunmuyordu. Amerika’yı yeniyorlardı.
Irak dahil birçok ülkede Amerikancı darbeler sezonu açıldı, müdahaleler birbirini izledi.
Arkasından ABD dünyaya Endonezya felaketini (1958) ve Küba macerasını (1959-1961) sundu. Latin Amerika zaten onun “alanı”, “arka bahçesi”ydi. Orada tarlasını süren bir çiftçi gibiydi. Latin Amerika ülkeleri bir bir patladı. Amerika hiçbir yerde istenmiyordu.
Kongo 1964 yılında saldırıya uğradı.
Sömürgecilerinden kurtulan Hindiçini bölgesine ABD’nin gözünü dikmesi, “Amerikan bozgunları”nın karşılığı olacaktı. Vietnam 1961-73, Kamboçya 1969-70 yıllarında Amerika’ya karşı antiemperyalist mücadele, ABD içindeki savaş karşıtı toplumsal mücadeleyle birleşti. Laos 1973 ABD’den kurtuldu.
1973’teki Şili askeri darbesiyle ABD bütün dünyada nefret hasadı yaptı. Öldürülen Salvador Allande Amerika’ya en büyük dersi vermişti.
El Salvador ve Nikaragua 1980, Grenada 1983, Lübnan 1983-84, Libya 1986, Panama 1989, Irak 1991, Somali 1993, Bosna 1994, Sudan ve Afganistan 1998 yıllarında Amerikan bombalı saldırılarıyla karşılaştı ve Amerikan askerleriyle tanıştı.
Bu arada Türkiye de, NATO’ya girmesinden sonra, çok sayıda müdahaleye ve siyasal Amerika komplosuna uğramış, 1971 ve 1980 darbelerine maruz kalmıştır.
Bu süreç, toplamda otuz-kırk ülkede ABD’nin saldırı, darbe tezgahı ve müdahaleleri sürecidir. Bunların hepsi ABD için Haksız Savaş örnekleridir. ABD, bunların hepsinde demokrasiyi savunduğunu iddia etmiş, ancak kendisine bağımlı faşist rejimleri kurmaya çalışmıştır. ABD, bunların çoğunda uluslararası hukuk söylemini ileri sürmüş, ancak hukuksuzluk hep buralarda kayda geçmiştir. İnsan haklarını, 20. ve 21. yüzyılda hep ABD çiğnemiştir. Haksız Savaşların insan haklarıyla bir ilgisi yoktur.
ABD, 1945’lerden beri küresel güvenlik peşindedir. Ve bugünün çok kutuplu dünyasında Amerikan emperyalizminin güvenliğine yer yoktur. Artık bir Amerikan barışı olamayacağı gibi, Amerika’ya rağmen barışın şartları oluşmuştur.
İran’a saldırıda ABD-İsrail cephesi neredeyse tamamen yalnızlaşmıştır. Avrupa ülkeleri İran savaşında onun yanında olmayacağını belirgin bir şekilde ortaya koymuşlardır. Aralarında İspanya gibi ABD’nin savaşına cephesine karşı çıkanlar vardır. Bunun sonucu olarak ABD’nin tek yapacağı, “zafer ilan edip” savaştan çekilmektir. Artık zafer hayaldir, yapılacak olan şey durumu kurtarmaktır.
Trump’ın yalanları ve blöflerini artık kimse yemiyor.
ABD ve İsrail’in Trump ve Netenyahu tarafından yürütülen “Büyük İsrail Planı” çökmüştür.
Özgüven görüntüsü sahtedir. Amerikan yönetimi, ABD’nin askeri gücünü olduğundan yüksek göstermeye çalışmış, kendi cephesinde bulunanları ürkütmüş, boyutlarını dikkate almadığı savaşın içine girmiştir.
Amerikan ve İsrail yönetimleri İran’a karşı konvansiyonel bir savaşı bırakın kazanmayı, sürdürebilme olanaklarından da yoksundur.
ABD/İsrail ile İran arasındaki savaş henüz sonuçlanmadı. Belki de bir süre daha sürüncemede tutulacak. Ancak barış, İran’ın şartları temelinde ortaya çıkabilir. ABD el yükselttikçe İran fazlasıyla yanıt veriyor. Savaşın ilk haftası sonunda sonucun görülmeye başladığını belirtmiştik. Bunun yanı sıra olasılık içine giren kısa ve orta vadeli tahminleri sıralayalım.
-
Atlantik cephesindeki bütünlük bozulacaktır. Avrupa’nın enerji ihtiyacı ve ticareti sürdürme zorunluluğu Avrupa’nın ABD’den kopuşunu hızlandıracaktır. Avrupa Birliği (AB), birlik ruhunu kaybedecek, AB’nin geleceği belirsizleşecektir.
-
Atlantik cephesindeki Amerikan liderliği ve etkisi bitecektir
-
Atlantik cephesinin dayanağı olan NATO işlevsizleşecektir. Bunun anlamı NATO’nun dağılmasıdır.
-
ABD ekonomisi büyük bir krize girecek, ABD’nin toplumsal sorunları patlama yapacaktır.
-
Küresel bir ekonomik kriz oluşacaktır.
-
2026 güzünde ABD’de yapılacak seçimde Trump ve partisi güç kaybedecektir.
-
Savaşın nükleer bir boyuta dönüşmesi olasılığı olmakla birlikte bunun şimdiden olacağını düşünmek doğru değildir.
-
Bir “zafer” söylemi ve görüntüsü altında olsa bile İran savaşının yenilgisi, İsrail’in korkunç Gazze saldırı ve işgalini de tersine çevirme potansiyeline sahiptir.
-
İsrail’in saldırganlığı, İsrail’in devlet olarak varlığını tartışmalı bir hale getirecektir.
