Epistemolojik Ortaçağ ve Bilginin Derebeyleri

Kapitalizmin bitip bitmediği tartışılıyor. Daha önce sorulması gereken neoliberalizmin bitip bitmediği ve bu ikisinin kader ortağı olup olmadıkları. Derim ki nasıl emperyalizm kapitalizmin bir kılığıysa, neoliberalizm de bir başka kılığı. Kapitalizmi bir beden gibi düşünürsek, neoliberalizm veya emperyalizm de bir kıyafet gibi düşünülebilir. Marxçılar bazen buna altyapı üstyapı diyorlar. Gerçi, tam karşılığı bu değil, üstyapı deyince üretim ilişkilerinin üzerine inşa edilen şeyi anlıyoruz, neoliberalizm de emperyalizm de üretim ilişkilerini doğrudan etkileyen bir şey. Hatta an olur, üretim ilişkilerinin kendisi bile sayılabilir. Bugün kapitalizm yine bir kıyafet değiştiriyor gibi görünmekte ve jeopolitik gelişmelerden anlaşılan o ki biz de an itibariyle çok vahşi bir striptize tanıklık ediyoruz.

Cıvıtmadan söylemem gerekirse, kapitalizm yine biçim değiştiriyor. Bu kuşkumda yalnız değilim, tekno-feodalizm diye bir kavram var artık. Bir dönem Yunanistan’da Ekonomi ve Finans Bakanlığı yapan Yanis Varoufakis öyle söylüyor. Onun argümanı kapitalizmin olmazsa olmaz unsuru olan kâr motivasyonunun yerini “rant” işine bıraktığı, eskisi gibi bir şeylerin alınıp satıldığı piyasaların değil de piyasa gibi görünen dijital ortamların, uzamların üzerinden rant sağlayan, kira toplayan bir yeni sınıfın oluştuğu. Biz bunlara sanal derebeyi diyelim isterseniz. Yeterince kullanıma girerse kısaltıp “sanalbey” veya “sanalağa” bile demek mümkün olabilir. Tabii bunu söylemek, biz de “sanal maraba” mı oluyoruz sorusunu beraberinde getiriyor. Serfsiz derebeyi, marabasız ağa mı olur?

Birkaç örnek vermek yerinde olur. Artık film satın almıyorsunuz, bir film/dizi yayıncısına abone oluyorsunuz. CD, DVD, kaset, plak veya dijital bir albüm satın almıyorsunuz, bir müzik yayıncısına abonelik satın alıyorsunuz. Abonman modeli. İşe birini almak yerine o hizmeti size sunacak bir şirketten aylık hizmet satın alıyor, evinize her gün yemek getirecek ve sizi fit ü pak eyleyecek bir yemek firmasına abone oluyor, spor salonuna çok özel ayrıcalıklarla katılıyor, bankacılık dünyasının en güzel fırsatlarıyla tanışıyorsunuz. Yani bir şeyi mülk edinmeden kullanıyorsunuz. Mülk sahipleri bilir, bunun adına “kiracı” da derler. Nitekim “rant” dediğimiz şey de bir anlamda kira demektir. Yani bu tekno-feodalizm dedikleri de teknolojiyle edinilmiş bu mülkün kiralanması modeli. Fakat mülk bir yerde birikmeye devam edecekse, bu işin doğal sonucu nedir? Kiracılık değil de karın tokluğuna, ya da o biraz abartı oldu, dünya malına çalışan, didinen insanlar demek. İşte yine eskiler, tabii entel dantel kavramlara takılmazlar, bunlara maraba diyorlar bazen. Ayıp bir laf değildir, sahip olmadığı toprağı işleyen ve karşılığında ürüne ortak olan işçi demek. Bazı yerde yarıcı, ortakçı da derler. Kim bilir belki şöyle sağlık sigortası aboneliği, her faturası dahil bir kira, biraz harcırah ve şöyle yıllık güzel bir tatil aboneliği karşılığında yarıcılık yapan beyaz yaka görmek de vardır kaderde. Böyle bir düzende yarıcılık bulursan öp başına koy bu arada, hangi beyaz yaka ürettiğinin yarısını alıyor?

Bu yeni düzende sermayenin metâlaştırmadığı (bu şapka kullanımı standart değil biliyorum ama ilk a harfinin uzun okunması gerektiğini bildirmek adına) az sayıda şeylerden birisi zaman, öteki de dijital uzamlardı. Dijital uzamın veya zamanın metalaşması derken, sadece bir internet sitesi adresi satın almayı ya da internet bağlantısının elektrik, su gibi faturası kesilen bir şey olmasını kastetmiyorum, bunlar uzun zamandan beri birer meta. Bu yeni sistemde, örneğin tahmin piyasalarında (İngilizce: prediction markets) artık akan zamanı da metâlaştırabildik, şükürler olsun. Mesela bir tahmin yapıyorsunuz, Rusya ve Ukrayna şu zamana kadar barışacak mı diye. Şu kadar para koyuyorum ki olacak diyorsunuz, olmayacak diyen de olursa, bahse girilmiş oluyor. İşin normal iddialaşmalardan farkı hemen hemen herkes dahil olabilmesi. Ve hemen hemen her konuda bir tahmin piyasası oluşturabiliyorsunuz, yeter ki karşı iddiayı da savunacak biri olsun. Şu seçimi kim kazanır, bu maçta kim kaç gol atar, şu ünlü kiminle evlenir, bu siyasetçi kaç dakika konuşur, şu kişi bir kelimeyi kaç kez kullanır, bu ay falanca merkez bankası faiz artırır mı derken liste uzar gider. İnsanlar karşılıklı olarak iddiaya girdikleri için de piyasada bu tahminleri alan ve işleyen insanın her koşulda, en azından çoğu koşulda, para kazanacağıysa bir gerçek.

Diğer bir deyişle, zamanın akmasıyla para kazanma imkanı doğdu. Kastettiğim şey zamanla paradan para kazanabilmek imkanı değil, o çok eski bir iş. Sadece ve sadece zamanın akması ve belirli olayların gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesi üzerinden kazanılacak mutlak bir para var. Size ya da bana değil tabii, bu piyasayı elinde tutana. Tüm risk içeren işlerde olduğu üzere (kumar, bahis, yatırım) bu işten kazanan, hatta gayet namuslu yollarla kazanan insanlar da olacaktır, azınlıktırlar. Elbette bu şanslı veya becerikli azınlığın reklamlarını da yakında göreceğiz. Tahmin piyasasından kazananlar, zengin olanlar. Bir de geleneksel şans/tahmin oyunlarından kaybeden bahtsızları görürsek, bu iş tamamdır: eski usül kötü, yaşasın yeni usül.

Dijital ortam emtia oldu. Bunun en çarpıcı örnekleri birkaç sene önce ortalığı kasıp kavuran fakat şimdilerde pek de duyulmaz olan NFT, İngilizcesiyle Non-Fungible Token dedikleri dijital varlıklar oldu. Dijital dünyada biricik sayılan şeyleri alır satar oldu insanlar. Biricik deyince ille de çok kıymetli bir şeyler düşünmeyiniz lütfen. Bu dijital ortamda sanal bir bağ bahçe kapatmak, sanal bir ürünü veya sanat eserini satın almak gibi işleri kapsıyor. Türkçe karşılık olarak “Nitelikli Fikrî Tapu” uygun görüldüyse de iyi bir çeviri olduğunu söylemek güç. Herhalde kısaltmalar birbirini tutsun da kolaylık olsun diye düşünülmüş bir çözüm. Halbuki hiçbir zaman elle tutulamayacak bir dijital arsanın nitelikli olup olmadığına niye halkımız değil de sözlük yazarları veya dil alimleri karar veriyor, benim aklım almaz öyle işleri. Halbuki bence “İkamesiz Malın Dijital İrsaliyesi” deseler herhalde daha doğru olurdu ama insanın da dili dönmez o zaman tabii. İkamesiz diyorum çünkü non-fungible, o demek. Muadili olmayan da diyebiliriz ama siz tabii eczacınıza muadil ilaç danışırken “fungible” falan demeyin tabii. İlle diyeceksiniz de “fancibıl” diye telaffuz etmek gerektiğini unutmayınız, mazallah “fangi” derseniz işin rengi değişir. Token dedikleri şeyi de çevirmek için, Türkçe felsefeyle uğraşanlar iyi bilir, epey mesai harcandı. Örnek, numune falan dendi ama tam da içime sinmiyor. “Nefete” deyip geçmek lazım: olmaya sanal cihanda bir nefete varlık gibi. Vezin uymadı, affınıza sığınırım.

Bu bahsettiklerimi ilk düşünen elbette ben değilim, başka türlü anlatmak istedim sadece. Öte yandan, bu tekno-feodalizmin daha az dikkat çeken bir kısmına değinmek istiyorum: bilginin metalaştırılması. Bilginin metalaşması da yeni bir iş değil ki diyeceksiniz, haklısınız. Başka türlü bir metalaşma tehlikesi de söz konusu: sadece tekno değil epistemolojik derebeyleri türedi. Zaten bilimsel bilgi olan “episteme” ile pratik bilgi olan “tekhne” arasında böyle bir bağ olmaması şaşırtıcı olurdu. “Fact-checking” diye başlayan, bir iddianın doğruluğunu kontrol eden, sunulan bilgiyi teyit eden insanlar oluştu. Bunun elbette ki birkaç bilgi peşinde koşan yürekli insanın elinde kalmayacağı, koskocaman bir sektöre dönüşeceği açık. Kısmen devletlerin bilgi doğrulama veya doğruluk kontrol ajansları, kısmen de büyük şirketlerin her şeyi sorabileceğiniz robotları başta olmak üzere bu işin nasıl bir metalaşmaya ve elbette merkezileşmeye gittiği açık. Sektörün “tekelleşme” ihtimalinden daha önce söz ettim, gerçekten de gözüme çarpan ilk tehlike bu işin hızla merkezileşeceği, büyük şirketlerin veya devletlerin “doğru” ve “yanlış”ı birbirinden ayıracak makama dönüşeceğinden çekinmiştim. Bir makam onaylamadan bilgi sunmanın yanlış sayılabileceği bir distopyadan korkmuştum. Şimdi fark ediyorum ki bu analizim yeterince politik ekonomiden beslenmiyormuş. Öyle görünüyor ki bu iş merkeziyetçi bir şekilde değil, yine benzer bir ortaçağ sistemi ile olacak. Sosyal medyada “bu doğru mu” diye yapay zeka kullanan sohbet robotlarına soranlar, kendi doğruluk kontrolü, teyitçilik veya “fact-checking” organizasyonlarını kuranlar, sırf bu iş için yapay zeka modeli geliştirenlerin önderliğinde herkes bir alanı, bir çevreyi kendisine uygun görüp kapatıyor. Kapattığı yerin epistemolojik derebeyi oluyor. Bilgiağalığı, teyitbeyliği yaparak doğruyu yanlıştan ayırt ettiğini söylüyor. Bu bilgi doğrudur, bu düşünce yanlıştır. Kanaat önderliğinden de farklı bu mesele. Kanaat önderleri bilgi üretme iddiasıyla otorite sahibi olmazlar. Şu veya bu nedenle daha iyi bildikleri düşünüldüğü için onları takip eden insanlar olur, o insanların onurlandırması ve görevlendirmesi ile kanaat önderi olurlar. Bugünse bu bilgi teyit etmenin, iddia doğrulamanın, doğruluk kontrol etmenin (ne demekse) teknik bir iş olduğu ve dolayısıyla “avamın” bu işte bir bilene danışması gerektiği düşüncesi yerleşti. Halbuki bu bilgiyi üreten yine cahil görülen halk aslında. Yine halk çok az bir kısmına ortak olmak karşılığında bilgiyi üretmeye devam ediyor, epistemik yarıcılık mı desek? Yok yok, hikmet marabalığı demeli. Bilgi serfliği? Ben ne verisi, ne bilgisi üretiyorum ki diye merak edenler, günde kaç farklı internet sitesi ziyaret ettiklerini, hangi çerezleri kabul ettiklerini, telefonlarında tabletlerinde hangi uygulamaları kullandıklarını sayarak işe koyulabilirler.

Ben böyle bir hizmetkârlığı ve bir başkasının epistemolojik derebeyliğine serf olmayı reddediyorum. Kuşkusuz yalnız değilim. Fakat aklımıza bilgimize hakim olmak, hatta belki daha doğrusu sahip olmak için şimdi ne yapmak gerek öyleyse? Memleketimizin 20. yüzyılına damga vurmuş işlerden biridir, millet eskiden kendisine ait olmayan bir arsayı kapatıp oraya gecekondu usülüyle yerleşiyordu (bu arada bunu bizim halk yapınca gecekondulaşma gibi kaba tabirler, Batılı yapınca “çitleme, enclosure” gibi daha tatlı ifadeler kullanılıyor). Sonra oraya bir apartman dikilince, bir iş yeri falan kurulunca da daire dükkan alıyordu millet. Aynısını yapalım desek, o da zor. Dijital dünya bu, torbaya da girmiyor. Etrafına çit de çekilmiyor, çekiliyorsa da ben beceremem. Belki önceden piyasayı sezip ucuza sanal bir uzam, dijital bir zaman kapatmak, bu da bizim küçük esnaf modeli bilgi dükkanımız demek gerek. Simülasyonda köşeyi dönmek midir yoksa köşeyi dönme simülasyonu mudur? Gerçi öyle yapınca da eleştirdiğimizden ne farkımız kalır? Eşle dostla konuşup bilgilendiğimiz ve bilgilendirdiğimiz, kamusal alanda aydınlanabildiğimiz, böyle epistemolojik çitlemelerin yapılmadığı güzel bir gelecek için Kant’ın dediği gibi, sapere aude, bilmeye cesaret et.

Bunları da sevebilirsiniz