Anadolu’nun Kadın Hafızası Üzerine
Yıllar önce Afrodisias’a ilk gittiğimde ne aradığımı tam olarak bilmiyordum. Aydın’ın Karacasu ilçesinden küçük bir yol, Menderes’in bereketli ovasının üzerinde bir platoya, Geyre köyünün hemen yanına getirdi beni. Araştırdım, okudum, hazırlandım. Ama hazırlık burada işe yaramıyor.
İnsan o kapıdan geçince duraksıyor. Şehir zerafetle karşılıyor ziyaretçisini.
Başka antik kentlerde büyüklük ezer ya da ıssızlık sarar. Afrodisias’ta bambaşka bir his var, mermer orada sanki hâlâ nefes alıyor gibi. Tetrapylon’un dört kapısı arasından rüzgar geçerken, stadyumun uzun ovasında ayak sesleriniz yankılanırken, o beyaz sütunların arasında yürürken şunu hissediyorsunuz: Burası hiç güç için çırpınmadı. Güç burada sadece vardı.
Sonra öğrendim: Bu şehrin adı değiştirilmiş. Defalarca. Aphrodite’nin şehri olduğu için.
Ve o andan itibaren Afrodisias benim için artık sadece bir antik kent değildi. Anadolu’da kadının başına gelenlerin en zarif, en sessiz, en acı özeti oldu.
Başlangıç: Tahtta Oturan Bir Heykel
Bu hikaye Afrodisias’tan çok önce başlıyor.
Konya Ovası’nın ortasında, Çatalhöyük’te, 9.000 yıl öncesine ait bir heykel bulundu. Tahtında oturuyor, her iki yanında birer leopar, doğurmuş ya da doğurmak üzere. Başında taç yok, elinde asa yok. Sadece beden, ve o bedenin taşıdığı ağırlık.
Çatalhöyük, günümüzde, interaktif müzesiyle, model evleriyle, kazı alanlarıyla canlı bir yer. Ama orada beni her seferinde duraksatan şey o figürün kendisi değil, o figürün bulunduğu bağlam. Burada tapınak yok. Saray yok. Hiyerarşi izi neredeyse yok. Kadın ve erkek aynı mezarlarda, aynı hediyelerle gömülmüş. Genetik araştırmalar soyun anneden aktarıldığını gösteriyor. Bu bir efsane değil, kemiklerin söylediği şey bu.
Ama buluntular arasında kırık figürinler var. Kasıtlı mı kırıldı? Bilerek mi gömüldü? Bilinmiyor. Bazı arkeologlar şunu söylüyor: Kullanıldı, tüketildi, sonra ritüelin bir parçası olarak gömüldü, Belki de silinmenin kendisi de çok eskidir. Belki güç hiçbir zaman sonsuza kadar bir yerde durmadı.
Çatalhöyük’te yürürken şunu düşünüyorum: Burada güç bedende barınıyordu. Taşta değil, unvanda değil. Bu ne zaman, nasıl değişti?
Bir İsim, Bin Yüzyıl
Cevabın bir kısmı Çorum’da, Boğazkale’deki yakınlarındaki Yazılıkaya’da saklı. Hitit dönemi açık hava tapınağı, kayaya oyulmuş tanrı ve tanrıça alayları ile bezeli. Orada Hepat var: Hitit’in baş tanrıçası, aslanın üzerinde duruyor, başında polos taç, arkasında oğlu şimşek tanrısı Şarruma. Bir tanrıça öyle bir güce sahip ki, oğlu arkasında yürüyor.
Bu Çatalhöyük’teki adsız figürün binlerce yıl sonraki hali. Aynı güç, yeni bir ad.
Çünkü Anadolu’da tek bir tanrıça yok aslında, binlerce yıl boyunca sürekli ad değiştiren, ama özünü koruyan tek bir güç var.
İzini sürdükçe şaşırtıcı bir hat çıkıyor ortaya: Çatalhöyük’teki adsız figürden başlıyorsunuz, Sümerler İnanna diyor, Akadlar İştar, Hattiler Kubaba, Hititler Hepat, Frigler Kybele, Lidyalılar Kybebe diyor. Bazen Demeter, bazen Rhea, Efes’te Artemis. Romalılar için Magna Mater: Büyük Ana. Ve araştırmacılara göre bu zincirin son halkası Meryem Ana.
Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine bağlı Ballıhisar köyünün yakınında Pessinus var: Kybele kültünün en eski merkezi. Ulaşmak zahmetli. Levhalar az, yol bozuk. Ama burası, antik çağda tapınak şehri olarak imparatorluklar gelip geçerken otoritesini koruyan bir yerdi. MÖ 204’te Romalılar buradaki kutsal siyah taşı alıp Roma’ya götürdüler. Bir kehanet vardı: “Büyük Ana’yı getirirseniz düşmanı yenersiniz.” Hannibal’ı yendiler.
Ama Kybele’nin Roma’ya girişinde rahiplerine hadım zorunluluğu getirildi. Güç kabul edildi ama erkek bedeni üzerinden kontrol altına alındı. Tanrıçayı silmiyorsunuz. Sadece ona kimin hizmet edeceğini belirliyorsunuz. Bu, ehlileştirmenin çok eski ve çok hesaplı bir biçimi olsa gerek.
Pessinus’a giden bir yolcu şunu hisseder: Dünya bu köyü unutmuş. Ama köy, dünyayı hatırlıyor.
Üstüne Yazmak: Efes
Efes’e ilk kez çocukken gittim, sonra defalarca döndüm. Her seferinde aynı yere gidiyorum. Antik kentin dışında, bataklığa dönmüş düz bir alanda, tek başına duruan o sütuna. Artemis Tapınağı’nın geriye kalanı bu.
Antik dünyanın yedi harikasından biri burada ayaktaydı: 127 sütun, 17 metre yüksekliğinde, tamamen mermerden yapılmış, Atina’daki Parthenon’dan dört kat büyük. Bugün bir sütun, birkaç taş, bolca ot.
Ama Efes Artemisi’ni Yunan mitolojisindeki av tanrıçasıyla karıştırmamak lazım. Anadolu’da bambaşka bir tanrıça. Efes Artemisi’nin 37 memeyle betimlendiği tasvirler var. Bolluk, bereket, doğurganlık. Üzerinde aslanlar, kartallar, arılar. Gövdesi sütun gibi ağır ve hareketsiz. Araştırmacıların hemfikir olduğu en önemli detay: Bu Kybele’nin Efes’teki biçimi. Ad değişmiş, güç aynı.
Hristiyanlık gelince tapınak yıkıldı, taşları başka yapılara gitti, üstüne kilise inşa edildi. Ama hemen yakınında Meryem Ana Evi var. Hristiyan inancına göre Meryem ömrünün son yıllarını burada geçirdi, Papa’lar ziyaret etti, hacılar geliyor. Ve bu tesadüf değil. Artemis’in, ondan önce Kybele’nin, ondan önce Ana Tanrıça’nın bıraktığı zihinsel zemin buradaydı zaten. Form değişti, ihtiyaç değişmedi.
O tek sütunun önünde her durduğumda aynı şeyi düşünüyorum: Buraya gelen milyonlar Artemis’i görmüyor artık. Ama hala bir şey arıyor. Büyük ihtimalle aynı şeyi.
Zerafet: Afrodisias
Şimdi geri dönebilirim o ilk hisse.
Afrodisias’ta beni vuran büyüklük değildi, büyük kentler artık şaşırtmıyor insanı bu coğrafyada. Beni vuran şey orantıydı. Her şey tam yerinde. Stadyum 270 metre uzunluğunda ama ezmiyor, aksine, içinde küçülmek bile güzel hissettiriyor. Tetrapylon’un dört kemeri arasından geçerken rüzgar tam orada buluyor sizi. Mermer burada başka bir renk almış. Akropolis gibi sararmamış, taze, neredeyse canlı.
Julius Caesar ailesi kendini Aphrodite’nin soyundan sayıyordu. Augustus ‘Tüm Asya’dan kendime bu kenti seçtim’ dedi. Şehir vergi muafiyeti aldı, büyüdü, parlattı. Heykeltıraşlık okulu kuruldu, buradan çıkan mermer eserler Roma’ya, Konstantinopolis’e, İtalya’ya gitti. Bu atölyenin ürettiği heykeller bugün dünyanın en büyük müzelerinde.
Sonra MS 5. Yüzyılda ismi değiştirildi. Aphrodite’nin şehrinde pagan çağrışımları olan her şey değiştirilmeye başlandı. Afrodisias, ‘Haçın Şehri’ anlamına gelen Stavrapolis oldu. Sonra Karia. Sonra bugünkü Geyre.
Ama halk yüzyıllarca eski adıyla çağırdı.
1958’de fotoğrafçı Ara Güler bu köye geldi. Köylüler antik kentin içinde yaşıyordu, duvarlar ev duvarıydı, sütunlar çit direğiydi. Güler o fotoğrafları dünyaya duyurdu, kazılar başladı, köylüler taşındı. Bugün Aphrodisias kenti, UNESCO Dünya Mirası.
Ama o fotoğraflarda gördüğüm şey beni hep düşündürür: Köylüler bu taşları garip bulmuyordu. Çünkü bu topraklar onlarındı. İsim değiştirilmişti — hafıza değiştirilememişti.
Bir şehrin adını silmek kolaydır. İnsanların hafızasını silmek başka bir şeydir.
Unutturma: Lagina’da Hekate
Bu yazıda bahsettiğim yerler içinde en az bilineni, en ıssızı bu. Muğla’nın Yatağan ilçesine bağlı Turgut köyünün yakınında bir arkeolojik alan. İşaret levhaları az. Yol düzgün değil. Çevresinde neredeyse hiçbir şey yok.
Ama burası dünyanın ayakta kalan tek Hekate tapınağı.
Hekate eşiklerin tanrıçası — doğum, ölüm, kader arasındaki anların sahibi. Antik çağda Lagina’ya Stratonikeia’dan (bugün Eskihisar köyü, yine Muğla) uzanan kutsal bir yol vardı. Her yıl tören alayları bu yolu gece boyunca meşalelerle yürürdü. Bir yürüyüş değil, bir geçişti bu.
Tapınak bugün büyük ölçüde yıkık. Kazılar sürüyor. Ve her dolunayda buraya Bodrum’dan, İstanbul’dan, yurt dışından gelenler var. Uluslararası Lagina Festivalinde, her eylülde, törenleri açıkça yapıyorlar.
Hekate’nin silinme biçimi belki en sessiz olanı: Unutturma. Ne üstüne kilise inşa ettiler, ne adını değiştirdiler. Sadece bıraktılar. Ot bastı, yol kapandı, levha konulmadı. Bazen en etkili silme yöntemi bu; görmezden gelmek.
Lagina’ya her gittiğimde şunu düşünüyorum: Bu ıssızlık tesadüf değil. Ve yine de insanlar meşalelerle geliyor.
Silinmenin Biçimleri
Bu topraklarda yürüdükçe bir örüntü netleşiyor.
Çatalhöyük’te figürinler kırılıp gömüldü; ritüel yoluyla. Pessinus’ta tanrıçanın gücü kabul edildi ama rahipleri hadım edildi; ehlileştirme yoluyla. Efes’te tapınağın üstüne kilise inşa edildi; üzerine yazma yoluyla. Afrodisias’ın adı değiştirildi; kimliği silme yoluyla. Lagina bırakıldı, unutturuldu; görünmezleştirme yoluyla.
Her çağın kendi silme yöntemi var. Ve her yöntem bir öncekinden daha incelikli, daha az görünür.
Bugün buna benzer bir şey yaşanıyor mu diye soruyorum kendime. Silme artık çok daha sofistike; bir tapınak yıkılmıyor ama bir kadının sözü ‘duygusal’ diye geçiştiriliyor, bir isim değiştirilmiyor ama kadın tarihi ders kitaplarında neredeyse yok, bir heykel gömülmüyor ama kamusal alanda kadın bedeni hala düzenleniyor.
Biçimler değişiyor. Örüntü değişmiyor.
Ama direniş de değişmiyor. Halk Afrodisias’ı yüzyıllarca eski adıyla çağırdı. Lagina’ya dolunayda insanlar gelmeye devam etti. Efes’te Artemis’in bıraktığı zeminde Meryem Ana kültü büyüdü, Pessinus, yıkılan imparatorluklara rağmen kültün merkezini korudu.
Son Söz
Afrodisias’ta her zaman bir an geliyor; Tetrapylon’dan geçerken, ya da stadyumun uzun ovasında yürürken bütün bu bilgi sessizce kenara çekiliyor. Tarihler, isimler, hangi tapınağın üstüne ne inşa edildiği…
Ve geriye o his kalıyor: Zerafet.
Burası güç için çırpınmadı. Güç burada sadece vardı. Ve sonra birisi o gücün adını değiştirdi. Sonra tekrar. Sonra tekrar.
Ama mermer hala orada. Beyaz, taze, neredeyse canlı.
Anadolu’da kadın hafızası hiç gerçekten silinmedi. Sadece daha derin bir yere gömüldü. Ve o derinlikten, her seferinde, yeniden çıktı.
8 Mart’ta bu topraklarda yürümek isteyenlere: Çatalhöyük’ten başlayın, Yazılıkaya’ya gidin, Pessinus’u bulun, Efes’teki o tek sütunun önünde durun, Afrodisias’ta yavaş yürüyün, Lagina’ya dolunayda gidin.
Bu bir tur programı değil. Bu bir hafıza hattı.
Zamanın ve bilginin yolunda bir sonraki buluşmamızda yeniden görüşmek üzere, rüzgarınız hayalleriniz, pusulanız kalbiniz olsun.
