Görünmeyen Mesainin Kadınları

Güneş henüz şehrin gri, yorgun suratına dokunmadan, içimizdeki devasa çark çoktan gürültüyle dönmeye başlıyor. Daha gözümüzü açmadan, yastığa başımızı koyduğumuz o birkaç saatlik uykunun teyel yerlerinden sökülüyoruz. Çaydanlık kaynamadan önce, belki bir kadın cinayeti haberiyle içimiz yanıyor. Ev halkı uykunun huzurlu limanındayken, zihnimizde bin parçalık bir ordunun komutanlığını yapıyoruz: “Çocuğun beslenme çantasına ne konacak? Annemin tansiyon ilacı bitti mi? Yarınki o sunumun verileri eksik mi kaldı? Akşam eve dönerken hangi marketten ne alınacak?” Kimse bu başlangıcı alkışlamıyor. Çoğu bu uyanışın altına “Emeğine sağlık” yazmıyor. İşte bu bizim görünmez mesaimiz. Mesaimizin kart basma saati, hafta sonu izni, bordrosu yok. Ancak öyle bir yorgunluğu var ki; insanın kemiklerini değil, adeta ruhunun liflerini sızlatıyor. Biz kadınlar, 8 Mart sabahında da pembe bir nezaket ya da bir günlük süslü cümleler beklemiyoruz. Kutsalsınız masalları anlatmayın artık; o masalların sonunda hep yalnız kalmaktan yorulduk. “Sen annesin, kutsalsın”, “Sen kadınsın, fedakârsın” dendikçe; yorgunluğumuzu dile getirmeyi suç, bir saatlik dinlenme arzumuzu ise günah haline getirdiniz. O masalların sonunda ışıklar sönüyor, herkes kendi köşesine çekiliyor ve bizler mutfak tezgahına yaslanmış halde tek başımıza kalıyoruz. İhtiyacımız olan şey göklere çıkarılmak değil; sadece yere, yani hayatın tam içine, yanınıza indirilmek. Ayrıcalık istemiyoruz. Bozuk saatin vidalarının artık hakkaniyetle sıkılmasını istiyoruz. Yüzyıllardır geri kalan, her saniyesi bizim ömrümüzden çalarak ilerleyen sistemin artık doğru çalışması gerekiyor. Sorun; kadını insan olarak değil, evin içindeki her boşluğu dolduran biri olarak görmeniz. Kendi köklerinizden, yani adalet duygunuzdan uzaklaşmanız. Kadını “idare eden” bir irade olarak görmek yerine, “idare edilen” birer mekanizma, vitrin olarak görüyorsunuz. “O halleder, yapar, zaten kadın, eli çabuktur” diyorsunuz. Ellerimizin ne kadar titrediğini, zihnimizin yarını planlamaktan nasıl yandığını hiç sordunuz mu? Mükemmel bir dişli gibi hiç gıcırdamadan dönmemizi bekleyen bu paslı çarklar artık canımızı yakıyor. Kadınlar olarak, sistemin içinde “idare edilen” birer parça olmayı reddediyoruz. Biz, o saatin içindeki her vidanın sorumluluğu eşit taşıdığı, yükün tek bir omuza yıkılmadığı hayatın peşindeyiz. Kadın olduğumuz için ayrıcalık talep etmiyoruz. Toplumu cinsiyet üzerinden ikiye bölüp bir tarafı yüceltmek, diğerini küçültmek istemiyoruz. İstediğimiz şey, çocukların cinsiyetine göre değil yeteneğine göre desteklendiği, gençlerin hayallerinin kalıplara sıkıştırılmadığı, erkeklerin de bakım yükünü omuzlamaktan çekinmediği bir sistem. Çünkü mesele sadece kadın meselesi değil; insan meselesi. Bir kız çocuğunun gözlerindeki ışığın “yapamazsın” cümlesiyle sönmediği bir dünya hayal ediyoruz. Bir annenin kariyer tercihi yüzünden suçlanmadığı, bir babanın evde çocuk bakarken alkışlanmak zorunda kalmadığı, iş yerinde emeğin cinsiyetle ölçülmediği, evde sorumluluğun sevgiyle ama adaletle paylaşıldığı bir dünya. 8 Mart, çiçek verilen bir gün olmaktan çıksın artık. Çiçekler soluyor, ruhumuz da öyle… Oysa farkındalık kalıcıdır. Paylaşılan yük hafifler, bölüşülen emek çoğalır. Biz kadınlar güçlü olduğumuz için değil, mecbur bırakıldığımız için güçlü görünmekten yorulduk. Sadece insan olmak istiyoruz. Yorulduğumuzda dinlenebilmek, çalıştığımızda karşılığını alabilmek, sevdiğimizde incitilmemek istiyoruz. Belki bir gün 8 Mart’ı anmaya gerek kalmayacak. Umarım köklerimize döndüğümüz o gün geldiğinde, sabahın ilk ışığında uyanan emek görünür; zihinsel yükler paylaşılıyor olacak. Kadın, erkek, genç, çocuk… Kimse kimliğinin ağırlığını taşımayacak; birlikte bütün olarak omuz omuza ilerleyeceğiz. O gün gelene kadar, nehirler gibi akmaya devam edeceğiz. Önümüze konan taşlara çarpa çarpa, yatağımızı kendimiz oya oya. Ayrıcalık değil, adalet istiyoruz. Bir gün gerçekten yorulup mutfak tezgâhına yaslandığımızda,
kimsenin görmediğini sandığımız anlarda, omuzlarımızın nasıl düştüğünü biri fark etsin istiyoruz. Bir an gerçekten “yapamıyorum” dediğimizde, güçlü görünmeye zorlanmadan ağlayabilelim istiyoruz. Hep toparlayan olduk, idare eden, susan. İçimiz sessizce kırılıyor an be an. İçi kırılan kadın dünyayı sırtında daha fazla taşıyamaz. Bir dal çiçekle gelmeyin.
Yanımızda durun.

Bunları da sevebilirsiniz