Bizim zamanımızda mahalle aralarında şenlikli sesler duyulurdu: dağınık, biraz da tozlu çocuk sesleri. Birbirine kapıdan, camlardan hatır soran komşular hatta sokak satıcıları kendi şiveleriyle geçerlerdi birere birer: “domatiss, yemişşş, soğannn”… Bu sabah penceremi açarken öylece aklıma geldi, dinledim. Sanki çocukluğumun tüm seslerinin üstüne bir şey çökmüş gibiydi, özledim. Artık sokaklar ağır, metalik ve çiğ. Bir süre sessizlik oluyor, sonra ya bir silah sesi ya bir bıçak şakırtısı ya da telefon ekranına düşen buz gibi “son dakika” alt yazısı. Asayiş deyip geçiyoruz. Bir satırlık haber, birkaç saniyelik görüntü. Ortada asayiş falan yok; ortada bir toplumun çocukluğunun, ilk harflerin toplu infazı var. Oysa çocuk dediğimiz, dünyanın en güzel imlası değil miydi? Bir çocuğun başka bir çocuğu öldürmesi, adli dosya olmasından öte hepimizin alnının tam ortasına yazılan iflas cümlesidir bence. Kimse “münferit olay” diyerek silip atmaya çalışmasın. Çünkü bu, tek bir çocuğun karanlığı değil; karanlığın, süzüle süzüle çocukların uykusuna, okul çantasına ve nihayetinde öfkesine kadar sızmasıdır. Sosyoloji kürsülerinden “suça sürüklenen çocuk” diye kibarlaştırdığımız ifade, aslında bir suçüstü halidir. Çocuk oraya her zaman kendi ayaklarıyla gitmez; bazen itilir, bazen koca bir boşluğun içine öylece bırakılır. Bronfenbrenner’in iç içe geçmiş halkalarını düşünün; hani çocuk merkezdedir de etrafını aile, okul, mahalle sarar. Şimdi o halkaların içinden irin akıyor. Halkalar çürüyor, halkalar şiddet kusuyor. Çocuk bunu sadece öğrenmiyor; çocuk buna maruz kalarak dönüşüyor. “Bu çocuk nasıl katil oldu?” diye sormadan önce; o çocuğun akşam yemeğindeki sessizliğe, izlediği ekrandaki vahşi piksellere, babasının kemer şakırtısına ya da annesinin çaresiz mutfak ağlamalarına bakmak gerekir. Cevap bir kişinin içinde değil; cevap hepimizin arasındaki kirli, gri boşlukta dolaşıyor. Aileyi “kutsal” dokunulmazlık zırhıyla koruyup sorumluluktan kaçıramayız. Evet, aile çocuğun ilk vicdan laboratuvarıdır. Ama bugün aileler bazen sadece birer biyolojik adresten ibaret. Geçenlerde yayınlanan ve her fırsatta anlattığım Kümülatif Dezavantaj Döngüsü budur: Şiddet gören çocuk, şiddeti ana dili yapar; aşağılanan çocuk, aşağılamayı hayatta kalma biçimi sanır. Ebeveynin kendi kendine büyüsün diye sokağa veya ekrana fırlattığı boşluğa; dijital kabadayılıklar, ezmezsen ezilirsin zehri ve suçun kahramanlaştırıldığı çarpık kültür dolar. Biz çocuklara merhameti “enayilik”, ağlamayı “zayıflık” diye bellettik. Sonra da o çocuk, elindeki bıçağı bir varoluş kanıtı sanınca sahte bir şaşkınlıkla dizlerimizi dövüyoruz. Şaşıracak bir şey yok; biz o çocuğun ruhundaki çatlaklara sevgi değil, sadece hırs ve öfke doldurduk. Peki, bu acı nasıl dinecek? Sadece feryat ederek mi? Hayır. Bu kör karanlığı aydınlatacak somut bir fener lazım: Ulusal Çocuk Veri Ağı. Artık her çocuğun risk haritasını, daha suça bulaşmadan, okul sırasındaki sessizliğinden, sağlık ocağındaki morluğundan anlamak zorundayız. Bir çocuk “risk altındayım” diye bağırmaz; çocuk susar, çocuk içine kapanır ya da çocuk saldırır. Bu nedenle dijital bir takip sistemi, tüm sessiz imdat çığlıklarını birleştirmeli. Kimsesizlerin, ihmal edilenlerin, istismara uğrayanların verisi bir ağda toplanmalı ki adalet, elinde kelepçeyle değil, kucağında bir umutla o kapıya önceden gidebilsin. Devletin şefkati, çocuğun öfkesinden daha hızlı koşmak zorundadır. Bugün bir anne evladını soğuk toprağa veriyor; bir başka anne evladının bir katil olduğunu öğrenip kendi içine diri diri gömülüyor. Bu iki acı, birbirinden bağımsız değil. Bu, aynı büyük cenazenin iki farklı yüzü. Bu memleketin, bizim geleceğimizin cenazesi. Çocuklar öldürüyorsa, biz yaşamayı ve yaşatmayı kutsal kılan o eski hikâyeleri anlatmayı bırakmışız demektir. Çocuklar bıçak taşıyorsa, biz kelimelerin gücüne, bir dokunuşun şifasına olan inancımızı kaybetmişiz demektir. Şimdi ya uyanıp o Ulusal Çocuk Veri Ağı’yla her evladımızı tek tek koruyacağız ya da kendi ellerimizle yoğurduğumuz bu kanlı hamurun altında hep birlikte kalacağız. Oyun hamurundan kan sızıyor; farkında mısınız?
Bunları da sevebilirsiniz
Venezuela Ve İran Örneği Üzerinden Bağımlı Demokrasiler-Bağımsız Diktatörlükler İkilemi
dt
Venezuela Ve İran Örneği Üzerinden Bağımlı Demokrasiler-Bağımsız Diktatörlükler İkilemi için yorumlar kapalı
