Kapitalist Ekonomilerin Gelişmekte olan Ekonomilere Neo-liberal Politika Dayatmaları

Kapitalist ekonomilerin gelişme ve kalkınma süreçleri üzerinde gözlemler yapıldığında sermaye birikim sürecinin üretimle doğrudan bağlantılı olduğu görülmektedir. Özellikle bugünün en büyük ekonomileri arasında yer alan Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya, Almanya, Hollanda ve benzeri gibi ülkeler kalkınma süreçlerinde üretime büyük önem vermişlerdir. Ülkelerinin kalkınma süreçlerinde ekonomilerinde korumacı politikalar gütmüşlerdir. Kapitalist ekonomilerin kalkınma süreçlerinde en fazla önem verilen sektörlerden biri olan sanayi sektöründe, Büyük Britanya, Almanya ve Amerika Birleşik Devleri bu konuya örnek gösterilebilir. Sanayi Devrimini gerçekleştiren ülke olan İngiltere ekonomisinin kalkınması incelendiğinde; İngiltere, 17. Yüzyıl öncesine kadar göreli olarak geri kalmış ve teknoloji ithal edip, yünlü giysi ihracatı yapan bir ülke konumunda bulunmaktadır. İngiltere dönemde çeşitli korumacı politikalar altında günümüz ismi ile bilinen bebek endüstri politikası uygulamış ve bir sanayi dalının gelişmesini öncelikli olarak desteklemiştir. 17. Yüzyıl sürecine kadar geçen dönemde İngiltere sırasıyla yünlü giysi üretiminde teşvik politikaları ardından öncelikli olarak; ihracatını yasaklama, rakip ülkeden yetenekli işçileri alma, ülke içi sanayiyi tamamen geliştirip uluslararası piyasalara açma politika güdümü içerisine girdiği gözlenmektedir. Sanayileşmenin öncü ülkesi olan Britanya’nın sanayileşme sürecine kadar geçirdiği dönemde uyguladığı korumacılığın etkileri net bir biçimde bilinmektedir. İngiltere sanayileşmesini sağladıktan sonra, diğer ülkelere ekonomilerini dışa açmaları önerilerinde bulunmuştur. Ancak İngiltere’nin ardından sanayileşme konusunda başarılı olmak isteyen Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya bu önerileri uygulamamıştır. İngiltere ekonomisinin sanayileşme sürecindeki gibi bu ülkelere benzer ülkeler de kalkınma süreçlerinde aynı korumacı politika güdümü içerisine girmişlerdir. Sanayileşme süreçlerini sağlamalarının ardından onlar da ekonomilerini dışa açmışlar ve diğer ülkelere liberal politika önerilerinde bulunmuşlardır.

Kapitalist ekonomiler kalkınmalarının ardından genelde ekonomi politikalarını kendi çıkarları doğrultusunda dünya ekonomik konjonktürüne uygun bir biçimde entegre etmişlerdir. Ve diğer gelişmekte olan ülkelere, ‘kalkınmalarını sağlamak amacıyla’ bir takım politika önerilerinde bulunmuşlardır. Günümüzde uygulanan bu politikaların temelini neo-liberal politikalar oluşturmaktadır. Neo-liberal politikalar dünya ekonomik konjonktürüne 1970’li yıllarda hakim olmaya başlamış, ülkemizde 24 Ocak 1980 kararları ile dışa açılma teması altında neo-liberal görüş hakim olmuştur.

Neo-liberal politikaların kapitalist devletler tarafından uluslararası kuruluşlar aracılığı ile ihracı kolaylaşmıştır. Kapitalist ülkeler bu uluslararası iktisadi kuruluşlar ile, kalkınma süreçleri devam eden ülkelere birtakım önerilerde bulunmuşlar ve günümüzde de bulunmaya devam etmektedirler. Bu öneriler yazılı bir biçimde Washington Uzlaşması adı altında imzalanan konsensüste belirtilmiştir. Washington Uzlaşması ilk kez kavram olarak 1989 senesinde John Williamson tarafından ortaya atılmıştır. Genel anlamda dünya çapında etkili olan uluslararası iktisadi kuruluşların (Dünya Bankası, IMF) düşünceleri bu konsensüste hakim bir biçimde ortaya konmaktadır. Bu kurumların üye ülkelerine uygulattırdıkları politikalar, bu isimle nitelendirilmektedir. Genel görüş çerçevesinde Washington Konsensüsünün iki temel yapıtaşı bulunmaktadır. Bu anlamda yapıtaşlarından biri ABD Kongresi ve Beyaz Saray’ın oluşurmuş olduğu politik yapı iken, diğer bir yapıtaşı ise IMF ve Dünya Bankası’nın bulunduğu teknokrat yapıdır. Konsensüste yer alan ve gelişmekte olan ülkelere önerilen kalkınma reçetesi 10 maddelik başlık altında toplanabilmektedir. Bu maddeler sırası ile;

  1. Maliye disiplini sağlanmalı ve denk bütçe anlayışı güdülmelidir. Burada maliye disiplini tüm devlet harcamalarının tek bir merkezden ve bir disiplin dahilinde yapılması gerektiğini savunduğundan denk bütçe kavramından farklı bir mana içermektedir. Denk bütçe ise gelir ve gider eşitliğidir. Bütçe açığı, daha çok gelişmekte olan ülkeleri etkileyen ödemeler dengesi krizlerine ve enflasyona neden olmaktadır.

  2. Kamu harcamalarının öncelikli alanları yeniden belirlenmelidir. Devlet doğrudan iktisadi alana müdahale etmek yerine, uzun dönemde iktisadi büyümeyi artıracak daha verimli alanlara; eğitim, sağlık ve alt yapı harcamalarına yönelmelidir.

  3. Vergi reformu yapılmalıdır. Ülkeler artan oranlı vergilerden vazgeçmeli ve vergi tabanını genişletmelidir.

  4. Tüm finansal hareketler serbest olmalı ve faiz oranları piyasa tarafından belirlenmelidir. Böylece gelişmekte olan ülkeler ihtiyaç duydukları sermayeye kavuşacaktır.

  5. Tek tip ve piyasa tarafından belirlenen döviz kuru anlayışı uygulanmalıdır. Aşırı değerli, düşük değerli veya çeşitli sektörlere farklı döviz kuru uygulamaları sanıldığının aksine, ihracatı ve büyümeyi engeller. Bununla beraber döviz kurlarının aşırı dalgalanması da istikrarı bozar. Burada daha çok anlatılmak istenen dalgalı döviz kuru politikasıdır.

  6. Gümrük tarifeleri kaldırılmalı ve serbest dış ticaret uygulanmalıdır.

  7. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları özendirilmelidir.

  8. Devletin iktisadi teşekkülleri özelleştirilmelidir.

  9. Deregülasyon, yani devletin piyasa üzerindeki kontrollerinin kaldırılması, temel amaç olmalıdır.

  10. Mülkiyet hakları sağlam güvence altına alınmalıdır.



Sonuç olarak görülüyor ki, bugünün gelişmiş kabul edilen kapitalist ülkeleri kendi gelişimlerini daha çok korumacı politika yönelimleri ile sağlamışladır. Kendi kalkınmasını sağlamadan dışa açılma politikalarına ihtiyatlı bir biçimde yaklaşmışlardır. Ancak bugün uluslararası piyasalarda rekabet üstünlüğü sağlama ihmali dahi bulunmayan ülke ekonomilere dışa açılma konusunda teşvikler ve telkinlerde bulunmaktadırlar. Kapitalist ekonomilerin serbest ticareti savunmalarının altında yatan etkenler tamamen kendi çıkarlarıyla ilişkilidir. Dışa açılma konusunda hazır endüstrilere sahip olmayan ülke ekonomilerinin, dışa açılma politikası gütmesi onların kalkınmalarını sağlamanın aksine, ülke ekonomilerine daha büyük zararlar verebilmekte, küreselleşen dünya üzerinde diğer ülkelere bağımlılıklarını artırmaktadır.

Eşit, Adaletli, Özgür ve Bağımsız bir Türkiye dileklerimizle …



Bunları da sevebilirsiniz