Analiz 172

Modern insanın en ilginç özelliklerinden biri tarihte hiç olmadığı kadar çok şeye tanıklık etmesine karşın belki de hiç olmadığı kadar az müdahil olmasıdır.

Dünyanın herhangi bir yerinde çıkan bir savaşı birkaç dakika içinde öğreniyoruz. Bir depremi, ekonomik krizi , seçim sonucunu , toplumsal protestoları hatta başka bir ülkedeki darbe girişimini bile canlı yayınlarda takip edebiliyoruz. Görüyoruz, izliyoruz, yorum yapıyoruz. Sonra ekranı yukarı doğru kaydırıp bir sonraki görüntüye geçiyoruz.

Belki de son yıllarda ekranlar üzerine yapılan tartışmalarda gözden kaçırdığımız en önemli nokta tam da burada. Uzun zamandır, “ekran başında çok fazla vakit geçiriyoruz” deniyor. Çocukları, gençlerin ve yetişkinlerin ekran süreleri ölçülüyor, dijital detoks öneriliyor , sosyal medya kullanımını azaltmanın yolları aranıyor. Asıl sorun ekranın karşısında ne kadar zaman geçirdiğimiz değil, yaşamın kendisinin giderek bir ekrana dönüşmesi.

Bir zamanlar ekran, yaşamı gösteren bir araçtı. Televizyon izlenirdi, bilgisayarda çalışılırdı, telefon ile konuşulurdu. Yaşam ekran kapandıktan sonra devam ederdi. Bugün bu ayrımı yapmak giderek zorlaşıyor. Çalışıyoruz, arkadaşlarımızla konuşuyoruz, alışveriş yapıyoruz, vergimizi ödüyor, bankacılık işlemlerimizi tamamlıyor, haberleri takip ediyor, seçim sonuçlarını öğreniyor, yasımızı bile sosyal medya üzerinden paylaşıyoruz.

Eskiden her biri farklı mekanlarda gerçekleşen bu deneyimlerin ortak adresi artık birkaç santimetrelik bir ekran. O artık bir araç değil, yaşam alanı. Bu yüzden “ekran başında yaşamak” tanımı yetersiz kalıyor.

Sorun yalnızca mekânın değişmesi değil. Ekran, bize dünyayı gösterirken aynı zamanda onunla nasıl ilişki kuracağımızı da öğretiyor. Bir ekranın karşısında oturduğunuzda temel rolünüz bellidir. İzlersiniz, beğenirsiniz, yorum yaparsınız, paylaşırsınız. Ardından başka bir görüntüye geçersiniz. Katılımcı değil seyircisinizdir.

Bu alışkanlık yavaş yavaş yaşama da taşınıyor olabilir mi ? Bugün büyük toplumsal olaylara verdiğimiz tepkilere baktığımızda ilginç bir dönüşüm görülüyor.

Savaşlar canlı yayınlanıyor, yangınlar saatlerce ekranda kalıyor, ekonomik krizler grafiklere dönüşüyor, toplumsal şiddet olayları milyonlarca kez izleniyor, gün içerisinde onlarca felaket görüntüsüne maruz kalıyoruz. Bütün bunlar çoğu zaman kalıcı ve kitlesel bir eylem üretmiyor. Çünkü ekranın mantığı tüketmek üzerine kurulu.  Bir görüntü diğerini takip ediyor. Bir olay henüz zihnimizde yer etmeden yenisi geliyor.

Fransız düşünür Guy Debord bilindik ifadesinde toplumun giderek bir “gösteri toplumu” na dönüştüğünü söylemişti. Ona göre insanlar geçek yaşam yerine onun temsillerini tüketmeye başlamıştı. Bir adım daha ileri gittik. Artık yalnızca yaşamın temsilini tüketmiyoruz. Yaşamın kendisini de ekran mantığı ile yaşamaya başlıyoruz. Ekran yalnızca bize dünyayı göstermiyor. Dünya ile aramıza da bir mesafe koyuyor.

Belki de toplumların bugün en  radikal siyasi gelişmeler karşısında bile geçmiş kuşaklara kıyasla daha sınırlı tepki vermesinin nedenlerinden biri de budur. Çünkü olayların içinde yaşamaktan çok onların yayınını izlemeye alışıyoruz. Yurttaş olmaktan çok seyirci oluyoruz.

Soruyu yanlış soruyor olabiliriz. Ekran başında ne kadar vakit geçiriyoruz ? Belki de artık sorulması gereken soru şu : Ekran yaşamlarımızın ne kadarını ele geçirdi? Çünkü bizi değiştiren şey ekranın kendisindense dünyayı giderek bir ekran gibi görmeye başlamamız olabilir.

Bir düşünürün dediği gibi “Bilgi tek başına dünyayı değiştiremez. Hikayeye dönüşmüş , anlamlandırılırmış bilgi değiştirir.”

2010 yılından itibaren her yıl o yılın seçkisi olarak yayınladığımız ve bu yılın seçkisi ile on altıncı yayınımız olan “Dağarcık Türkiye 2026” kitabevi raflarında yerini aldı. Dünya konjonktüründe ve Türkiye’de yaşanan tüm gelişmeleri bilgi ve belgelerle analiz eden , sorunları saptayan ve sorunlara çözüm önerileri sunan “Dağarcık Türkiye 2026” yıllığı bir kaynak kitap niteliğindedir. Tüm kitap severlerin kütüphanesinde olması gereken bir yayın olarak tanımlayabilirim.

3-4 Ekim 2026 tarihleri arasında Karaburun, Ergin Pansiyon’da düzenleyeceğimiz 32. Ütopyalar Toplantısının teması “ Bilim Ütopyası ve Kara Aydınlanma” . Felsefeden jeopolitiğe, ekonomiden, sosyolojiye, tarımdan eğitim ve  sağlığa, birçok konunun özellikle de ahlaksal çöküntünün ele alınacağı bu dopdolu söyleşi şölenine tüm okurlarımızı bekliyoruz. Katılım ücretsiz ve herkese açıktır. 32. Ütopyalar Toplantı programına sosyal medya hesaplarımızdan ulaşabilirsiniz.

Aydınlık bir ay dileği ile,

 

“Meraklısına not”: Analiz 172’de jeopolitik bir paragraf yok neler oluyor diyenlere ; noktaları birleştirebilenler için o kadar net ki gelişmeler,  söz artık Putin’de !

 

 

Analiz 172

Modern insanın en ilginç özelliklerinden biri tarihte hiç olmadığı kadar çok şeye tanıklık etmesine karşın belki de hiç olmadığı kadar az müdahil olmasıdır.

Dünyanın herhangi bir yerinde çıkan bir savaşı birkaç dakika içinde öğreniyoruz. Bir depremi, ekonomik krizi , seçim sonucunu , toplumsal protestoları hatta başka bir ülkedeki darbe girişimini bile canlı yayınlarda takip edebiliyoruz. Görüyoruz, izliyoruz, yorum yapıyoruz. Sonra ekranı yukarı doğru kaydırıp bir sonraki görüntüye geçiyoruz.

Belki de son yıllarda ekranlar üzerine yapılan tartışmalarda gözden kaçırdığımız en önemli nokta tam da burada. Uzun zamandır, “ekran başında çok fazla vakit geçiriyoruz” deniyor. Çocukları, gençlerin ve yetişkinlerin ekran süreleri ölçülüyor, dijital detoks öneriliyor , sosyal medya kullanımını azaltmanın yolları aranıyor. Asıl sorun ekranın karşısında ne kadar zaman geçirdiğimiz değil, yaşamın kendisinin giderek bir ekrana dönüşmesi.

Bir zamanlar ekran, yaşamı gösteren bir araçtı. Televizyon izlenirdi, bilgisayarda çalışılırdı, telefon ile konuşulurdu. Yaşam ekran kapandıktan sonra devam ederdi. Bugün bu ayrımı yapmak giderek zorlaşıyor. Çalışıyoruz, arkadaşlarımızla konuşuyoruz, alışveriş yapıyoruz, vergimizi ödüyor, bankacılık işlemlerimizi tamamlıyor, haberleri takip ediyor, seçim sonuçlarını öğreniyor, yasımızı bile sosyal medya üzerinden paylaşıyoruz.

Eskiden her biri farklı mekanlarda gerçekleşen bu deneyimlerin ortak adresi artık birkaç santimetrelik bir ekran. O artık bir araç değil, yaşam alanı. Bu yüzden “ekran başında yaşamak” tanımı yetersiz kalıyor.

Sorun yalnızca mekânın değişmesi değil. Ekran, bize dünyayı gösterirken aynı zamanda onunla nasıl ilişki kuracağımızı da öğretiyor. Bir ekranın karşısında oturduğunuzda temel rolünüz bellidir. İzlersiniz, beğenirsiniz, yorum yaparsınız, paylaşırsınız. Ardından başka bir görüntüye geçersiniz. Katılımcı değil seyircisinizdir.

Bu alışkanlık yavaş yavaş yaşama da taşınıyor olabilir mi ? Bugün büyük toplumsal olaylara verdiğimiz tepkilere baktığımızda ilginç bir dönüşüm görülüyor.

Savaşlar canlı yayınlanıyor, yangınlar saatlerce ekranda kalıyor, ekonomik krizler grafiklere dönüşüyor, toplumsal şiddet olayları milyonlarca kez izleniyor, gün içerisinde onlarca felaket görüntüsüne maruz kalıyoruz. Bütün bunlar çoğu zaman kalıcı ve kitlesel bir eylem üretmiyor. Çünkü ekranın mantığı tüketmek üzerine kurulu.  Bir görüntü diğerini takip ediyor. Bir olay henüz zihnimizde yer etmeden yenisi geliyor.

Fransız düşünür Guy Debord bilindik ifadesinde toplumun giderek bir “gösteri toplumu” na dönüştüğünü söylemişti. Ona göre insanlar geçek yaşam yerine onun temsillerini tüketmeye başlamıştı. Bir adım daha ileri gittik. Artık yalnızca yaşamın temsilini tüketmiyoruz. Yaşamın kendisini de ekran mantığı ile yaşamaya başlıyoruz. Ekran yalnızca bize dünyayı göstermiyor. Dünya ile aramıza da bir mesafe koyuyor.

Belki de toplumların bugün en  radikal siyasi gelişmeler karşısında bile geçmiş kuşaklara kıyasla daha sınırlı tepki vermesinin nedenlerinden biri de budur. Çünkü olayların içinde yaşamaktan çok onların yayınını izlemeye alışıyoruz. Yurttaş olmaktan çok seyirci oluyoruz.

Soruyu yanlış soruyor olabiliriz. Ekran başında ne kadar vakit geçiriyoruz ? Belki de artık sorulması gereken soru şu : Ekran yaşamlarımızın ne kadarını ele geçirdi? Çünkü bizi değiştiren şey ekranın kendisindense dünyayı giderek bir ekran gibi görmeye başlamamız olabilir.

Bir düşünürün dediği gibi “Bilgi tek başına dünyayı değiştiremez. Hikayeye dönüşmüş , anlamlandırılırmış bilgi değiştirir.”

2010 yılından itibaren her yıl o yılın seçkisi olarak yayınladığımız ve bu yılın seçkisi ile on altıncı yayınımız olan “Dağarcık Türkiye 2026” kitabevi raflarında yerini aldı. Dünya konjonktüründe ve Türkiye’de yaşanan tüm gelişmeleri bilgi ve belgelerle analiz eden , sorunları saptayan ve sorunlara çözüm önerileri sunan “Dağarcık Türkiye 2026” yıllığı bir kaynak kitap niteliğindedir. Tüm kitap severlerin kütüphanesinde olması gereken bir yayın olarak tanımlayabilirim.

3-4 Ekim 2026 tarihleri arasında Karaburun, Ergin Pansiyon’da düzenleyeceğimiz 32. Ütopyalar Toplantısının teması “ Bilim Ütopyası ve Kara Aydınlanma” . Felsefeden jeopolitiğe, ekonomiden, sosyolojiye, tarımdan eğitim ve  sağlığa, birçok konunun özellikle de ahlaksal çöküntünün ele alınacağı bu dopdolu söyleşi şölenine tüm okurlarımızı bekliyoruz. Katılım ücretsiz ve herkese açıktır. 32. Ütopyalar Toplantı programına sosyal medya hesaplarımızdan ulaşabilirsiniz.

Aydınlık bir ay dileği ile,

 

“Meraklısına not”: Analiz 172’de jeopolitik bir paragraf yok neler oluyor diyenlere ; noktaları birleştirebilenler için o kadar net ki gelişmeler,  söz artık Putin’de !

 

 

 

Bunları da sevebilirsiniz