Seyir Defteri 15 – Bir Yere İkinci Kez Bakmak

Eylül ışığında Afrodisias

Eylül güneşi yazınki kadar tepeden bakmıyor artık. Afrodisias tiyatrosunun taş basamaklarını çıkarken bunu daha çok hissediyorum. Işık biraz yana çekilmiş, gölgeler uzamış. Birkaç basamak çıkıp duruyorum. Arkama dönüp sahneye bakıyorum. Sonra biraz daha çıkıyorum. Aynı tiyatro, birkaç metre önce gördüğüm tiyatro değil sanki.

İnsan bazen bir yeri görmek için daha uzağa gitmek değil, yalnızca birkaç basamak çıkmak gerektiğini unutuyor.

Aşağıdan bakınca önce sahneyi görüyorsunuz. Taşları, sütunları, zamanın eksilttiği yerleri. Yukarı çıktıkça tiyatro küçülmeye, kent büyümeye başlıyor. Biraz daha yükselince ova giriyor görüntüye, ardından dağlar. Aynı yerde duruyorsunuz ama gördüğünüz şey değişiyor.

Eylül’ü bu yüzden seviyorum. Dünya bir gecede değişmiyor; ışığın açısı değişiyor. Yaz boyunca gözümüzün önünde duran şeylerin üzerinde başka çizgiler beliriyor. Taşın damarı, ağacın gölgesi, bir yüzün kenarında daha önce fark etmediğimiz küçük bir ifade… Bazı şeyleri daha çok ışıkta değil, ışık biraz çekildiğinde görüyoruz.

Afrodisias’a gelirken de insan ne göreceğini bildiğini sanıyor. Adı bile hikayeyi önceden anlatıyor: Aphrodite’nin şehri. Aşkın ve güzelliğin tanrıçası.

Ama Afrodisias’ın güzel huylarından biri, hakkında bildiğinizi sandığınız şeyleri usulca bozması.

Burada adına büyük bir tapınak yapılan Aphrodite, zihnimizdeki bildik Aphrodite’ye pek benzemiyor. Çıplak, yalnızca güzellik ve arzuyla ilişkilendirdiğimiz tanrıça değil. Afrodisias’ın Aphrodite’si giyimli, dimdik, cepheden ve neredeyse törensel bir ifadeyle karşımızda duruyor. Giysisinin üzerinde gökyüzüne, berekete, yaşama ve daha eski Anadolu inançlarına uzanan figürler var. Yunan dünyasının Aphrodite’siyle Anadolu’nun çok daha eski tanrıça hafızası burada birbirinin içine karışıyor.

Aşk tanrıçasının şehrine gelmişken, daha yolun başında aşk hakkında bildiklerimden şüphe etmeye başlıyorum.

Tiyatronun basamaklarını çıkmaya devam ediyorum. Taşların bazılarında küçük çizikler ve şekiller var. İlk bakışta zamanın bıraktığı izlerden biri sanabilirsiniz. Oysa Afrodisias’ta son yıllarda sistemli biçimde incelenen yüzlerce taş oyun tablasından bazıları tam da bu tiyatronun oturma basamaklarında, hatta sahnenin üzerinde.

Bu küçük izler tiyatroyu bir anda değiştiriyor.

Gösterinin olmadığı bir öğleden sonra iki kişi yan yana oturmuş olabilir. Biri taşı diğerinin önüne sürmüş, öteki itiraz etmiş. Birileri gölgeye sığınmış, birileri arkadaşını beklemiş. Oyun uzamış, akşam olmuş.

Arkeoloji bazen böyledir. Önce bir yapı bulur, sonra o yapının içinden insan çıkarır.

Bir basamakta durup ayağımın altına bakıyorum. İki bin yıl önce buraya oturan insanın kim olduğunu bilmiyorum. Neye güldüğünü, kimi beklediğini, oyunu kazanıp kazanmadığını da. Ama onun burada gerçekten bulunmuş olması, kenti bir anda bütün heykellerinden biraz daha yakınlaştırıyor.

Bir yeri anlamaya başladığımız an belki de budur. Tarihini öğrendiğimiz değil, orada birilerinin yaşadığını hatırladığımız an.

Tiyatrodaki küçücük oyun izlerinden sonra Afrodisias’ın stadyumu bambaşka bir ölçekte çıkıyor karşımıza. Kentin kuzeyinde uzanan, yaklaşık 270 metre uzunluğundaki bu büyük yapı 30 bin civarında seyirciyi ağırlayabiliyordu ve bugün antik dünyanın en iyi korunmuş stadyumlarından biri kabul ediliyor.

Tiyatronun basamağında birkaç kişinin oynadığı küçük oyun, biraz ötede binlerce insanın bir araya geldiği büyük oyuna dönüşüyor. İki bin yıl geçmiş; ama yarışmak, seyretmek, taraf tutmak, birlikte heyecanlanmak hâlâ tanıdık. Antik kentleri bize yaklaştıran şey bazen görkemleri değil, böyle küçük tanıdıklıklar.

Basamaklar yükseldikçe çevredeki coğrafya daha fazla görünmeye başlıyor.

Afrodisias bugün Aydın’ın Karacasu ilçesinde, Geyre’nin hemen yanında, Dandalaz Vadisi’nin toprakları üzerinde duruyor. Büyük Menderes havzasına açılan bu iç vadide su var, tarıma elverişli topraklar var, çevresinde dağlar var. Bir kentin neden tam burada geliştiğini anlamak için bazen yapılarına değil, çevresine bakmak yeterli. Dağların içinde de mermer var.

Afrodisias’ı antik dünyanın önemli heykeltıraşlık merkezlerinden birine dönüştüren mermer, kentin hemen yakınındaki ocaklardan çıkarılıyordu. Taş uzaklardan taşınmadı; kentin kendi coğrafyasından geldi. Buradaki ustaların elinde yüzlere, bedenlere, kıvrılan kumaşlara, tanrılara ve imparatorlara dönüştü. Afrodisiaslı heykeltıraşların işleri Roma dünyasının uzak köşelerine kadar ulaştı.

Bir mermer bloğuna baktığımızda taş görüyoruz. Onların ne gördüğünü bilmiyoruz.

Bu coğrafyada insanın biçim verdiği tek şey mermer de değil.

Karacasu’ya doğru gittiğinizde toprağın rengi değişiyor. Demiri bol, koyu kırmızı bir toprak bu. Yüzyıllardır çömlekçilerin elinde testi, güveç, bardak ve küpe dönüşüyor. Eski Çömlekçiler Sokağı’ndaki atölyelerde bugün hâlâ çark dönüyor. Ustanın önündeki çamur önce biçimsiz bir parça. Eller yaklaşıyor, başparmak ortasına giriyor, çark dönüyor. Bir süre sonra o çamurdan bir kap çıkıyor.

Afrodisias’ta mermerin içinden bir yüz çıkaran ellerle Karacasu’da kırmızı toprağa biçim veren eller arasında yüzyıllar var. Ama hareket tanıdık. İnsan bulunduğu yerin malzemesini tanıyor, ona göre davranıyor ve elindeki şeyi başka bir şeye dönüştürüyor.

Bir coğrafyanın hafızası yalnızca toprağın altında saklanmıyor demek ki. Bazen bir ustanın elinde yaşamaya devam ediyor.

Afrodisias’ın son yıllardaki kazıları da geçmişin tamamlanmış bir hikaye olmadığını gösteriyor. Bazen yeni bir yere bakmak gerekmiyor; yıllardır bilinen bir yere yeniden bakıldığında hikaye değişiyor.

Kybele Evi bunlardan biri.

Büyük Geç Antik Çağ konutunda ve altındaki mekanlarda sürdürülen araştırmalar, kentin Hristiyanlaştığı dönemlerde eski inançların bir anda ortadan kalkmadığını düşündüren izler ortaya çıkarıyor. Yeraltındaki odalar, Kybele’yle ilişkilendirilen buluntular, ortak yemekler için kullanılmış olabilecek mekanlar, bronz eşyalar ve gündelik hayattan kalan küçük nesneler…

Bir evin içinde farklı zamanlar yan yana yaşamış gibi.

Ama burada beni durduran başka bir şey daha var. Afrodisias’ın Aphrodite’si zaten yalnızca Yunan dünyasının aşk ve güzellik tanrıçası değildi; Anadolu’nun daha eski bereket ve ana tanrıça geleneklerinin izlerini taşıyan, bu topraklara özgü bir figürdü. Yüzyıllar sonra aynı kentte, yeraltındaki bu kült alanında Kybele’nin yanında Aphrodite ve Efes’in Artemis’inin de yeniden karşımıza çıkması, Anadolu’nun çok daha eski tanrıça hafızasını düşünmeden geçmeyi zorlaştırıyor.

Bunu binlerce yıl boyunca hiç değişmeden sürmüş tek bir Ana Tanrıça inancı gibi okumak fazla kolay olur. Arkeoloji bize böylesine düzgün bir soy ağacı vermiyor. Ama adlar, yüzler ve ritüeller değişirken doğa, bereket, yaratma ve koruma etrafında kurulan bazı eski anlamların bu coğrafyada bütünüyle kaybolmadığını; başka zamanlarda, başka tanrıçaların yüzlerinde yeniden belirdiğini düşünmek mümkün.

Anadolu’nun hafızası biraz da böyle işliyor belki. Bir hikaye bitip diğeri başlamıyor. Eski olan, biçim değiştirerek yeninin içine karışıyor.

Tarih kitaplarında çağları birbirinden ayırmayı seviyoruz. Bir dönem biter, diğeri başlar. Bir inanç gider, öteki gelir. Oysa gündelik hayatın sınırları bu kadar keskin değil. İnsan eski dünyasından bazı şeyleri yanında taşıyor. Alışkanlıklar, inançlar, küçük nesneler, hikayeler yeni zamanın içine sızıyor.

Kazı ilerledikçe Afrodisias’ın hikayesi sadeleşmiyor. Çoğalıyor.

Görmek, karşımızdakini tanımak değil; onun hakkında bildiğimiz şeyin değişmesine izin vermektir.

Merdivenlerin yukarılarında bir yerde duruyorum. Biraz nefesten, biraz meraktan.

Dönüp arkama bakınca aşağıdaki tiyatro küçülmüş. Ama çevresindeki dünya büyümüş.

Ova daha geniş şimdi. Dağlar kentin arkasına yerleşiyor. Birkaç dakika önce bütün dikkatim tiyatronun taşlarındayken şimdi o taşların nereden geldiğini, burada yaşayan insanları neyin beslediğini, yolların nereye gittiğini düşünüyorum.

Bir kenti nerede bitireceğimize kim karar veriyor?

Son sütunda mı? Kazı alanının tel örgüsünde mi? Haritada sit sınırını gösteren çizgide mi?

Bir anıtı korumak nispeten anlaşılır bir şey. Taşı sağlamlaştırırsınız, yapıyı onarırsınız, çevresindeki yapılaşmayı sınırlandırırsınız. Ama bir yeri korumak daha geniş bir mesele.

Çünkü karşınızda yalnızca antik taşlar yok. O taşın çıktığı dağ, aşağıdaki ova, su, yollar, Geyre, Karacasu, bugün hâlâ çarkının başında kırmızı toprağı biçimlendiren usta ve bütün bunların arasında yaşamaya devam eden insanlar var.

Bir yere verdiğimiz değer, biraz da onda ne görebildiğimizle ilgili.

Afrodisias’ın yakın tarihinde bunun iki güzel örneği var.

Biri Ara Güler.

1958’de yolu Geyre’ye düştüğünde Afrodisias’ı keşfetmedi; kent ondan çok önce biliniyor ve araştırılıyordu. Ama onun gördüğü başka bir şeydi. Antik taşlarla köy hayatının birbirinin içine girdiği bir dünya gördü. Bir sütunun yanında duran insanı, antik taşın hemen ötesindeki evi, gündelik hayatın büyük tarihle hiç çekinmeden yan yana duruşunu fotoğrafladı.

Sonra geri geldi. Bir daha baktı.

Fotoğraflarının gücü biraz da burada. Yalnızca kalıntıları değil, onların arasında devam eden hayatı gördü. Bir sütunu kadrajın ortasına almak kolaydı; sütunun yanında yaşayan insanı da aynı hikayenin parçası olarak görmek başka bir bakış gerektiriyordu.

Sonra Kenan Erim geliyor hikayeye.

1961’de başlayan sistematik kazıları ölümüne kadar, yaklaşık otuz yıl yönetti. Bir insanın aynı yere otuz yıl boyunca bakmasının nasıl bir şey olduğunu düşünüyorum.

İlk yıl gördüğü kentle yirminci yıl gördüğü aynı olabilir mi?

Yalnızca topraktan yeni şeyler çıktığı için değil. İnsan da değişiyor. Soruları değişiyor, bildikleri çoğalıyor. Bazen bildiğini sandığı şey yanlış çıkıyor. Bir zamanlar önemsiz görünen küçücük bir parça, yıllar sonra başka bir hikayenin anahtarı olabiliyor.

Kenan Erim öldüğünde buraya, Afrodisias’a gömüldü. Mezarı Tetrapylon’un yakınında.

Bir yere ömrünün büyük bölümünü vermek. Onu tüketmeden merak etmek. Bildim demeden bakmaya devam etmek.

Belki bazı yerlere bağlanmanın en derin biçimi de budur: her dönüşte aynı şeyi bulmayı beklememek.

Bunu düşününce insanlara nasıl baktığımız geliyor aklıma. Birini tanıdığımızı düşündüğümüz anda bazen ona bakmayı bırakıyoruz. Bir süre sonra karşımızdaki insana değil, onun hakkında çoktan kurduğumuz hikayeye bakmaya başlıyoruz.

Oysa zaman geçiyor. O değişiyor. Biz değişiyoruz.

Belki bazı ilişkileri canlı tutan da budur: birbirimizi tamamen tanıdığımızı düşünmemek, merak etmeye devam etmek.

Tiyatronun basamaklarından aşağı inmeye başlıyorum.

Gün iyice eğilmiş. Eylül güneşi taşların bir yanını aydınlatıp ötekini gölgede bırakıyor. Sabah yukarı çıkarken gözüm sahnedeydi. Şimdi basamaklara daha çok bakıyorum.

Aşağıda, antik kentin bittiğini sandığımız yerde ovanın hayatı devam ediyor. Geyre hemen yanı başında. Karacasu biraz ötede. Bir yerde toprak sürülüyor, bir yerde çark dönüyor. Dağ hâlâ mermerini taşıyor. Dandalaz’ın suyu aynı ovadan geçiyor.

Son basamaklardan birinde ayağımın altında belli belirsiz birkaç çizgi görüyorum.

Sabah olsa belki görmeden geçerdim.

Oysa bütün gün aynı taşların arasındaydım.

Bazen bir yere yeniden gelmek gerekmiyor. Aynı yerde biraz daha uzun kalmak, birkaç basamak çıkmak, sonra dönüp bir daha bakmak yetiyor.

Eylülün değişen ışığında Afrodisias bana bunu hatırlatıyor.

İlk bakış merak ettiriyor. İkinci bakış hikayeyi değiştiriyor.

Zamanın ve bilginin yolunda bir sonraki buluşmamızda yeniden görüşmek üzere, rüzgarınız hayalleriniz, pusulanız kalbiniz olsun.

İyi seyirler.

Zeynep Nisan

 

Bunları da sevebilirsiniz