Din, mezhep, etnik köken, soy üzerinden dış politika yapılmaz. Aksini iddia edenler, Orta Asya’daki 4 Türk devletinin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde büyükelçilik açmasını izah edemedikleri gibi, Azerbaycan’ın İsrail’le yakın ilişkilerini de açıklayamazlar. Dış politika, ulusal çıkar odaklı yapılır ki, ulusal çıkarın da gerçekte kimin çıkarı olduğu da hep tartışılır. Çünkü egemen sınıfların çıkarlarının, her zaman ulusal çıkar olarak sunulduğu, pazarlandığı bir gerçektir.
Hemen örnek verelim, Türkiye’nin Avrupa’yı fazlasıyla memnun eden Suriye politikası, Avrupa’ya gidecek Suriyeli sığınmacıları Türkiye’de tutan, bunu da övünerek, böbürlenerek anlatan sığınmacı politikası, bu politikayı temellendirmede, gerekçelendirmede, meşrulaştırmada sıkça kullanılan “ensar – muhacir” söylemi, sığınmacıları ucuz işgücü olarak gören sermaye çevrelerini de fazlasıyla memnun etmiştir. Sığınmacılar sayesinde, Türk emekçisine “Benden zam isteme, fazla mesai isteme, sendika isteme. Aksi halde seni kapının önüne koyar, yarı maaşına Suriyeli çalıştırırım” diyen patronların yüzü, iktidarın sığınmacı politikası sayesinde, fazlasıyla gülmüştür. Yurt dışında ise Alman başbakanı da, İtalyan başbakanı da, Türkiye’ye, sığınmacıları tutup, Avrupa’ya yollamadığı için defalarca teşekkür etmişlerdir.
Bunları hiç unutmuyoruz. Gelelim dış politika yapımına ilişkin diğer önemli kıstaslara.
Uluslararası ilişkilerde bir düzenden, bir sistemden bahsedebilmek için, kurumlar gerekir, kurallar gerekir, asgari ölçekte de olsa denge gerekir, istikrar gerekir. Ne yazık ki, uluslararası ilişkiler, doğası gereği kaosun, kargaşanın, keskin rekabetin egemen olduğu bir alan olduğundan, arzu edilen istikrara, barışa ulaşmak pek mümkün değildir.
Hiç uzağa gitmeye gerek yok. Türkiye’nin çevresine bakmak yeter. Türkiye’nin jeopolitik önemi, stratejik değerini elbette biliyoruz. Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanları kesiştiren, buluşturan konumunun paha biçilmez olduğunun farkındayız.
Lakin Türkiye’nin, bu bölgeler arasında, doğu ile batı arasında köprü konumunda olması da sağlıklı bir durum değildir. Çünkü köprü olmak, edilgen konumda olmak demektir. Köprü olmak, bağlantı kurmak demektir. Köprü olmak, bir taraftan gelenin, diğer taraftan çıkmasına evsahipliği yapmak, tanıklık etmek demektir. Önemli olan, doğru olan, merkez olmaktır. Bölge merkezli dış politika izleyerek, bölgesel güç, bölgesel aktör olmaktır.
Ama köprü olmaktan memnun ve köprü olmayı savunan çoktur ülkemizde.
Benzer bir durum denge unsuru olmaya ilişkin tartışmalarda da görülür.
Denge unsuru olmak, büyük güçlerden, büyük ittifaklardan biri adına, diğerine karşı denge kurmaya çalışmak demektir. Türkiye; denge unsuru olmak yerine, istikrar unsuru olmalıdır. Çünkü denge unsuru olmaya çalışan devlet, başkaları adına, başkalarını dengelemeye çalışır. İstikrar unsuru olmaya çalışan devlet ise kendi adına, kendi nam ve hesabına hareket eder. Kimsenin taşeronluğunu yapmaz.
