Nevruz Bayramı

Nevruz Bayramı “Ergenekon” destanımızın temsil edildiği bir başlangıcı temsil etmektedir. İskitlerden, Hunlardan, Göktürklerden Osmanlılara Ergenekon Bayramı emanet edilerek Türkiye Cumhuriyetine kadar gelmiştir. “Nevrûz, Türklerde on iki hayvanlı Takvimin başlangıcı, baharın gelişi ve yılın ilk günüdür. Gece ile gündüzün eşit olduğu bir dönemdir. Baharı müjdeler. Her şeyden önemlisi, Türklerde Ergenekon’dan çıkışı müjdeler. Kurtuluş günüdür. Demir Dağı erittiğimiz gündür. Orta ve Uzak doğuda birçok ulus bunu Türklerden almışlar ve kullanmaktadırlar. Bu bizim içim mutluluk vericidir. İnanıyorum ki ilerde Tüm Dünya bu bayramı bir bahar şenliği bir doğuş günü olarak alacaklardır. İnsanlığın, İnsanî değerlere kavuştuğu gün, yeniden diriliş günü olarak anılacaktır”.

Ali Kafkasyalı’nın  “Türk Dünyasında Nevruz Geleneğine Toplu Bakış”[1] isimli makalesinden  “Nevrûz” ile ilgili şu bilgileri okumak faydalı olacaktır sanırım:

Dünyanın köklü kültür ve medeniyetine sahip milletlerinden biri olan Türk milletinin, kendine özgü inanç, örf, âdet ve gelenekleri vardır. Çin içlerinden Avrupa içlerine, Sibirya  sahillerinden Yemen, Afrika sahillerine  kadar nice coğrafyada binlerce yıl hükümran olan Türklerin dünya  medeniyetine bahşettiği önemli geleneklerden biri Nevruz geleneğidir.  Türkler, gecenin ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart gününü yılın ilk günü kabul etmiş ve binlerce yıl bu günü, “Yeni Gün” veya “Ergenekon Günü”, “Çağan”, “Ulusun Ulu Günü” gibi adlarla yılbaşı olarak kutlaya gelmişlerdir.  Dünyanın en eski bayramlarından biri olan Nevruz, dinî bir bayram olmaktan öte bir halk bayramıdır. Her dinden insanlar bu bayramı kutlamaktadır. Nevruz, tabiatla insan arasındaki münasebeti artıran neşe demlerinden biridir [2]

Nevruz, Türk dünyasında, ortak kültürel değer olması yönüyle önemli bir yere sahip olup, Türklük dünyasında ve Anadolu’da ortak inanmalarla, ortak heyecanlarla yüzyıllardır Türk kültürüne özgü özelliklerle kutlanılmaktadır.[3]  Başka bir ifade ile Nevruz, Türk boylarının genel ve ortak bir tarihî değeridir. Nevruz’a mahallî veya politik renk verenler yanılırlar. Nevruz ulu Türk tarihinin, Türk millî tefekkürünün, halk felsefesinin bayramıdır. Bu bayram, Azerbaycan, Başkurt, Gagauz, Hakas, Karaçay, Kaşkay, Kazak, Kırgız, Nogay, Özbek, Türkmen, Uygur gibi bütün Türk boyları tarafından bilinip, kutlanmaktadır. Her biri farklı bir coğrafyada yaşayan bu Türk boyları öz millî, tarihî, coğrafî, geleneksel zenginliklerini bu bayrama katmışlardır.[4]

Büyük Türk Bilgini Kaşgârlı Mahmut, Divanü Lûgat’it-Türk adlı eserinde “Nevruz” yerine “Yeni Gün” ifadesini kullanmıştır: “Yeni gün (Nevruz)den  sonra ilkbahara “oğlak ay” derler, sonra “uluğ oğlak ay” derler; çünkü bu ikinci  parçada oğlak büyür.[5]  Nevruz Bayramı’nın İran coğrafyasında coşkuyla kutlanmasının sebebi ise, bu coğrafyanın kadim Türk vatanı olması  ve günümüzde de olduğu  gibi, bu coğrafyada tarih boyunca, Türk nüfusunun çoğunlukta bulunmasındandır. Ebülgazi Bahadır Han ve Prof. Dr. Mahmut Takî Zehtabî başta olmak  üzere, birçok ünlü tarihçi, İran’ın tamamının milattan 4400 yıl öncesinden Türk yurdu olduğunu ortaya koymaktadır. Bugün de Türkiye’den sonra Türklerin en yoğun olarak yaşadığı Türk yurdu İran coğrafyasıdır.

İlk defa 1020 yıllarında Gazneli Mahmut’un Firdevsî’ye yazdırdığı Şehnâme’de görülmektedir. Nevruz geleneği, Türk medeniyetinden kültür intikali esnasında İran kültürüne geçmiştir.[6] 999 yılından 1925 yılına kadar  İran coğrafyasına hâkim olan devletlerin tamamı Türk devletleridir. Karahanlı, Gazneli, Selçuklu,  İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevî, Afşar, ve Kaçar devlet ve hanedanları birer Türk devleti ve Türk hanedanlarıdır. Bu Türk devletlerinin, Nevruz geleneğini bu coğrafyada yaşatıp yaymaları elbette ki tabiîdir.

Nevruzla İlgili Ortak Kültür Unsurları

Türk soyunun özgün hasletleri içerisinde atalara saygı vardır. Buna Ata Kültü diyoruz. Türk insanı, dünyaya gelmesinin müsebbibi olan atalarına karşı daima hürmet besler. Türkler, atalarına olan bu bağlılıklarını ve saygılarını, Nevruz Bayramı gibi özel günlerde açıkça sergilerler. Hayatta olan büyükler ziyaret edilip elleri öpülür, hediyeler sunulur. Ölenlerin kabirleri ziyaret edilir. Bu durum, tamamen Türklerin, ata, analarına minnet ve şükran ifadeleridir. Türk milletinin özgün inançları içerisinde yer alan bir diğer husus da suya verilen kutsiyettir. Su hayattır. Türklerce su kutsaldır. Bunun tezahürünü Nevruz törenlerinde görürüz. Birçok Türk yurdunda, yılın son çarşamba sabahı, genç kızların akan suların kıyısına giderek suya selâm vermeleri, soğuk su ile yüzlerini yıkamaları, üzerlerine su serpmeleri ve suyun üzerinden atlamaları, Türklerin suya olan inançlarından kaynaklanan hususlardır. Arife günü yıkanma ananesi de bundandır. Suya atfedilen kutsiyetin en güzel örneklerini edebiyatımızda görüyoruz:

Fuzûlî, Hz. Muhammed’i anlatmak için yazdığı kasidesinde “su” redifini kullanmıştır.

Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl

Başını taştan taşa urup gezer âvâre su”[7]

Yolcu ettiğimiz insanların arkasından su serpmemiz, sevdiğimiz veya memnun kaldığımız insanlar için “Su gibi aziz olasın!”, “Ömrün su gibi uzun olsun!” diyerek, iyi dileklerimizi ifade etmemiz, tamamen suyu aziz bilmemizden ve suya olan saygımızdandır. Türk insanının kutsal bildiği, mübarek saydığı ve saygıyla yaklaştığı bir diğer varlık da ateştir. Türklere göre ateş, ocaktır. Ateş, var olma, yaşama, dirilik alâmetidir.

Türkler, ateşin gökten indiğine inanırlar. Bunun için de onun kutsal ve temizleyici bir gücünün olduğunu kabul ederler. Altaylar ve Yakutlar ateşin bu gücüne “od idi” (ateş sahibi) derler. Altaylar ve Yakutlar çakmak taşından elde edilen ateşi kutsal sayarlar. Kırgızlarda,  hâlen yeni gelen gelin, eşinin ve onun akrabalarının evine “Atko Kirgizüü” (Ateşe Girdirme) âdetini yerine getirmeden giremez. Gelin çağırıldığı veya geldiği evin ocağına yağ atar, alevlenen ateşe eğilerek dua eder. O eve iyi niyetle geldiğini, o evin ocağını sevip sayacağını ateşin huzurunda ifade eder. Bu Şamanistik merasim, İslâm dininin Kur’an ve mevlit okutma gibi ibadetine de karışmıştır. “Çıt Çıgaru” (Koku Çıkarma) adı ile günümüzde de yaşatılmaktadır.[8]  Batı Trakya Türkleri yaş ağaçları bir birine sürterek elde ettikleri ateşi  kutsal sayarlar. Bütün köylü, mahalleli aynı ateşten ocaklarını yakarlar. Ateş, dirilik, canlılık, aydınlık alâmeti olarak sürekli yanık tutulur. Hiç söndürülmez. Kazara söndüğü takdirde aynı kaynaktan gelen bir ateşten alınır. Anadolu’nun birçok yöresinde komşudan ateş alma, yıllarca ocağı söndürmeme geleneğinin altında bu vardır.

Mehmet Akif, Türklerin, aynı ateşten ateş almalarına veya aynı ocaktan ocak yakmalarına, bununla da dünya durdukça var olacaklarına  İstiklâl  Marşımızda yer vermiştir:

Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak!”

Kuzey Altay Türklerinde gelin ile güvey gerdek gecesi ilk defa yaktıkları ateşi çakmak  taşından elde ederler ve üç gün üç gece bu ateşin yanında bulunurlar. Diğer yandan ateşin temizleyicilik özelliği olduğu bilinir. Şimdi de bazı Türk boylarında görüldüğü gibi eski devirlerde Türkler ateşin üzerinden atlayarak veya kor halindeki iki ateşin arasından geçerek veya etrafında dolanarak kötü ruhlardan, kötülüklerden temizleneceklerine inanırlardı. Bizans  İmparatorlarından Jüstin’in elçisi Zamarkhos’un, 568 yılında Göktürklerin ülkesine gittiğinde, elçilik heyeti ile birlikte, yanmakta olan ateşin etrafında döndürülüp, kötü ruhlardan arındırıldıktan sonra Han’ın huzuruna çıkarılması ilgi çekici bir örnektir.[9]  Günümüzde de Altay, Yakut, Gagauz, Abhaz Türkleri başta olmak üzere birçok Türk boyunda ateşin üzerinden atlamak ve ateşin etrafında dönmek uğur ve iyilik alameti olarak kabul edilir. Müslüman Başkurtlarda ve Kazaklarda hastayı “alazlama”, hâlâ Anadolu’da bütün canlılığı ile devam eden hastaları “tütsüleme” ve “üzerlik yakma” geleneği de bu inancın devamıdır.

Romanya’da yaşayan Müslüman Türkler ölülerini defnetmeden önce kötülüklerden korunması ve başka varlığa dönüşmemesi için büyükçe bir ateşin altından geçirirler.[10]  Hıristiyan Gagauz Türkleri, loğusa kadını kötü ruhlardan korumak için kapısının önüne kor halinde ateş koyarlar. Loğusanın yanına gidenler bu ateşin üzerinden atlayarak giderler.[11] Nevruz kutlamalarında “son perşembe akşamı” ateş yakılması, üzerinden atlanması, ahırların, komların, ambar ve kilerlerin bacalarından ateş kıvılcımları serpilmesi, temizlik, bereket beklenmesi yine bu inancın eseridir. “Şum Töreni” sırasında tarlada yakılan ateş de bu sebepledir. Türk milletinin hiçbir obası, oymağı, kabilesi kesinlikle ateşe tapınmamıştır.

Kuran-ı Kerim’de, Allah, “Yaş ağaçtan size ateş çıkarandır. Ondan ateş yakarsınız.”  (Kuran-ı Kerim, 36 / 80) diye işaret ederek bize bahşettiği en büyük nimetlerin başında gelen ateşe saygı ona  tapınmak demek değildir. Onu bize verene, yani Allah’a saygıdır. Dinlerde çeşitli kutsal unsurların olması onlara tapınılıyor anlamı taşımaz. Yahudilerin “Sina Dağı”, Hıristiyanların “Zeytin Dağı”, Müslümanların “Kâbe” veya “Hıra Dağı” ile ilgili inançları onlara tapınıyor inancını doğurmaz. Bu yanlış yaklaşımlar neticesinde birçok değerimizi kaybetmişiz. Birçok güzel gelenek ve değerlerimizi başkaları sahiplenmiştir. Şimdiki İran coğrafyasında yaşayan Zerdüşt ve onun eserleri bunun en açık örneğidir. Dede Korkut kitabının, Orhun Abidelerinin başına gelenler bunun tipik örnekleridir. Hülasa olarak Türk milleti için önem taşıyan bu kıymetli geleneğimizi korumalıyız, bütün incelikleriyle yaşatmalıyız.”[12]

Ziya Gökalp “Börteçine kurdun adı/ Ergenekon yurdun adı” demişti. Kurt, onun hürriyeti idi, Kurt hürriyeti temsil etmekte Türklere Vatan’ın yolu hürlükten geçer demekte idi. Sizlerde benim gibi hür doğar hür yaşarsanız Ergenekon’un demirden dağını eritir, zorlukları aşar çıkış yolunu bulursunuz diyordu. Onun boz rengi de rastlantı değildi. Kara (Teklik) ile ak (çokluk)’ın buluştuğu renkti. Göktürklerde ise Börte-Çine, Kıyan soyundan hikmetli bir kişi idi. Nevruz’da (Ergenekon Bayramı’nda) 21 Mart’ta gece ile gündüz birbirine eşitti. O gün “Hanif” dinine mensup olan Türkler gece-kara- (batın) ile gündüz-ak- (zahir) gerçeğinin birlikteliğinin hikmetine de ermişlerdi. Gündüz (Kesret), Gece (Vahdet) onlar için bir olmuştu. Tevhit ehlî idiler. Yeniden doğuşun “yeni gün”ün erleri idiler. O gün, Türk Milleti’nin yeniden ibdası ve inşasının olduğu gündü. Onun için “Hz. Âdem’in yaratıldığı gün”, “Hz. Nuh’un gemisinin karaya oturduğu gün”, “Yunus Peygamberin balığın karnından çıktığı gün”, “Hz. Peygamberin peygamberlik hil’atını” giydiği gün”, “Hz. Ali’nin doğum günü”[13] gibi fevkalade hadiseleri anlatmak için de her zaman“yeni gün “Nevruz” kavramı kullanılmıştı.

Bayramlarımızın bizlere vermiş olduğu derin mesajlar vardır. Folklorik zenginliğimize, Millî-İslâmi zengin irfanımıza, Tarih ve Millet olma bilincimize, Doğu Türkistan’dan Balkanlara kadar Kazak Türkünde, Zaza Türkünde, Uygur Türkünde, Türkmen Türkünde, Gurmanç Türkünde, Kafkas Türkünde velhasıl Tüm Türklerde “ortak bir kültür bileşkesi[14] dir. Her geçen gün bu ortak paydamız daha da güçlenecektir.

Kaynaklar

[1] Ali Kafkasyalı, Türk Dünyasında Nevruz Geleneğine Toplu Bakış, Erzurum Valiliği İl Kültür Müdürlüğü’nün 21 Mart 2005 günü hazırladığı konferansta sunulmuştur.

[2]Ali Kafkasyalı, a. g. m. s. 149-153. (Olcabay,1995: 229; Tuzlugul, 1995: 323; Askaraov, 1995: 237). Olcabay K. Karatayev (1995) Kırgız Tarihi ve Nevruz, Türk Kültüründe Nevruz Uluslar Arası Bilgi Şöleni  Bildirileri, AKM Yay., Ankara., Tuzlugul, Totay Tacioğlu, (1995),  Kazakistan’da Nevruz Kutlamaları, Türk  Kültüründe Nevruz Uluslar Arası Bilgi Şöleni  Bildirileri, AKM Yay., Ankara., Askarov, Akhmatali, (1995),  Özbekistan’da Nevruz Tekrar Halkın Bayramı Oldu, Türk  Kültüründe Nevruz Uluslar Arası Bilgi Şöleni  Bildirileri, AKM Yay., Ankara.

[3]Ali Kafkasyalı, a. g. m. s. 149-153. (Artun, 1999). Artun, Erman, (1999), Türk Halk Kültüründe Nevruz”, Uluslararası Nevruz Sempozyumu, Kazakistan.

[4] Ali Kafkasyalı, a. g. m. s. 149-153. (Nebiyev, 1995:44; Veliyev, 1995:125). Nebiyev, Azad, (1997),  Azerbaycan’da Nevruz, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara.

[5] Ali Kafkasyalı, a. g. m. s. 149-153. (Atalay, 1992: I/347). Atalay, Besim, Divanü Lûgat-it Türk Tercemesi, T.T.K. Basımevi, 3. Baskı, C.I, Ankara.

[6] Ali Kafkasyalı, a. g. m. s. 149-153. (Güldiken, 2000:136). Güldiken, Kadir, (2000),  İran Türk Toplumunda Nevruz Kavramı ve Töreni, Türk Dünyasında Nevruz, III. Uluslar Arası Bilgi Şöleni Bildirileri. AKMB Yay., Ankara.

[7] Ali Kafkasyalı, a. g. m. s. 149-153. (Akyüz vd., 1990: 32) Akyüz, K., Beken, S., Yüksel, S., Cumbur, M., (1990), Fuzûlî Divanı, Akçağ Yay., Ankara.

[8]Ali Kafkasyalı, a. g. m. s. 149-153. (Cumakunova, 2000: 77). Cumakunova, Gülzura, (2000), Kırgızların Nooruz Kutlamalarında Eski Türk  İnançlarının İzleri, Türk Dünyasında Nevruz, III. Uluslar Arası Bilgi Şöleni Bildirileri. AKMB Yay.,Ankara.

[9] Ali Kafkasyalı, a. g. m. s. 149-153. (Kafesoğlu, 1980: 25; Çay, 1988: 201). Kafesoğlu, İbrahim, (1980), Eski Türk Dini, İstanbul., Çay, M. Abdulhaluk,  (1988),  Türk Ergenekon Bayramı Nevruz, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay., Ankara.

[10] Ali Kafkasyalı, a. g. m. s. 149-153. (Güngör ve Argunşah, 1991:42). Güngör, H., Argunşah, M., (1991), Gagauz Türkleri, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara.,

[11]Ali Kafkasyalı, a. g. m. s. 149-153. (Güngör ve Argunşah, 1991:43, 47). Güngör, H., Argunşah, M., (1991), Gagauz Türkleri, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara.

[12] Ali Kafkasyalı, a. g. m. s. 149-153.

[13] Zeynel Abidin Makas, Türk Millî Kültüründe Nevruz, TDAV, İstanbul, 1987, s. 82-83.

[14] Objektif Araştırmalar Merkezi, Bir Kültür Bileşkesi olarak Nevruz Geleneği ve Ergenekon Destanı, Ankara, 1992.

Bunları da sevebilirsiniz