Dünya Savaşı geldi geliyor heyecanı yaşıyoruz. Son yıllarda dünya savaşına neden olabilecek birden fazla önemli soruna ve savaşa tanıklık ediyoruz. Yeni yüzyıla ve binyıla “küreselleşme” fırtınasının sonunun geldiği söylemiyle girmiştik. O günlerden bu yana küreselleşmeyi savunan Eski Rejimlerin taraftarlarının nafile gürültüsü dışında dönemin bittiğini ilmek ilmek işleyen teorik ve fiili dünya gözleniyor ve izleniyor.
Görüntünün esasının ekonomik küreselleşmenin Doğu’ya kaydığından başka bir şey olmadığı da hep tekrarlanıp duruyor. Çünkü Doğu’nun ekonomik yükselişi artık bütün dünya için tartışma dışı bir gerçek. Oysa bu noktada değişen şey bunun epey uzağında. İnsanlık yeni bir büyük değişimi üstlenmiş durumda. Uygarlık yeni bir yükseliş sürecine girmiş bulunuyor.
Bu sürecin neden uygarlık için bir yükseliş olduğu başka bir konu. Şimdi buna girmeyeceğiz.
Kutup, Tek-Kutup, Çok-Kutup
Bugünün tartışmalarında küreselleşme kavramına eşlik eden başka bazı temel kavramlar var; örneğin, tek kutuplu ve çok kutuplu dünya. Bunların esas önemi, tek veya çok kutbun savaşla ilişkisi. Dolayısıyla küreselleşmenin de savaşla sıkı bir ilişkisi olduğu ortada.
Küreselleşmeden kopuş, tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya doğru geçişi ifade etmekte. Çünkü küreselleşme bir gücün her tarafı kapsaması, her yere egemen olması anlamına geliyor. Dünyanın nasıl kutuplu olduğu, küreselleşme ile bağıntılı olarak açıklanıyor. Bu bağıntı, küreselleşmenin ne olduğunun ipuçlarını veriyor ve adeta küreselleşmenin resmini çiziyor. Bütün bu kavramlar, bize neyin küreselleşmenin öznesi olduğunu göstermektedir. Küreselleşmiş olan şey Amerikan emperyalizmi. Apaçık ortada.
Ancak neyin küreselleştiğiyle ve küreselleşmenin aslında ne olduğuyla ilgili başka görüşler de var. Bunları da örnekleyelim, küreselleşen şey, modernizmdir, teknolojidir, dijitalleşmedir, sistemdir, hızlanmadır, tüketimdir, ticarettir, yeni ve iyi hayat tarzıdır, birörnekleşmedir, ve hatta uygarlıktır.
Bunlar genellikle küreselleşmenin hayırlı bir şey olduğu izlenimi yaratmak peşinde.
Bugün güncel tartışma olan ve kafalarda sorular üreten kutup kavramına acaba mecbur muyuz? Her zaman bir ya da iki kutup olmuş mudur, olmalı mıdır? Hayat, insanlığa kutbu dayatmakta mıdır? Çok kutupluluk bir gerçek midir? Varlığını Avrupa’ya borçlu olan Batı bir kutup mudur? Eğer Batı bir kutupsa onun karşısında bir doğu kutbu var mıdır? Uygarlıklar, Doğu ve Batı uygarlıkları olarak hep iki kutuplu muydu?
Bu konuda berraklaşmak için küreselleşmenin konusu olarak ileri sürülen şeylerin tek tek altına bakmamız gerekiyor, ancak tarihin bize gösterebileceği küreselleşmeleri hatırlayacak olursak birçok şey daha kolay görülebilir.
Küreselleşmenin Tarihi
Herkes bilir, yazı olmadan önce de dünyayı kaplayan şeyler vardı, en baştan sayacak olursak oksijenin, atmosferin küreselleşmesini düşünebiliriz. Dünyanın ıslak bir noktasında başlayan canlılık yerküreyi kaplamıştır. Bitkilerin küreselleşmesine, önce tek hücrelilerin, sonra çok hücreli hareketli canlıların katıldığını, birlikte sembiyotik bir sarmal oluşturduğunu canlılarınn bilimi açıklıyor. Ve sularda bitki ile hayvan türleri küreselleşiyor.
Denizler içinde karasal parçalar oluşurken oksijen kullanan kara hayatı çeşitleniyor ve küreselleşiyor. Hayat başladığından beri devreye girmiş olan evrim, tek tek kara canlılarının küreselleşmesine yardımcı oluyor. Yeni türlerin oluşması, türlerin evrim içinde çeşitlenmesine hizmet ederken, evrim, her bir türü de çok yönlü olarak değiştiriyor ve her yere uyumunu sağlıyor. Her ortama, her iklime, her bölgeye evrimleşerek uyum sağlayan türler küreselleşmenin motoru oluyor. Sonradan adını Afrika olarak koyduğumuz kara parçasında ortaya çıkan insansı tür kendi küreselleşmesine başlıyor.
Bu arada milyonlarca yılın geçmekte olduğunu kaydedelim.
Ve en sonunda tüylerini dökmüş “çıplak maymun” olarak insan türü küreselleşip iklimin elverdiği her kıtada varlığını sürdürür hale geliyor. Her kıtada her türün bulunmadığı dünya karalarında insan türünün olmadığı bir yer yoktur. Artık yaşadığının bilincinde olan, alet yapan, üreten, örgütlenen, tarihi ve doğayı biçimlendiren insanın küreselleşmesinden söz edilebilir. Ancak bu aşama henüz türün küreselleşmesinin bilincine sahip olunduğunu göstermemektedir.
Bu noktadan sonra tarihin küreselleşmesini yaşıyoruz. İnsan türü kendini doğanın en ileri, en gelişmiş, en saygın türü olduğunu sanmaktadır. Kültüre ve uygarlığa açık insanın ortaya çıkmasının sonucu tarihi ve doğayı sahiplenen insanın ortaya çıkmasıdır. Üstelik yapabildiği ölçüde bütün yaptıklarına sahip çıkmaktadır. Her şeye hakkı vardır.
Kendi türü içinde farklılaşma ve sınıflaşma toplumlaşmanın ve doğanın ona gösterdiği bir yoldur. Sürüden topluma geçiş bu süreci ilerletmektedir. Üretimin ortaya çıkardığının bölüşülmesindeki eşitsizlik, toplumların hayatına damgasını vurur. Değişik şekillerde ve düzeylerde de olsa kurum olarak toplumsal yapılar ve devletler hızla küreselleşir.
Bu aşamada bütün gelişmeler, yayılmalar –kimi ilişkiler, etkilenmeler ve benzeşmeler olmuş olsa da– toplumların birbirlerinden kopuk olmasıyla ilerler. Kavimler ve diller açısından küreselleşmenin izlerine bile rastlanamaz. Tek bir kavim küreselleşmediği gibi, küreselleşen tek bir dil de olmamıştır. (Ticaret etkeninin ve hegemonyanın sonucu olan bir dilin yaygınlaşması [lingua Franca], geçicidir ve bölgeseldir. Bir ülkenin ağırlığının belirlediği bu değişkenlik insan türünün dili için küreselleşme değildir.)
Belirlenmiş olan ilişkiler, uygarlık düzeyi benzeşmeleri, yaşama tarzı ve kültürel aynılaşmalar kurumsaldır.
Yazılı tarihin kaydettiği ilk kültürel küreselleşme adımları Asya’da atıldıktan ve dünyanın bölgenin ötesindeki varlığının farkına varıldıktan sonra, Asya’nın batıdaki ucunda (Avrupa’da), 15. yüzyılda batıdan okyanuslara açılarak dünya, bölge insanları tarafından öğrenilmeye başlanır. Adına Keşifler denilen bu dönemin devamı, dünyanın yeni öğrenilen kısımlarının fethi ve sahiplenilmesi anlamına gelen sömürgeleştirme süreciyle tamamlanır.
Asya’nın batıdaki ucundaki Avrupalıların küreselleşmesi, Avrupa’nın ekonomik, toplumsal ve düşünsel seyrini etkiler. Süreç Avrupa’yı dünyanın merkezleşmesi haline getirirken, keşfedilen topraklardaki ve sömürgelerdeki her şey Avrupalıların malı olur.
Değerli metallerin Avrupa’ya taşınması yeni bir ekonomik-yapısal sistemin ortaya çıkmasının maddi şartlarını oluşturur. Bu arada Avrupa’da olmayan ya da yeterli bulunmayan hammadde kaynakları da sömürgecilerin kullanımına ve yağmalamasına girmiştir. İlginç olan, bu süreçte neredeyse bütün kıtalarda küreselleşme yaşayan Avrupalıların hükmetmek, sahiplenmek, yönetmek dışında hiçbir toplumsal amaç taşımamalarıdır.
Küreselleşme ve Kutuplaşma İlişkisi
Dünyanın ısı haritasında iki kutup olduğunu bilmeyen yoktur. Ve bu bir tartışma konusu da değildir, üstelik hiçbir zaman da olmamıştır. Ama insanlığın son yüzyıllarında, MS 15. yüzyıldan beri birbirine yakın iklimsel özelliklerde olan yatay yönlerin de birer kutup olduğu söylenegelmekte. Hatta birbirlerinin kutupları olan Doğu ve Batı’nın, ezeli karşıtlar, düşmanlar, rakipler, benzemezlikler olduğu tekrarlanır durur.
Üzerinde biraz düşünecek herkesin aslında böyle bir gerçek olmadığı sonucuna varması mümkündür. Batı’nın ve Doğu’nun, aslında, aralarında farklar olmakla birlikte, aynı şey olduğu görülecektir. İnsan her kıtada aynıdır. Aynı yolda ilerlerler, benzer aşamaları geçerler, yakın sonuçlara varırlar. Her yerde farklı olan dil, aynı amaçlarla kullanılır. Teknolojik ve bilimsel gelişmeler aynı yolu izlerler. Sözel, visüel ve plastik sanatlar her yerde görülür. Her yerde farklı özellikler olmakla birlikte, hayatlar aynı şekillerde yaşanır.
Burada ilginç olan, yatay kutuplaşmanın başlama zamanıyla Doğu-Batı ikileminin eşzamanlı oluşudur.
Avrupalıların Keşifleriyle (Avrupa küreselleşmesinin başlamasıyla) Batı icadedilmiş, Doğu keşfedilmiştir. Sömürge imparatorlukları küreselleşmesiyle Batı “efendi”liğe yükselmiş, Doğu “köle”leşmiştir. Kapitalizmin ve ticaretin küreselleşmesiyle Batı yükselmiş, “Doğu Sorunu” ortaya çıkmıştır. Batı’nın emperyalistleşmesi ve yerküreyi paylaşmasıyla birlikte beklenmedik ve istenmedik bir şekilde uyanan Doğu düşmanlaştırılmıştır. 1945’ten sonra ABD’nin dünya jandarmalığına soyunarak yayılmasıyla Doğu’nun Amerikan hayranlığına özendirilmesi başlatılmış, “Küçük Amerika”ların savunulması tezgahlanmış, Amerikan hayat tarzının benimsetilmesi planlanmıştır. ABD’nin küreselleşmesiyle Atlantik olan Batı bloku ile onun karşıtı olan Doğu bloku oluşmuştur. 1990’dan başlayarak kutuplardan birinin ortadan kalkmasıyla (ki bu ABD’nin bugün sözünü ettiğimiz son küreselleşmesidir) kutup sayısı bire inmiş, “Tek Kutuplu Dünya” yaşanmaya başlanmıştır.
Farklılaşmalar ve Savaş
Şimdiye kadar ele aldığımız olgular, dünyanın farklı coğrafyalarındaki hayatları birleştirmediği ve yakınlaştırmadığı gibi, taraflara ortak kazanımlar da sağlamamıştır. Bu, dünyanın önce Avrupa-dünya, sonra “Batı”-dünya taraflarını doğurur. Dünya, Avrupa’da ortaya çıkan ve yeşeren ekonomik sistemin bir benzeri olarak uçurumlu bir farklılaşma yaşar.
İnsan toplulukları ve ülkeler temelinde olduğunu belirlediğimiz ekonomik, toplumsal ve sınıfsal farklılaşma ve rekabet, küreselleşme sürecinde büyük ölçekte, dünya ölçüsünde ortaya çıkar. İnsanlar arasında yaşanan sınıfsal mücadele, üst düzeyde ülkeler arasında olduğunda yaşanan, savaştır. Bu iki ayrı platformdaki gerilim ve eylemlerin ortak tarafı ikisinin de nedeninin sömürü olmasıdır. Bir ülke içinde ezen-ezilen ve sömüren-sömürülen ilişkileri, dünyanın da aynı ayrışıma girmesiyle sonuçlanmıştır, ezen ve ezilen ülkeler.
Bu noktadan sonra Avrupa-dünya (ve sonra da Batı-dünya) ilişkisini ele almak ve doğru değerlendirmek için temel bir soruna yaklaşımda bulunalım. Savaş açısından Avrupa.
Genel anlamda bilinirse de gözden kaçmaması için özel olarak ele alalım.
Avrupa savaşçı bir kıtadır. Avrupalılar genel olarak “savaşçı”dır, savaş taraftarı olmakta bir sakınca görmezler. Nereden mi biliyoruz? Avrupa tarihinden. Avrupalılarca yazılmış tarihler bunun üzerinde fazla durmazlar, bunu özel olarak belirtmezler, ancak bu kendi yazdıkları tarihlerinden bile görünür haldedir. Örneğin, Otuz Yıl Savaşı (1618-1648), Yedi Yıl Savaşı (1756-1763) Avrupa’da olmuştur. Haçlı Seferleri yüzyıllarca sürdürülmüştür. Avrupa içi Haçlı Seferleri ayrıdır, zamanlama dışıdır; Anadolu’ya, Filistin’e, Mısır’a yönelik Haçlı Seferleri (1095-1291) ayrıdır.
Avrupa’da savaş olmamış bir yüzyıl yoktur.
Avrupa’nın her yerde olmadığı kadar savaşçı olması, sanıyoruz Avrupa Hıristiyanlığının bir yan etkisidir. Barışçı Hıristiyanlık, Avrupa’nın dini haline getirildiği zaman baskıcı, şiddetçi, savaşçı bir din haline getirilmişti.
Farklılıklar ve Irkçılık
Bu gerçeğin yanı sıra, Avrupa, bölgeler arasında kendi lehine farklar olduğu düşüncesini benimsediği gibi, Avrupalı ve Avrupa dışındaki insan türü arasında da farklar olduğunu ileri sürmüştür. Buna göre, Avrupalı üstündür, yüksek nitelikleri vardır, akıllıdır, yapıcı, yaratıcı ve uygardır, buna karşılık Avrupalı olmayan insanlık geridir, vahşidir, yönetilmeye muhtaçtır, niteliksizdir ve ilerletilemez.
Bu tarz düşüncelerin adı ırkçılıktır. Irkçılık ise, bu ayrımın bir sonucu olarak çatışmacılık, kavgacılık ve ezmeciliktir. Irkçılık, bir Avrupa icadıdır.
Irkçılık düşüncesinin Avrupa’ya özgü olmasının nedeni ise sanıyoruz, köleci geçmişidir. Uygarlık kökeni olarak benimsediği Greko-Romen köleci tarihi Avrupa’nın temelleri arasındadır. 16. yüzyıl sonrası köle ticareti ve kölecilik, ikinci bir ayrımcı, baskıcı, dışlayıcı, eziyetçi lekedir. Köleci anlayışa göre, insan sayılmayan köleler bir insan tipidir, buna karşılık Grekler ve Romalılar başka bir insan türüdür. Keşifler sonrasında “yeni” kıtalardaki yerliler, Afrikalılar ve Asyalılar statüleriyle değil, ten rengi ve fizyolojik özellikleriyle ırksal olarak geri insan tipi diye tanımlanır. Bu iki tip insan anlayışı, 18. yüzyıldan başlayarak ırkları tarif etmeye, tanımlamaya girişir ve Irk teorisyenlerini üretir. Dikkatlerden kaçmasın, ırkçılık bilimcileri ve teorisyenleri hep Avrupalıdır, yalnız Avrupalıdır.
Günümüzün Yeni Parametreleri
“Modern küreselleşme” Amerika’nın küreselleşmesidir. Elbette arkasında ABD vardır ve ayrımsız bütün dünyaya ve her yere hükmetme çizgisiyle yürütülmekteydi. Bu yüzden en yeni dünya düzeni, “Tek Kutuplu Dünya”ydı. Kim tek kutuplu dünyaya karşı çıksa ABD emperyalizmiyle karşılaşırdı.
Bütün Atlantik sistemi küreselleşmeden yanaydı, çünkü güvenlik tek kutuplu dünya ile sağlanmaktaydı. Bu yüzden bütün Avrupa ülkeleri ve Amerikan boyunduruğu altında olan bütün dünya küreselleşmeciydi.
ABD, Ukrayna’da Rusya’ya karşı NATO’ya girme kozunu ileri sürünce Rusya pabuç bırakmadı, gerginlik savaşa yol açtı. Bütün Avrupa Amerika’ya itaatkardı. Fiili savaşma hariç Ukrayna için “her şeyi” yaptılar, zavallı Ukrayna’ya yardımda yarıştılar, ülkeden kaçanlara kapılarını açtılar, Rusya düşmanlığında akıl durdurdular, ABD’nin istediği bütün yaptırımları uygulamaya çalıştılar.
Bu arada olan Ukrayna’ya oldu.
Avrupa yönetici ülkeleri ve AB, durumu tartışmadan ABD’nin istediği şekilde Rusya’dan enerji ihtiyacını karşılamaktan ayrılmaya razı oldu. Başta Almanya olmak üzere Avrupa Rusya’ya enerji bağımlısıdır.
Avrupa yönetici ülkeleri ve AB, ekonomik ilişkilerinden ve ticari çıkarlarından da vazgeçti ve Asya ile bağlarını gevşetti. Özellikle Almanya ekonomi ve ticaret olarak Asya’ya bağımlıdır.
Fakat hem beş-on yıldır ve hem de üç-beş aydır beklenmedik gelişmeler birbirini izliyor.
Bir: Avrupa ülkelerine bağımsızlık virüsü bulaştı. Önce Fransa’da, sonra Almanya’da ve Avusturya’da, daha sonra da İtalya’da önceleri olmayan partiler ortaya çıktı, milletlerini, devletlerini savundular, NATO’yu yeniden değerlendirdiler, ABD’nin ülkelerindeki etkinliğine karşı çıktılar. Fransa’daki Le Pen’in partisi en yüksek oyu alan parti oldu, Almanya’dakiler iktidar yürüyüşüne geçtiler, İtalya’daki yönetimde. Arkasından Macaristan’da açık ara seçilen devlet başkanı sıra dışı bir tutum sergiledi. İspanya, Filistinlilere İsrail karşıtı bir destek veriyor. Yılın son haftalarında Slovakya başbakanı da beklenmedik bir açıklamasıyla kervana katıldı.
İki: ABD’de küreselleşmeyi bir yana bırakmakla ilgili olarak devlet katında bölünme başladı. ABD’nin kendini düşünmesi gerektiğini savunan Trump yeni yılda başkan oldu. Şaşırtıcı şeyler yaptı. Geçen ay (Kasım 2025) yeni Milli Strateji Belgesi yayınlandı, Amerikan politikalarının değişeceği anlaşıldı. ABD devlet yapısında ve siyasal hayatında ağırlığı bulunan küreselleşmeci NEOCON’lar geriletildi. Buna göre, Trump Avrupa’daki yeni muhalefet hareketleri ile İtalya ve Macar liderleri olumlu buluyor, buluşmalar oldu. Ukrayna savaşından çekilmek istedi, İsrail’in Gazze saldırılarını desteklemekten vazgeçti, Rusya’yla barışmayı dillendirdi. NATO’nun bir işe yaramadığından söz etti.
Üç: ABD’nin safına yerleşerek Ukrayna savaşında “seyirci” olarak savaşan Avrupa, savaşın sürmesini istiyor ve küreselciliği savunuyor, ABD’yi ihanetle suçluyor. Rusya düşmanlığına devam ederek Trump’ın yanından ayrılıyor.
Dört: Geleneksel Anglosakson temeli üzerinde geçen yüzyıldan beri hep yan yana olan ABD-İngiltere “birliği” yeni gelişmeler doğrultusunda zedelendi.
Bu duruma göre:
Küreselleşmenin hainleri (dönekleri): Avrupa milliyetçilikleri + Trump
Bağımsızlıkçılığın hainleri (dönekleri): AB yöneticileri (özellikle Almanya ve Fransa yöneticileri)
Özetle, Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağı yalanı üzerine inşa edilen ABD propagandası, ABD tarafından terk edilmiş, bunu Avrupa sahiplenmiştir.
Yeni Bir Dünya Savaşı
Gelelim dünya savaşı çıktı çıkıyor durumuna.
Yeni bir dünya savaşı hazırlıkları yapıldığı görülüyor. Olağanüstü bir silahlanma furyası. Buna bakarak yorumcular dünya savaşının ne zaman çıkacağı üzerinde düşünmekten kendilerini alamıyorlar. Kimilerine göre savaş çıkacağı kesin. 2026 yılı yaz aylarında yeni büyük savaşa bilet kesenlerimiz var. Daha ihtiyatlı olup zaman kazanmaya çalışanlar 2030’a doğru gibi tarih veriyor.
Biz gene de büyük savaş çıkmayabileceğini düşünüyoruz. Çünkü savaşları önleyen bir etken olduğu da biliniyor; devrim. 20. yüzyıl insanlığa ya savaşın devrime yol açacağını ya da devrimin savaşı önleyeceğini göstermişti.
Örneğin, ilk büyük savaş büyük ve öncü devrimlere yol açmıştı; Rus Devrimi ve Türk Devrimi. Bu devrimler nasıl olsa olacaktı, ama belirleyicilik anlamında öncelik savaştaydı.
İkinci büyük savaşın sonucu da yine ve yeni devrimlerdi. Dünyanın en büyük nüfusuna sahip ülkesinde (Çin) savaş devrimle sonuçlanmış, Avrupa’nın yarıya yakını sosyalist olmuş, Asya ayağa kalkmış, sömürgeler milli devrimleri için kurtuluş savaşları yapmaya başlamış, arkasından sıraya girip birer birer devletlerini bile kurmuşlardı.
Bu 20. yüzyıl savaşlarına hazırlık (hazırlanma) açısından baktığımızda şu olguları anımsıyoruz:
İlk savaş geliyordu ve geldiğini herkes görüyordu. Taraflar esas olarak yerlerini almışlardı, ancak henüz kimsenin savaşa hazırlığı bitmemişti. Ama savaş gene çıktı.
İkinci büyük savaş öncesinde, savaş geliyordu ve herkes görüyordu, daha doğrusuyla ilk büyük savaş devam ediyordu ve bunu herkes biliyordu. Taraflar yerlerini almışlardı ve taraflardan biri (yalnız biri) savaşa her bakımdan hazırlanmıştı, ancak diğer taraf hazırlıksızdı. Ama buna rağmen savaş gene de çıktı, yatıştırarak savaş önlemenin mümkün olmadığı görüldü.
Bu açıdan bugün durum nedir?
Çıkacak olan savaşı çıkaracak olan şimdiden belli, ABD.
Oysa ABD’nin cephesinde kimler olacak, belirsiz. Zaten karşıt taraflar tam oluşmamış. İkincisi, hiçbir olası taraf savaşa hazır değil. Daha doğrusu, yerkürede bugün henüz kimse savaşa hazırlanmış durumda değil. Savaşperver görünenler olmakla birlikte savaşı pek isteyen de yok.
Diğer seçenek, devrim seçeneği bakımından da durum şöyle: ABD her yerde hüsrana uğruyor, her yerde “yenildiği”ni yazan sayısı günden güne artıyor, Afrika ülkelerinde Avrupalı emperyalistlerin sürekli kovuldukları haberlerini okuyoruz, Orta ve Güney Amerika’da her gün yeni bir ülke Amerika’ya meydan okuyor, Trump’a karşı çıkıyor vb.
Kaldı ki, bugün ABD’nin birliğini muhafaza etmesinin, istikrarlı ve huzurlu olmasının zorlaştığını ileri sürenler de var.
Bu durumda devrimin savaşa karşı şansı diğerine göre daha az görülmemekte. Yani savaş önlenebilir.
Bu ifadeyi bir devrim beklentisiyle değil, savaşın olmasında gerekli mutabakatın sağlanmasındaki güçlük olarak düşünmek gerekiyor.
