19. yüzyıl başında Batı’nın doğudaki sınırı Mora ile Trakya’yı ve Doğu Avrupa’yı sınırları dışında saymaktaydı.1 Ancak jeopolitik ve siyasal-tarihsel nedenlerle bu bölgeler ve Balkanlar yüzyılın ortasına gelmeden Avrupa’ya dahil edildiler.2 Avrupa’nın Doğu Roma İmparatorluğu kalıntısı olan Yunanları içine almakla, Batılılar aynı zamanda “geçmişlerini” kendilerine temel yapmak isteyen Avrupa medeniyeti işini bir bakıma kolaylaştırmış da oldular. Avrupa’nın sınırları genişlerken aynı zamanda “Batı”nın, dolayısıyla Batı uygarlığının da sınırları Avrupa’nın kenarında genişletilmiş oluyordu.
Medeniyet dediğin, içine aldığı şeyle kendini pekiştiriyorsa, o yer, oranın insanları ve oranın geçmişi hemen sahiplenilir, o yer, oranın insanları ve oranın geçmişi o andan sonra kendinden sayılır.
Yunanistan buna eski örnektir, Ukrayna sorunu ve savaşı çıktığı zaman sonraki örneklerinden biri, sanıyoruz ki sonuncusu, Ukrayna oldu. “Mülteci sorunu” ile zorlanmakta olduğunu düşünen Avrupa, Ukraynalıları Avrupalı sayıverdi. Mülteciler Ukraynalı olunca, örneğin milyona yakın mülteci Almanya’ya gelince sorun yaşanmadı. Başta Almanya olmak üzere Avrupa, Ukrayna sınırlarından Orta Avrupa’ya akan Ukraynalılardan ne rahatsız oldu, ne de bu durumdan şikayet etti. Çünkü, yeni teamüller Ukraynalıları Avrupalı yapmıştı. Oysa, Ukraynalılar, bilindiği gibi, Slavdı, Doğuluydu, Asyalıydı.3
YENİLENEN KONUMLANMA
Birinci Dünya Savaşı sonunda Batı uygarlığı stratejik bir konumlanma durumuna girmişti. Batı, Avrupa demekti. Batı’nın Avrupa’daki sınırları ile çakışan coğrafya anlamsızlaştı. Bu özellik buharlaşacak, tamamen kaybolacak, “Batı” uygarlığı Avrupa dışına taşacaktı. “Batıda bulunan” ve üstelik Hıristiyan da olan Orta ve Güney Amerika ülkeleri “Batı”ya dahil olamazlardı, örneğin, “Latin Amerika” (Orta ve Güney Amerika) ülkeleri Batı değildi. Bunlar bir yana, bugün bile Avrupa sınırları içinde “Batı”ya dahil olmayan ya da Batı sayılmayan devletler (ve toplumlar) olduğunu da herkes biliyor. Ayrıca Japonya, İsrail ve Güney Kore gibi yön olarak karasal durumları coğrafyayla ilgisiz olan ve üstelik Hıristiyan olmayan kimi ülkeler bir süredir Batı grubunun içinde sayılıyor. Batı, tarihsel geçmişi ve birörnekliği karşılamayan bir kavram olup çıkmıştı. Temeli ekonomi olarak açıklansa da Batı’nın aslında bir siyasal-kültürel kavram olduğu açıktı.
Devrimini yapan, yeni kıtada atılımlar ve yenilikler içinde bulunan Amerika’yı Avrupalılar kendilerinden sayıyorlardı. Avrupa’da her ülke Kuzey Amerika ile bir bağlantısı olsun istiyordu.
Kuzey Amerika, Amerikan Devrimi’nden ve 18. yüzyıldan sonra Kıta’nın itibarlı ve özenilen ülkesi sömürgeci Fransa ile psikolojik, siyasal ve askeri yakınlaşma içine girmişti. Aralarında Devrim için ve Devrim temelinde dayanışma ve yardımlaşma söz konusuydu. Bunun sonucu oluşan ittifak İngiltere’yi ortak düşman olarak görüyordu. Fransız devrimciler Devrim için ABD’ye gitmişler, Fransa’daki aristokratlar orada bir monarşi sorunu olmadığından oraya gittiklerinde biraz devrimcileşmişlerdi.4 Ancak, Amerika’nın Fransız Devrimi için bir şey yaptığı söylenemezdi, Amerika dış ilişkilerinde dayanışma ve yardım söz konusu olduğunda isteksizdi, tutuktu.
Buna karşılık, Avrupa’nın monarşileri Fransa Devrimine karşıtlık temelinde birlik halindeydi ve Fransa ile savaşıyorlardı. Bütün amaçları, Devrime karşı tahtlarını korumaktı. Onlar da Amerika’dan beklentiler içindeydiler, ama ters yönde, Fransız Devriminin ezilmesi yönünde.
MONROE DOKTRİNİ
O dönemde ABD dış politika çizgisi henüz oluşturulmamış, Devrimin ve gelişme ilkelerinin dış politikaya yansıtılması gerçekleştirilmemişti. Ama belirginleşen bir şey vardı, Amerika başkasının, başkalarının işlerine karışmamalı ve başkalarının da kendisine karışması önlenmeliydi.
1823 yılında, o zamanın başkanının adıyla anılan Monroe Doktrini, ABD çıkarlarının Avrupa ülkeleriyle ilişkileri etkilememesi amacıyla yürütülmesinin adıydı. Avrupa büyüklerinin (sömürgecilerinin) ABD’nin dış işlerine karışmaması, aynı zamanda dünya hâkimi Avrupa ülkelerinin ABD’nin politikalarına karışmalarının önlenmesi isteniyordu. Amerika, doktrinin gereklerini 20. yüzyılın ortalarına kadar, daha doğrusu ikinci büyük savaş sonuna kadar dikkatle uyguladı.5
İngiltere Birinci Dünya Savaşında ABD’nin kendi yanında savaşa girmesini hayal etti. Nihayetinde Protestanlar ve Anglosaksonlar olarak aynı kültürel havuzda yüzüyorlardı. Fakat ABD İngiltere’yi “kardeş” ya da “akraba” gibi görmüyordu. Yakın bir geçmişte Kuzey Amerika İngiltere’ye karşı bir bağımsızlık savaşı vermişti. Fransa dışında diğer Avrupa ülkeleri ise ABD’nin kendileri için böyle bir anlam taşımadığının farkındaydılar, bu yüzden de Amerika’nın doktrini Amerika dışında herkes için Amerika’nın yalnızlığını ifade ediyordu. Oysa doktrin, Amerika’ya göre bağımsızlık kapsamındaydı, bir bağımsızlık sorunuydu!
Büyük Savaş patladığı zaman savaşla ilgi kurmadı. ABD savaşın en sonunda Birinci Dünya Savaşına girdi, ancak nedeni, Almanya’nın Atlantik Okyanusunda ticaretinin Almanya tarafından tehdit edilmesindendi, kendini korumak amacıyla buna mecbur kalmıştı.
… VE “TÜRK BARIŞI”
Savaş sonunda İtilaf devletleri “yenilen” devletlerin hepsiyle Barış Antlaşmaları imzaladı (1919-1920), Almanya ile Versay, Avusturya ile Saint Germain, Bulgaristan ile Neuilly, Macaristan ile Trianon. Ama “yenilen” devletlerin en sona kalan bir tanesiyle yaptığı “Barış Antlaşması” imzalanma gününde geçersizleşmişti. Arkasından onunla başka bir anlaşma da yapılamamıştı, çünkü İtilaf devletleri savaşa devam edecek durumda değillerdi, savaşı sürdürememişlerdi, oysa Türkiye bağımsızlık savaşı veriyordu. İmzalandığı anda yok olan Sevr Barış Antlaşması’nı (10 Ağustos 1920), Türkler tanımamış ve dikkate almamıştı. TBMM Hükümeti, 11 Ekim 1922 tarihinde İtilaf devletlerini Mudanya’da masaya oturttu. İki yıl sonra kesin bir zafer kazanmışlardı. Mondros ateşkesinden (Kasım 1918) sonra başka bir silah bırakışması (Mudanya Mütarekenamesi, 11 Ekim 1922) sonucu savaş durdurulmuş, arkasından Lozan Barış Konferansı başlatılmıştı (Aralık 1922). 23 Temmuz 1923 tarihinde Türklerin şartlarına razı olunarak Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştı.
Lozan toplantılarına gözlemci olarak katılan ABD’nin, bu süreçten önce veya bu süreç sırasında Türkiye ile savaşı devralması beklenmiş ve istenmişti. Fakat ABD yönetimi bunu tartışmaya bile gerek görmeden reddetmişti. Anadolu’da yenilen İtilaf devletlerinin yerini ABD alsaydı, Lozan Konferansı düzenlenmeyecekti.
TÜRK BARIŞINI REDDEDEN ABD
ABD Başkanı Wilson, taraflara, onlar dışından ve onlar üstündenmiş gibi bir görünümle bakarak Wilson Prensipleri’ni açıklamıştı. Adil ve haktanır pozu takınıp her milletin kendi kaderini tayin edebileceğini, yani devletini kurabileceğini ileri sürüyordu. Maksat, savaşta yenilenlerin ve Sovyetler Birliği’nin parçalanması ve dağıtılması olduğu için “prensipler” mümkün olduğu kadar çok devleti yaratmaktı. Anadolu’dan birçok azınlık devleti çıkarılabilir, ama millet olarak Türklerin devleti olmayabilirdi. Devlet kurma ve devlete sahip olma hakkı, nüfusları bile yeterli olmayan azınlıklara tanınıyordu, ama Türklerin topraklarının bütünlüğünü koruma hakkı ve devletlerini sürdürme hakkı bulunmuyordu.
Yorgun ve parasız kaldıklarından savaşı sürdüremeyen, dolayısıyla “istedikleri sonucu alamayan” İtilaf devletleri ABD Kongre’sinde heyecanlı tartışmalara yol açmıştı. Amerika’yı gaza getirmeye çalışıyorlardı. Amerikalı Kongre üyelerinden bir kısmı, Monroe Doktrininin çiğnenerek ve terk edilerek ABD askerinin Türkiye’de savaşa devam etmesini, Türkiye’nin ABD tarafından dize getirilmesini istemekte, bölgeyi (Anadolu’yu) ABD’nin alması gerektiğini ileri sürmekteydi.6 Süngüsü düşen Avrupa’nın hemen yerini almalıydı, böyle bir fırsatı kaçırmamalıydı. ABD başkanı Wilson’un kaygısı, çok yönlüydü. Her şeyden önce ABD Avrupalıların (burada kasıt, elbette Birleşik Krallık’tı) taşeronu falan olamazdı. Daha birçok şey yanı sıra borçlandırdığı müttefiklerden alacaklarının yüksek meblağlara ulaşmış olması diye bir sorunu vardı. Savaş sırasında yirmi kadar devlete borç para dağıtmış olan ABD, tahsilat umudundaydı (İngiltere 4,2 milyar dolar, Fransa 3,4 milyar dolar, İtalya 1,6 milyar dolar vb. olmak üzere toplamda 10,3 milyar dolar).7 ABD’ye borçlu İtilaf devletleri, savaş tazminatı olarak yenilen ülkelerden alacakları paraları alamamak yüzünden borçlarını ödeyemediklerini söylediler (daha doğrusu, bahaneleri böyleydi). Oysa, özellikle Almanya’nın kendisine para olarak kesilen cezayı ödemesi, istese bile mümkün değildi. Öyle ki, ABD, bu yüksek para cezalarını (öncelikle Almanya’ya ”savaş tazminatı” olarak dayatılan Versay’daki para miktarını; 226 milyar altın Mark) barış antlaşmalarının yapılması sırasında çok yüksek bulmuş, şartların da çok ağır olduğunu belirtmiş, itiraz etmişti. (Bunlar vesile oldu diye belirtelim, ABD Osmanlı devletine dayatılan Sevr’i de gereksiz ölçüde alçaltıcı ve ölçüsüz olarak değerlendirmişti. ABD’lilerin yorumuna göre Sevr’in o şekilde uygulanabilmesi de mümkün değildi.)8
Peki, ABD savaş sırasında ve sonunda Türkiye ile dost muydu, yoksa düşman mıydı? Evet, İngiltere, Fransa, Yunanistan, İtalya gibi ülkelerle karşı karşıya geldik ve savaştık, ama ABD ile ne savaştık, ne karşılaştık ve ne de birbirimize savaş ilanında bulunduk. Ancak gene de karşı kamplara mensuptuk.
Bu durumdan bağımsız olarak Amerika’yı değerlendirelim. Evet, ABD dostu veya düşmanı olsun Avrupa ülkelerini (elbette büyüklerini), kendinden uzak tutmaya çalışıyordu. Bu bakımdan onların işlerine karışmadı. Ve kendini de onların zorlamalarından uzak tuttu, onları kendisine karıştırtmadı.
Ancak Türkler söz konusuysa onlarla aynı kafadaydı. Türklere aynı onlar gibi bakıyordu, yani Türklere düşmandı.
Wilson Prensipleri, Osmanlı arazisini bölünebilecek en küçük parçasına kadar bölmeye hizmet etsin diye oluşturmuştu.
İçimizdeki İngiliz muhiplerinin (İngilizsevicilerinin) bir benzeri Amerikan mandacılarıydı, hatta İngiliz muhipleri kadar gaflet içinde olmayan bu teslimiyetçiler Amerikan mandacılığını hem tehlikesiz ve hem de Amerika’yı temiz, kötü niyeti olmayan dürüst bir devlet, “dost” görenlerdi. Sonuçta esas düşmana karşı bir çözüm olan yola göre hafiften “vatansever” de oluyorlardı.
Amerikan Kongresindeki tartışmalar bir kısım Amerikan basını tarafından kışkırtılıyor, görüşler Başkanın ve Monroe Doktrini destekçilerinin tarih önünde suçlu ilan edilmesine vardırılıyordu. Örneğin, “Mustafa Kemal denilen haydudun vahşet ve zulmüne karşı çıkmalıyız” diyen bir senatör tahrikçilikte başı çekiyordu.9 Korkaklık ve yanlış politikalar en çok rastlanan ama en hafif ithamlardı. İngiliz siyasetçiler Amerikan kamuoyunu etkileriz düşüncesiyle ABD’deki basını kullanmaya yönelmişlerdi. “… Ve İngiltere … İstanbul ve Doğu Trakya’nın Türklerin eline geçmesine razı olarak bu barbar ırkın bir kez daha Balkanların içine doğru sarkmasını sağlamıştır”10 şeklindeki bir örnekte görüleceği üzere iş Anglo-Sakson ırkçılığına kadar bile götürülmüştür. İngiltere hükümetinde yer almış bir siyasetçi olan Mastermann, “Güçlü bir Amerikan savaş gemisi ’Türkleri Boğaz sularına dökebilir’, hatta böyle bir eylemin tehdidiyle katliam durdurulabilirdi” diye yazarak Amerika’yı işin kolaylığına ikna etmeye çalışmaktaydı.11
Türk düşmanlığı için yazmak isteyenler arasında ne tuhaftır ki “ihanete uğrayanlar” bile vardır.12
Amerikan basınında kendine yer bulan ABD ordusunun general eskileri daha çok askerlikle ilgili olmak üzere demediklerini bırakmadılar.13
Başta, savaş yıllarında ABD’nin İstanbul’daki Büyükelçisi Morgenthau olmak üzere diplomatlar kafilesi de geride durmadı, “Türklerin aslında hiçbir gücü olmadığı”nı ileri süren cesaretlendirici stratejler olarak kışkırtıcılık görevlerini yerine getirdiler. Morgenthau, uyuşuk Amerika’nın, “Türklerin Avrupa’dan kovulması şöyle dursun, Avrupalıların Türkiye’den kovulacağı”ından haberi olmadığını ileri sürmekte, bundan yakınmaktadır. Çünkü “Türklerin amacı, toprakları üzerinde yaşayan bütün azınlıkları ortadan kaldırmaktır”.14 (Burada, “Avrupalılar” ve “azınlıklar”dan kastedilen Hıristiyanlardır.)15
Amerika’yı Türklere karşı kötülemek ve kışkırtmak konusunda siyasetbilimciler ve tarihçiler de rol aldılar. Örneğin, Amerika’daki önemli dergi ve gazeteler içinde, deyim yerindeyse, adeta bir yarış yürütülüyor gibiydi.16
Üstelik ABD’de kaynayan kazan, paylaşılacak topraklardaki “kamuoyu”yla çok güzel birleştirilmiş, “Amerikan mandası” tek çözüm haline getirilmişti. Mandayı, ama Amerikan olanını, Mustafa Kemal (ve elbette yanındaki çok az sayıdaki insan ve Tıbbiyeli Hikmet) dışında istemeyen ve savunmayan neredeyse yoktu.17
ABD bütün bunların üstesinden geldi ve Avrupa’yı hüsrana uğrattı. Çünkü “fikir sahibi olmadan karar verenler”den ayrılmış, dersini iyi çalışmış ve Anadolu’da pabucum pahalı olduğunu çok iyi anlamıştı.18
BORÇLAR, ÖDEMEMELER, ÖDEMELER…
Sonunda İtilaf devletleri ABD’ye olan borçlarını öder gibi yapıp, göstermelik küçük paralarla geçiştirip ödemediler. Almanya’nın İtilaf devletlerine olan Versay Antlaşması’nda kararlaştırılan savaş tazminatı borcunu ödeyeceğini zaten kimse beklemiyordu ve bu ödenemeyecek miktarda olan bu para, önce yarıya indirildi, ama gene de elbette ödenmedi.
Birinci Dünya Savaşı sonunda barış antlaşmalarında belirlenen borçlardan bir teki tam olarak ödenmiştir, o da Lozan Barış Antlaşması’nda karara bağlanmış olan Osmanlı devletinin borçlarıdır.19 1928-1954 arasındaki 25 yılda ödenmesi tamamlanan Osmanlı devleti borçları 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyıla kalmadır.
*
Buraya kadar yazılanlardan görülüyor ki, emperyalizm döneminde savaştan para kazanmak da kolay değildir. Savaşa kim dahil olursa olsun, karşılaşacağı kesin olan şey bir toplumsal yıkımdır. Birinci Dünya Savaşının galipleri savaşın mürüvvetini görememişlerdir. Düşmanı yendiğin halde, düşmanı yenmenin yanı sıra intikamını da aldığın halde bunun bir yarar sağlamadığı ortadadır. Tersine, toplumsal bedelleri hiçe sayarak kolay elde edilen zafer ve intikamcılık, istenmeyen sonuçlara yol açmıştır.
Her şeyden önemli olan, büyük devletlere dayanmak isteyen ayrılıkçılıkların hayalleri gerçekleşse dahi sonuçları kötüdür, devletleri bağımsız olamayacaktır. Emperyalist ülkelere bel bağlayan azınlıkların aşkları, karşılıksızdır ve yalnızca kullanılmalarına yok açmaktadır.
İkinci Dünya Savaşı farklı özellikler gösterdi. Ölçüler büyümüş, alanlar genişlemişti. Kara savaşlarına, denizaltı savaşları ve savaş uçağı savaşları eklenmişti. Savaşın tarafları çok insan kaybı ve büyük yıkımlar yaşadı. On milyonlarca insan öldü, öldürüldü, yüz milyonlarca insan zarara uğradı. Savaşın en son müdahili ABD, kendi topraklarında savaş yürütülmediği için bu felaketten en az zararla çıktı. İkincisinde, ilkinden en önemli farkın dünya hakimiyetine oynayan ülkelerin yer değişimidir. Son kullanım tarihi 1918 gibi erken bir tarihte geride kalan İngiltere’nin, yerini, artık Monroe’ya bağlılığın sona erdirilmesi gerektiğini gören ABD’nin almaya istek duymasıdır.
İkinci Dünya Savaşı, Birinci Dünya Savaşının tekrarı değildir, ancak devamıdır. Daha başka bir deyişle, “iki savaş bir bütünün parçalarıdır”.20
İki dünya savaşı arası dönemle 1945 sonrası dönem de önemli farklara sahiptir.21 Savaş araçları ve yöntemleri ile hakimiyet araçları ve yöntemleri değişmiş olduğu gibi, iletişim “devrimi” sonucu kitle iletişim ve haberleşme ağları (telefon, televizyon, bilgisayar ağları) ortaya çıkmış, bütün toplumların hayatına eskiden olmayan bir medya girmiştir.
İkinci Büyük Savaşın sonuna doğru devreye ABD de girdi. Savaşın sonunda, Japonya’ya attığı iki atom bombasıyla savaşı bitirenmiş gibi havaya girdi. Oysa 1945 yazında iki bomba atıldığı zaman savaş zaten bitmişti.
Bunu kendisine söylem yapan ABD, “barışçı” pozuyla dünya hakimiyetine soyundu. O günlerden bu yana ABD, kendisine sorun yaratan her yere “demokrasi” götürmek için saldırıyor.
Şimdi gelelim dünya savaşlarında Türkiye konusuna.
Birinci Dünya Savaşında İtilaf devletleri nezdinde Batı’yla savaşan, topraklarımızı işgal etmiş olan Batı’yı püskürten ve Batılıları yenmiş olan Türkiye, İkinci dünya Savaşına girmedi, savaşın dışında kaldı. Ancak savaş sırasında Avrupa-Batı ülkeleriyle ilişkilerini sürdürdü, hatta sürdürmekle kalmadı, özel antlaşmalarla ilerletti.
İki büyük savaş arasında Türkiye açısından fark, birincisinde topraklarımızın parçalanacak olmasıydı. Bu nedenle, Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşına girmeme şansı yoktu. Çünkü saldırıya uğrayacaktı ve saldırıya uğrayandı.
NOTLAR
1 Bu ifadenin anlamı, yüzyıllardır bir Doğu dinli bir Doğu toplumu olduklarından Avrupalılar için bu bölge halkları Avrupalı ve Batılı değil, Doğulu gruplardandı.
2 Avrupalılar içinde görülmeyen Yunanlar, Avrupalılar tarafından sonradan Avrupalı yapıldılar. Bir Hıristiyan mezhebi olan Ortodoksluğu Avrupalılar başka bir din gibi görmektelerdi. Aynı şey bütün Doğu Hıristiyanlıkları için geçerliydi. Yunanların Avrupalı görülmelerinin nedeni, Avrupalılığın yapıtaşının antik Greklere dayandırılmasının değil, jeopolitiğin bir zorunluluğu olarak coğrafyanın bugün “Yunanistan’ı Avrupa’nın içine itmekte” oluşuydu; bkz. Soner Polat, Türkiye İçin Jeopolitik Rota, Kaynak Yayınları, İstanbul 2015, s. 155.
3 Bu konuda Nisan 2022 tarihli ve “’Avrupalı’” başlıklı yazımıza bkz. https://dagarcikturkiye.com/2022/04/01/avrupali/
4 Örneğin, General La Fayette (1757-1838). Fransa’da Kraliyet kahramanı general, Amerika’da da kahraman olmuş, “iki dünya”nın ve “iki devrim”in devrimcisi olarak anılmıştı. Geniş bilgi için bkz. Server Tanilli, Fransız Devriminden Portreler, Say Yayınları, İstanbul 1989, s. 193-198.
5 Monroe Doktrini konusunda daha geniş bilgi için bkz. Prof.Dr. Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi / 1914-1980, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 1986, s. 69 vd.
6 Bu heyecanlı sözcülerin istekleri ve ısrarları, Avrupalıların geleneksel Türk düşmanlığının kimi Kongre üyelerinin de benimsediği bir ortak Batılı ruh halinden ileri geliyordu. Bu noktada ilkeler, kararlar, doktrin ve hatta siyaset, yerini akıl dışı tuhaflıklara bırakıyordu.
7 Armaoğlu, s. 216.
8 Wilson’nun başkan olduğu ABD hükümeti Anadolu’ya asker göndermeyi hiç bir şekilde düşünmemiş, bu konudaki istekleri sürekli reddetmiştir. Ancak bu, Türkiye’nin işgal edilmesi ve azınlıklar temelinde parçalanmasına karşı olduğu anlamına gelmiyordu. Osmanlı topraklarında devletlerin ve devletçiklerin, “Prensipler”e dayanarak ve onlar gereğince planlanarak kurulması isteniyor ve bekliyordu.
9 William H. King, The New York Times, 3 Şubat 1922; akt. Cengiz Özakıncı, Kalemin Namusu – Makaleler 1 / Türk Savun Kendini, Otopsi Yayınları, İstanbul 2019, s. 573-74.
10 Charles F.G. Mastermann, “Türk’ün Dönüşü”, The Atlantic Montly, Ocak 1923; akt. Osman Ulagay, Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı, “Özel Yayın”, İstanbul 1974, s. 238.
11 Aynı eser, s. 239.
12 Aynı eser, s. 245.
13 Örnek çoktur, ancak bir ayrıksı tutum olarak namuslu bir İngiliz generalinin adını anmadan geçmeyelim. O kritik ve önemli günlerde bir Amerikan dergisine ünlü Tümgeneral Sir Charles Townshend yolladığı yazıyla Türklere haksızlık edildiğini anlatmış, Kurtuluş Savaşını meşru gördüğünü açıklamış, İngiliz politikalarının ve politikacılarının yanlışlıklarına dikkat çekmişti. Batı Asya’daki görevi dolayısıyla Kut-el-Amara’da Türk güçlerine ordusuyla birlikte esir düşen Townshend yazısında Sevr Barış Antlaşması’nın “her paragrafının Türkler için hakaret anlamına geldiğini” de belirtmişti. Bkz. C. Townshend, “Büyük Biritanya ve Türkler”, Asia, Aralık 1922; akt. aynı eser, s. 222-227.
14 Aynı eser, s. 240.
15 Güvenilir bir ünlü bilirkişi olan Morgenthau’nun yazdıklarına The New York Times’da sürekli atıflar yapıldığına da dikkat çekelim. Bkz. Özakıncı, s. 576-581. Bunlardan biri, ABD’nin hukuken Türk topraklarını işgal hakkı olduğunu “kanıtlamaktaydı”, s. 579.
16 Örneğin, Arnold J. Toynbee, “İslamiyet ve Batı Dünyası”, Şubat 1923; akt. Ulagay, s. 248-249.
17 Deniz Bilgen, ABD’li Gözüyle Sivas Kongresi / Amerikan Mandası ve Gazeteci L.E. Browne’ın Faaliyetleri, Kaynak Yayınları, İstanbul 2004, s. 257 vd.
18 ABD yönetiminin neyi anladığını görmek için bkz. Bilgen ve Yrd.Doç.Dr. İzzet Öztoprak, Türk ve Batı Kamuoyunda Milli Mücadele, TTK Yayınları, Ankara 1989, s. 30-60 ve s. 111-194.
19 Bu konu, Avrupa ülkelerinin Osmanlı devletine açtığı kredilerin borcu olup hiç ödeme görmemişti. İtilaf devletleri kendi paralarını istiyorlardı.
Bu noktada Lozan Barış Antlaşması’nın büyük savaş sonundan bugünlere gelen tek barış antlaşması olduğunu, diğerlerinin hiç birinin beş-on yıl bile yaşayamadığını belirtmekte yarar vardır. Lozan’la, Türk Devrimiyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti tanınmış ve milletler camiasının eşit ve bağımsız bir devleti olduğu tescil edilmiştir.
20 Oral Sander, Siyasi Tarih / 1914-1994, İmge Kitabevi, Ankara 2010, s. 111.
21 Bu konuda geniş bilgi ve ayrıntılı bir karşılaştırma için bkz. Sander, s. 111-123.
