Söylenmemiş Bir Dünyada Yaşamak

Her ayın sonu geldiğinde, Dağarcık’a ne yazacağıma karar vermeye çalışıyorum. Bazı zamanlar ne yazmak istediğimi gayet iyi biliyorum ve sözcükler parmaklarımdan akarcasına dökülüyor. Bazı zamanlar ise, gündemin aşırı yoğun olduğu durumlarda, önemliler içinden en önemlisini seçmekte zorlanıyorum. Hiç kuşkusuz şu günler; böylesine yoğun, böylesine karmaşık bir dönemden geçiyoruz. Olayların hızına yetişmekte zorlanıyoruz.

Yanı başımızda, uzun zamandır tanık olmadığımız denli büyük bir savaş var. Diğer yandan, Türkiye’ye yönelen, düşürülen füzeler… Bir sabah uyanıyoruz Karadeniz’de bir gemi vurulmuş, diğer sabah uyanıyoruz henüz dün yaşadıklarımızı anlamlandıramadan yenilerinin eklendiği bir haber akışının içinde buluyoruz kendimizi. Sadece izlemekten bile yoruluyoruz, yaşayanların mecalini tahayyül edemiyoruz. Hal böyle, ancak ben yazacak bir şey bulamıyorum. Bu sefer, önemliler içinde hangisini seçeceğimle ilgili yaşadığım kararsızlık değil mesele.

Mesele, sanki söylenecek her şeyin zaten söylenmiş olması. Her gün sayısız yorum, analiz ve değerlendirme önümüzden akıp geçiyor; fakat bu yoğunluk, anlamı çoğaltmak yerine onu silikleştiriyor. Aynı kelimeler durmadan tekrarlanıyor, aynı kavramlar farklı ağızlarda dolaşıyor, fakat hiçbir şey gerçekten derinleşmiyor. Dünya hiç olmadığı kadar çok konuşuyor; ama belki de hiç olmadığı kadar az şey söylüyor.

Belki de içinde bulunduğumuz durum yalnızca hızın artmasıyla ilgili değil; daha köklü bir kopuşun işareti. Tarihin belirli dönemlerinde bilgiye ulaşmak zordu, bugün ise anlam üretmek zor. Sürekli maruz kaldığımız bu kesintisiz akış, düşünmeyi değil tepki vermeyi teşvik ediyor. Henüz ne olduğunu kavrayamadan bir sonrakine geçiyor, hiçbir deneyimi zihinsel olarak işleyemeden tüketiyoruz. Bu yüzden mesele artık bilgi eksikliği değil; bilginin fazlalığı içinde düşüncenin kaybolması.

Aslında birçok açıdan geçmişe benzemeyen, yepyeni bir tarihin kopuş anında yaşıyoruz. Ama ben söylenecek her şeyin çoktan söylenmiş olduğu duygusundan kurtulamıyorum. Eski sözcüklerle ve eski zamanın kavramlarıyla bu yeni dünyayı anlamaya çalışıyor gibiyiz. Oysa karşımızda duran gerçeklik, bu kavramların taşıyabileceğinden daha akışkan, daha parçalı ve daha belirsiz. Henüz adını koyamadığımız süreçleri, içi boşalmış kelimelerle tarif etmeye çalışıyoruz. Bu yüzden belki de mesele, olup biteni anlayamamamız değil; onu anlatabilecek bir dilimizin henüz oluşmamış olması.

Düşünüyorum da belki de bu yüzden, içinde bulunduğumuz çağda asıl yapmamız gereken daha fazla konuşmak değil, gerçekten düşünebileceğimiz bir alan açabilmek. Gürültünün bu denli arttığı bir dünyada, anlam ancak duraksayabildiğimiz, mesafe koyabildiğimiz anlarda yeniden kurulabilir. Belki de yeni kavramlar, bu kesintisiz akışın içinde değil, onun dışında, kısa süreli de olsa kurabildiğimiz sessizliklerde doğacak. Çünkü her şeyin söylendiği bir yerde, hakikaten yeni bir şey söyleyebilmek, ancak önce susmakla ve yeniden düşünmeyi göze alabilmekle mümkün. O yüzden ben de burada susuyorum.

Bunları da sevebilirsiniz