Otorite ne derse… Öyle mi?

Uluslararası PEN’in Türkiye ziyareti sırasında, çok önceden saptanmış bir program nedeniyle İstanbul’da değil, Cakarta’da “Küresel Medya Konferansı” ndaydım…
Hapisteki gazeteci ve yazarlarla dayanışma; yetkililerle görüşme amacını taşıyan ziyaretten geriye kalan haberlere ve fotoğraflara baktıkça, hem anlı şanlı yaygın medyamızın bu ziyareti görmezlikten gelmesine öfkelendim; hem de dünya değerlerinden bunca koptuğumuz için kahroldum… Beni en etkileyen ise Pınar Öğünç ’ün dünkü yazısında vurguladığı gibi “Söz hakkının, özgür tartışmanın kısıtlandığı bir ortamda asla adil bir referandumun mümkün olamayacağının” yabancı yazarlar tarafından da dillendirilmesiydi.
 
Haber ve kaynağı
İşte dünyanın öteki ucunda da tartıştığımız konu da bundan farklı değildi: “Gerçek” denilen şey; “haber” niteliği taşıyan şey; sadece ve sadece otoritenin iki dudağı arasında olan mıydı?
Otorite birçok ülkede iktidar sahibi olan güç demekti. Sadece iktidardakinin sözü “gerçek” ; sadece iktidardakinin sözü “haber” niteliği taşıdıkça, haber alma hakkı elbette ki yoktur. Haber alma hakkı yok sayılan ülkelerde de unutun demokrasiyi, unutun eşitliği, özgürlüğü, hak ve hukuku…
Dünyada iletişim kültürü değiştikçe, (yazılı iletişimden daha çok görsel ve sanal iletişime geçtikçe) sahtecilik; manipülasyon; “sahibinin sesi” olma durumu; nefret dili, propaganda dili artıyor ve bunların denetlenmesi güçleşiyordu…
Haber kaynağıyla; haberi yazan arasına mesafe konmadıkça; bu ikisi arasındaki ilişki açık seçik ve saydam olmadıkça etikten söz edilemezdi… Ve yasakların, sindirmenin, hem politik hem ekonomik baskının sonu gelmezdi…
Bu söylediklerim size ne anımsatıyor… Bana Türkiye’deki yandaş medyanın, etikten yoksun anlı şanlı gazetelerin neden hapisteki meslektaşlarımızla ilgilenmediğini, neden iddianame bile olmadan 3 ay tutuklu kalmalarına göz yumduklarını anımsatıyor… Otorite ne derse onlar için “gerçek” odur. Vazgeçtim hak hukuk, hakkaniyetten, vicdan da söz konusu değil onlar için…
 
Yükselen otorite: Din
Dönelim Cakarta’ya:
Konferans katılımcılarının büyük bir bölümü, nüfusu Müslüman olan ülkelerden geliyordu. Endonezya, Malezya, Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Tunus, Mısır, Suriye, İran, Filistin, Irak, Türkiye, ayrıca Norveç ve İngiltere’den katılımcılar…
250 milyon nüfusuyla, 300 farklı etnik grubuyla; konuşulan 600 dille ve 17 bin küsur adaya yayılmış coğrafyasıyla, dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi olan Endonezya’yı ele alalım… (Böyle bir ülkenin üç buçuk asır boyunca, eti ne budu ne diyebileceğimiz Hollanda’nın sömürgesi olmasına insan şaşmasa da, öfkelenmiyor değil doğrusu!)
Her ne kadar “Çoklukta Birlik” sloganı ağızlarından ve afişlerden düşmese de, gerçek pek öyle değil. Her yerde farklı uygulamalar egemen… Kimi yerde el ele tutuşan çifte, eşcinsele kırbaç cezası, kimi yerde her şey mubah…
Birçok öteki katılımcı gibi Endonezyalı gazeteci yazar ve akademisyenlerden de yükselen otoritenin din olduğunu dinleyecektim. Özellikle kadın gazeteci ve yazarlar için din baskısı, yoğunlaşan bir sindirme aracı.
Bir akademisyenin, Kuran’ın Java ses ritmi ve melodisiyle okunmasını eleştirenlere karşı, “Allah Arap değil ki, neden Java ezgisi gibi okumayalım” demesi yıllarca mahkemede sürünmesine yetiyor.
Yalnız Endonezya’da değil, nüfusu İslam olan birçok ülkede artık otorite dinde ya da “Dinimize sövdü” diye birbirini ihbar edenlerde… Buyurun bir de buradan yakın…

Bunları da sevebilirsiniz