Yeni Toplumsal Hareketler ve Gezi Parkı Eylemleri

Sosyoloji literatüründe, 1960´lardan sonra sınıf temelli çözümlemeleri aşan, eskiden var olmayan kimi niteliklere sahip ve «postmodern” unsurları içinde barındıran toplumsal hareketleri tanımlamak için «Yeni Toplumsal Hareketler” (YTH) kavramı kullanılmaktadır. Bu kavramdan tam olarak ne kastedildiğinin anlaşılabilmesi için öncelikle «yeni olmayan” toplumsal hareketlerin özelliklerinin literatürde ne şekilde ele alındığına değinmek gerekmektedir. Sanayi Devrimi sonrasında toplumsal yapıda yaşanan önemli değişimler ve bu değişimler ekseninde temelde yöneten ile yönetilen ve iş veren ile iş gücü arasındaki gerilimleri yansıtan toplumsal hareketler önemli bir toplumsal dinamik oluşturmaktaydı. Sanayi Devrimi sonrasında belirginleşen ve süreç içerisinde farklılaşarak gelişen bu toplumsal hareketler işçi hareketleri, milliyetçi hareketler ve kadın hareketleri gibi alt bölümlere ayrılarak incelenebilecek olsa da, bu hareketler temel olarak modernite çerçevesinde, modern toplumun dinamiklerine göre ve çoğunlukla sınıfsal çözümlemeler aracılığı ile açıklanmaktaydı. Ancak sosyoloji literatüründe ele alındığı şekliyle, 1960´larda toplumsal yapıdaki değişmelerin itici gücü ile toplumsal hareketler de önemli bir dönüşüm geçirmiş bu bağlamda toplumsal hareketlerin incelenmesinde modernist kuramlar ve sınıfsal çözümlemeler yetersiz kalmış ve yeni «postmodern” toplumun «yeni hareketleri” farklı dinamiklerle kendisini önceki hareketlerden ayrıştırmıştır.
1960´lar sonrasındaki toplumsal hareketlerin öncüllerinden farklılıkları çeşitli sosyologlar tarafından farklı şekillerde ele alınmıştır. Buna rağmen yeni toplumsal hareketleri diğerlerinden ayrıştırmayı kolaylaştıran bazı ortak noktalar üzerinde durulabilir. Buna göre temelde, yeni toplumsal hareketlerin sınıf temelli olmadığı, herhangi bir sınıfsal sorundan kaynaklanmadığı, katılımcıların kimliklerini toplumsal hareketin niteliğine göre tanımladığı, toplumsal hareketlerde katılımcıların özdeş olmadıkları, iktidarın hedeflenmediği, örgütlenmenin hiyerarşik olmadığı, yatay örgütlenme görüldüğü ve yeni toplumsal hareketlerin merkeziyetçi olmadığı, teknolojinin olanaklarından yoğun olarak yararlanıldığı belirtilmektedir. (1) Toplumsal hareketlerin yeni ve eski paradigmaları arasındaki farklar da şu şekilde ifade edilmektedir: Eski paradigmaya göre grup bilincine sahip gelir dağılımı çatışmasının aktörü olan sosyo-ekonomik gruplar ekonomik büyüme gelir dağılımı, toplumsal refah, güvenlik ve kontrol gibi temalar çerçevesinde özgürlük tüketim güvenliği, maddi ilerleme gibi değerler kapsamında çoğunlukla resmi örgütlenmeler aracılığı ile toplumsal bir devingenlik oluşturmakta idi. Buna karşın, yeni paradigmaya göre, yeni toplumsal hareketlerde aktörler grup olma bilincine sahip olmaksızın yalnızca belli temalar çerçevesinde biraraya gelmiş kitlelerdir. Bu kitleleri birleştiren, çoğunlukla barış, çevre ve insan haklarının korunması gibi temalardır ve değerleri, merkezi kontrol karşısında kişisel özerklikler ve kimlik meseleleri çerçevesinde şekillenmektedir (Offe, 1999: 67).
Bu açıklamaların tartışılabilecek birçok noktası bulunmaktadır. Esasen toplumsal yapının değişimine koşut olarak toplumsal hareketlerin niteliğinde de değişimler olması oldukça anlaşılabilir bir durumdur ancak yukarıda anlatıldığı şekilde açıklanan yeni toplumsal hareketlerin ne kadar yeni ve hangi özellikleriyle yeni olduğu tikel örnekler çerçevesinde ele alınmaya muhtaçtır. Öncelikle dikkat çekilmesi gereken nokta kitlelerin dünyanın birçok farklı yerinde birçok farklı rejim çatısı altında taleplerini dile getirmek için sokaklara döküldüğü gerçeğinin değişmediğidir. Bu, duruma göre kitleler açısından oldukça «demokratik” bir talep aktarım yolu olabileceği gibi bir «son çare” şekline de gelebilmektedir. Bununla birlikte herhangi bir toplumsal hareketin sınıfsallığı aştığı iddia edilebilirse de bir sınıfsal temellerinin olmadığı tarihsel bakış açısı ile çelişmektedir. Özellikle 2000´lerde dünyanın birçok farklı yerinde birçok farklı şekilde yaşanan ve Gezi Parkı eylemlerinin de örnek olarak verilebileceği toplumsal hareketlerin nitelikleri iyi okunmalıdır ve belki bu çerçevede yeni toplumsal hareketlerin «yeni”liği farklı bir paradigma üzerinden tartışılmalıdır.
Dünyaya bakıldığında özellikle son yıllarda neoliberal politikalara ve bu politikaların oluşturduğu pratiklere yönelik yoğun bir başkaldırı olduğu görülmektedir. Özellikle son uluslararası ekonomik krizle yoğunlaşan halk hareketlerini belirli bir bağlamda değerlendirmek gerekmektedir. Öncelikle, bu hareketlerin, birbirlerinden farklı şekillerde patlak verse de çok farklı dinamiklere sahip olsa da neoliberal politikalardan zarar gören kitleler tarafından gerçekleştirildiği belirtilmelidir. Bu halk hareketleri Avrupa´dan Kuzey Amerika´ya, Güney Amerika´ya hatta Ortadoğu´ya kadar geniş bir coğrafyada görülmüştür. Yunanistan´da, İspanya´da, İtalya´da ekonomik krizin ağırlığını üstlenmiş orta sınıflar, diplomalı işsizler, öğrenciler biraraya gelmiş ve bu hareketler iktidar değişiklikleri ile sonuçlanmıştır. Daha az etkili olsa da İngiltere´de ve Fransa´da da benzer eylemler ancak bu kez göçmenleri de içerecek şekilde gerçekleşmiştir. Örneğin İngiltere´de halk kitlelerinin HSCB´yi, British Museum´u ve hükümet binalarını işgal etmiş olması sembolik bir anlam kazanmakta neoliberalizmin finansal, kültürel ve siyasi merkezlerine duyulan bir tepkiyi işaret etmektedir. Avrupa´daki bu hareketlerin talepleri benzerdir. Daha eşitlikçi adil bir yaşam. Bu kitleler savaş ekonomisine ve NATO´ya da karşı duruş sergilemektedir.
ABD´ye bakıldığında ise geçtiğimiz seneye damgasını vuran Wallstreet işgali, tıpkı İngiltere´de olduğu gibi, neoliberalizme ve onun adaletsiz ilişkilerine duyulan bir tepkinin göstergesi olarak değerlendirilebilir. ABD´nin orta sınıfları ve diplomalı kitleleri istihdam edememesi ve bu hareketlerin büyümesine engel olamaması ise bir zaafiyetin yansıması olarak değerlendirilebilir. Benzer şekilde Şili´deki halk ayaklanmalarına değinmek yerinde olacaktır. Şili´deki liberal hükümet politikalarına karşı birleşen öğrenciler ve halk, hükümet güçleri ile birçok çatışmaya girmiş ve bakanlıkların değişmesine kadar birçok kazanımları olmuştur.
Genel olarak bu hareketlerde tek bir sınıfın ya da tek bir sınıfsal konumun baskın çıktığını söylemek olanaklı olmasa da bu kitlelerin ortak özelliğinin başkalarının yararına genişleyen ekonomiden payını alamayan ve özellikle son dönemde yaşanan ekonomik krizle gayrisafi milli hasıladan aldıkları paylar ciddi miktarda azalan, işsiz kalan sınıflar olması olduğu belirtilebilir. Örneğin, Batı Avrupa´daki ve ABD´deki ayaklanmalarda, işgal eylemlerinde eylemcilerin doğrudan iktidar hedefi olduğu söylenemeyecek olsa da, doğrudan iktidar politikalarının hedef alındığı ve başarısız muhalefetlerin yerini doldurmaktan öteye geçilerek birer karar alıcı pozisyonunda taleplerin yerine getirilmesi için çaba sarf edildiği görülmektedir. Bu haliyle son dönemde halk hareketlerinin apolitik olduğunun iddia edilmesi olanaksızdır. Hatta Arap Baharı olarak adlandırılan süreçte özellikle Tunus ve Mısır´daki, birbirinden farklı ve çeşitli politik odaklar çerçevesinde bir bölünmüşlük olsa da, eylemlerde doğrudan iktidarın hedeflendiği de ortadadır.
Bunun yanısıra, teknolojinin olanaklarının özellikle sosyal medya çerçevesinde oldukça yoğun olarak kullanıldığı görülmektedir. İletişim teknolojilerininde yaşanan gelişme hem kısa sürede hem de etkin olarak örgütlenmeyi olanaklı kılmakta güç odaklarının medya üzerindeki baskısı ve yönlendirmesi böylelikle baypas edilebilmekte, eylemlere yurtdışından bile destek sağlanabilmektedir. Eylemlerde izlenen yöntemlerin dünyanın geri kalanına da hızlı bir şekilde yayıldığı da dikkat çekmektedir. Bunun en temel örneği, sembolik önemi olan yaşam alanlarının, ekonomik, siyasi merkezlerin tamamen barışçıl araçlarla işgal edilmesi (occupy) şeklinde ortaya çıkan eylemlerin dünyanın birçok yerinde görülmesidir.
Gezi Parkı eylemlerinin patlak verdiği noktaya bakıldığında da, neoliberalizmin yaşam alanlarını rant alanlarına dönüştürme eğiliminin bir son damla olarak bardağı taşırdığı değerlendirilmesi yapılabilir. Gezi Parkı eylemleri yeni toplumsal hareketlerin odaklandığı temalardan birisi olan çevrenin korunması amacı çerçevesinde toplanmış kişiler tarafından başlatılan, başlangıçta çok kitlesel olmayan bir eylem olarak görülebilir. Ancak bu noktada Gezi Parkı´nın neyi temsil ettiği ve Gezi Parkı´nın yerine oluşturulması planlanan projenin neyi temsil ettiği bağlamdan koparılmadan ele alındığında, eylemlerin bu denli büyük etki yaratması ve kitlesel bir halk hareketine dönüşmesi daha anlaşılır olacaktır. Gezi Parkı İstanbul´un kalbi olan Taksim´deki tek yeşil alandır. Gezi Parkı´nın yeşil bir alan olup tahrip edilmek istenmesi elbette kendi başına da önemli bir temsiliyet gücüne sahiptir. Ancak Taksim ve mevcut iktidarın Taksim özelindeki politikaları kitleler açısından sembolik olarak hayli önemlidir.
Öncelikle belirtilmelidir ki, Taksim asırlar boyunca bu topraklarda kardeşçe yaşamanın bir sembol mekanı olmuştur. Buna ek olarak Taksim, kitlelerin toplanma ve taleplerini dile getirme alanıdır ve 1970´lerdeki kanlı olaylarla toplumsal belleğe kazınmış bir «mücadele mekanı” olmuştur. Taksim günümüzde yalnız İstanbul´un değil tüm Türkiye´nin tiyatrosunun, sinemasının, müziğinin her türlü sergisinin nabzını tutan Türkiye´de sanatı yönlendiren «kültür mekanı”dır. Gezi Parkı eylemleri mevcut iktidarın toplumsal bellekte bu denli sembolik bir yeri bulunan bu kentsel mekanın muhafazakar-neoliberal politikalar ekseninde dönüştürülmeye çalışılmasının bir sonucu olarak patlak vermiştir. Mevcut iktidar örneğin Taksim´de alkol almayı koşullara bağlamaya çalışmış, Taksim´e cami projesini gündeme getirmiş, Türk sineması için tarihi değeri olan Emek Sineması´nı yerle bir etmiş, önce 1 Mayıs´ların kutlanmasına izin verip sonra bu izni bahanelerle ortadan kaldırmış, Atatürk Kültür Merkezi´nin barok bir opera binasına dönüştürüleceğini, Gezi Parkı´nın yerine de gericiliğin sembolü olan «Topçu Kışlası”nın inşa edileceğini «müjdelemiştir.” Tüm bunlara bakıldığında Gezi Parkı´nın yer aldığı Taksim´in toplumsal anlamda önemli olan birçok imgenin kesişme noktasında olan bir kentsel mekan olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. O halde Gezi Parkı bir parktan fazlasıdır.
Bununla birlikte Gezi Parkı eylemleri Türkiye tarihine damgasını vurmuş olan ve gelecek nesiller boyunca birçok disiplin açısından detaylı olarak çözümlenecek olan büyük bir karşı çıkışa dönüşmüştür. Bir başka ifade ile Gezi Parkı bir parktan fazlası olduğu gibi Gezi Parkı eylemleri de bir eylemlilikten fazlasıdır. Tamamen barışçıl araçların yasal çerçevede kullanılmasıyla başlayan eylemler, orantısız polis şiddeti ve medyanın tepkisizliği ile önce İstanbul´da sonra diğer büyük şehirlerden başlayarak Türkiye´nin neredeyse tamamında kitleleri sokaklara dökmüştür. Eylemler Türkiye´nin birçok farklı yerinde birçok farklı politik görüşte hatta apolitik olduğunu iddia eden gençlerin, hemen her yaş grubundan, çoğu orta sınıflara mensup geniş bir kitlenin geleneksel toplumsal cinsiyet pratiklerini aşarak korkusuzca ve dirayetli katılımıyla yürütülmektedir. Geçmişte özellikle kaybedecek bir şeyi kalmamış olan alt sınıfların isyanının dışa vurumu olan toplumsal hareketler karşısında ezberin bozulduğu bu eylemlerde, bu kez kaybedecek şeyleri olan, marjinallikle alakasız tamamen «normal” insanların boy göstermesi dikkat çekicidir. Bu haliyle Gezi Parkı eylemlerinde tek bir politik tutumun tek bir sınıfsal pozisyonun, tek bir toplumsal kimliğin önderliği olduğu iddia edilemez. Ancak birbirinden bu denli farklı grupların aradaki bazı keskin karşıtlıklara rağmen bu denli uyum ve dayanışma içinde adeta tek bir vücut gibi bir blok oluşturmasına neden olan unsur mevcut hükümetin muhafazakar-neoliberal politikalarıdır. Hükümetin Taksim politikaları Türkiye politikasının dar bir prototipi gibidir ve Taksim´deki direniş de bu bağlamda Türkiye´deki direnişin sembolü olmuştur.
Yeni toplumsal hareketler literatürü çerçevesinde ele alındığında Gezi Parkı eylemlerinin merkeziyetçiliği ve hiyerarşik nitelikleri arka planda kalan esnek ve daha yatay bir örgütlenme çerçevesinde geliştiği belirtilebilir. Eylemlere katılan siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri birbirlerinden oldukça farklıdır. Bununla birlikte eylemlere katılan çok önemli bir kitle de herhangi bir örgüt üyesi değildir. Bu durum, yüksek oranda ve geniş coğrafyada organize olmuş olan bu hareketin örgütsüz olduğu savını doğrulamaz ancak hareketin yalnızca tek bir örgütün denetiminde olmadığı ortadadır. Bu durumun eylemler süresince söylemlerde ve pratikte çok şaşırtıcı bir yaratıcılığın ortaya çıkmasında önemli bir etken olduğu iddia edilebilir. Aynı durumun, karşı çıkılan muhafazakar- neoliberal siyasi tutumun güçlü birleştirici etkisi de göz önünde bulundurulduğunda farklı örgütsel deneyimlerin harmanlanmasıyla direnişin ve dayanışmanın gücünü de arttırdığı belirtilmelidir.
Kitlenin iktidar talebi bağlamında değerlendirilmesi ise yeni toplumsal hareketler literatürü açısından özellikle üzerinde durulması gereken diğer bir konudur. Yurt genelinde öne çıkan sloganlar bu konuda değerlendirme yapılmasını kolaylaştıracaktır. Öne çıkan sloganlar «Faşizme Karşı Omuz Omuza”, «Hükümet İstifa”, «Tayyip İstifa”, Mustafa Kemal´in Askerleriyiz”, Direne Direne Kazanacağız” Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam” gibi sloganlardır. Bu sloganlara bakıldığında genel olarak neyin karşısında durulduğu ifade edilirken, talepler doğrudan bir politik odağa yönelmekten uzaktır. Kitle bariz olarak iktidarın değişmesini istemekte ve özellikle faşizmi lanetleyerek özgürlükçü bir politik konumda durmaktadır. Ancak sloganlar örneğin Fransız Devrimi´nin « Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik” söylemi ya da Bolşevik Devrimi´nin «Ekmek ve Barış” talepleri gibi keskin hatlarla belirlenmiş talepler değildir. Talepler, karşı durulan şey üzerinden ifade edilmektedir. Bunun dışına çıkan ve meydanlarda ön plana çıkmayı başaran tek sloganın ise «Mustafa Kemal´in Askerleriyiz” sloganı olduğu belirtilebilir. Bu ise muhafazakar-neolibaral iktidarın Mustafa Kemal´in şahsında sembolleşen birçok değere açıktan ve yoğun olarak yaptığı saldırının büyük etkisi olduğu ve kitlelerin Mustafa Kemal ile birlikte onun karşı durduğu odaklara karşı savaşan, mücadele eden kişiler olarak meydanlara çıkma iradesi gösterdiğinin kanıtı olarak değerlendirilmelidir. Meydanlarda parti bayrak ve flamalarından çok Türk Bayrağı´nın sahiplenilmesi de benzer bir durumun sonucudur.
Son olarak üzerinde durulması gereken nokta ise Gezi Parkı eylemlerinde sosyal medyanın iktidarı ezip geçen gücü olmuştur. Gelişen iletişim teknolojilerinin iktidarlar tarafından kitlelerin uyutulmasına nasıl olanak tanıdığı sıklıkla tartışılırken aynı iletişim teknolojilerinin kitlelerin siyasallaşmasında ne kadar önemli bir rolünün olabileceği de, iktidarların medya tekelini kıracak temel araç olarak belirebileceğini de Gezi Parkı eylemleri kanıtlamıştır.
Kaynaklar:
(1) TC Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Yayını, Yeni Toplumsal Hareketler, Yayın No:1342.
Offe, C. (1999). Yeni Sosyal Hareketler: Kurumsal Politikanın Sınırlarının Zorlanması. Yeni Sosyal Hareketler: Teorik Açılımlar. (Yayına Hazırlayan; K.Çayr).

Sosyoloji literatüründe, 1960´lardan sonra sınıf temelli çözümlemeleri aşan, eskiden var olmayan kimi niteliklere sahip ve «postmodern” unsurları içinde barındıran toplumsal hareketleri tanımlamak için «Yeni Toplumsal Hareketler” (YTH) kavramı kullanılmaktadır. Bu kavramdan tam olarak ne kastedildiğinin anlaşılabilmesi için öncelikle «yeni olmayan” toplumsal hareketlerin özelliklerinin literatürde ne şekilde ele alındığına değinmek gerekmektedir. Sanayi Devrimi sonrasında toplumsal yapıda yaşanan önemli değişimler ve bu değişimler ekseninde temelde yöneten ile yönetilen ve iş veren ile iş gücü arasındaki gerilimleri yansıtan toplumsal hareketler önemli bir toplumsal dinamik oluşturmaktaydı. Sanayi Devrimi sonrasında belirginleşen ve süreç içerisinde farklılaşarak gelişen bu toplumsal hareketler işçi hareketleri, milliyetçi hareketler ve kadın hareketleri gibi alt bölümlere ayrılarak incelenebilecek olsa da, bu hareketler temel olarak modernite çerçevesinde, modern toplumun dinamiklerine göre ve çoğunlukla sınıfsal çözümlemeler aracılığı ile açıklanmaktaydı. Ancak sosyoloji literatüründe ele alındığı şekliyle, 1960´larda toplumsal yapıdaki değişmelerin itici gücü ile toplumsal hareketler de önemli bir dönüşüm geçirmiş bu bağlamda toplumsal hareketlerin incelenmesinde modernist kuramlar ve sınıfsal çözümlemeler yetersiz kalmış ve yeni «postmodern” toplumun «yeni hareketleri” farklı dinamiklerle kendisini önceki hareketlerden ayrıştırmıştır.

1960´lar sonrasındaki toplumsal hareketlerin öncüllerinden farklılıkları çeşitli sosyologlar tarafından farklı şekillerde ele alınmıştır. Buna rağmen yeni toplumsal hareketleri diğerlerinden ayrıştırmayı kolaylaştıran bazı ortak noktalar üzerinde durulabilir. Buna göre temelde, yeni toplumsal hareketlerin sınıf temelli olmadığı, herhangi bir sınıfsal sorundan kaynaklanmadığı, katılımcıların kimliklerini toplumsal hareketin niteliğine göre tanımladığı, toplumsal hareketlerde katılımcıların özdeş olmadıkları, iktidarın hedeflenmediği, örgütlenmenin hiyerarşik olmadığı, yatay örgütlenme görüldüğü ve yeni toplumsal hareketlerin merkeziyetçi olmadığı, teknolojinin olanaklarından yoğun olarak yararlanıldığı belirtilmektedir. (1) Toplumsal hareketlerin yeni ve eski paradigmaları arasındaki farklar da şu şekilde ifade edilmektedir: Eski paradigmaya göre grup bilincine sahip gelir dağılımı çatışmasının aktörü olan sosyo-ekonomik gruplar ekonomik büyüme gelir dağılımı, toplumsal refah, güvenlik ve kontrol gibi temalar çerçevesinde özgürlük tüketim güvenliği, maddi ilerleme gibi değerler kapsamında çoğunlukla resmi örgütlenmeler aracılığı ile toplumsal bir devingenlik oluşturmakta idi. Buna karşın, yeni paradigmaya göre, yeni toplumsal hareketlerde aktörler grup olma bilincine sahip olmaksızın yalnızca belli temalar çerçevesinde biraraya gelmiş kitlelerdir. Bu kitleleri birleştiren, çoğunlukla barış, çevre ve insan haklarının korunması gibi temalardır ve değerleri, merkezi kontrol karşısında kişisel özerklikler ve kimlik meseleleri çerçevesinde şekillenmektedir (Offe, 1999: 67).

Bu açıklamaların tartışılabilecek birçok noktası bulunmaktadır. Esasen toplumsal yapının değişimine koşut olarak toplumsal hareketlerin niteliğinde de değişimler olması oldukça anlaşılabilir bir durumdur ancak yukarıda anlatıldığı şekilde açıklanan yeni toplumsal hareketlerin ne kadar yeni ve hangi özellikleriyle yeni olduğu tikel örnekler çerçevesinde ele alınmaya muhtaçtır. Öncelikle dikkat çekilmesi gereken nokta kitlelerin dünyanın birçok farklı yerinde birçok farklı rejim çatısı altında taleplerini dile getirmek için sokaklara döküldüğü gerçeğinin değişmediğidir. Bu, duruma göre kitleler açısından oldukça «demokratik” bir talep aktarım yolu olabileceği gibi bir «son çare” şekline de gelebilmektedir. Bununla birlikte herhangi bir toplumsal hareketin sınıfsallığı aştığı iddia edilebilirse de bir sınıfsal temellerinin olmadığı tarihsel bakış açısı ile çelişmektedir. Özellikle 2000´lerde dünyanın birçok farklı yerinde birçok farklı şekilde yaşanan ve Gezi Parkı eylemlerinin de örnek olarak verilebileceği toplumsal hareketlerin nitelikleri iyi okunmalıdır ve belki bu çerçevede yeni toplumsal hareketlerin «yeni”liği farklı bir paradigma üzerinden tartışılmalıdır.

Dünyaya bakıldığında özellikle son yıllarda neoliberal politikalara ve bu politikaların oluşturduğu pratiklere yönelik yoğun bir başkaldırı olduğu görülmektedir. Özellikle son uluslararası ekonomik krizle yoğunlaşan halk hareketlerini belirli bir bağlamda değerlendirmek gerekmektedir. Öncelikle, bu hareketlerin, birbirlerinden farklı şekillerde patlak verse de çok farklı dinamiklere sahip olsa da neoliberal politikalardan zarar gören kitleler tarafından gerçekleştirildiği belirtilmelidir. Bu halk hareketleri Avrupa´dan Kuzey Amerika´ya, Güney Amerika´ya hatta Ortadoğu´ya kadar geniş bir coğrafyada görülmüştür. Yunanistan´da, İspanya´da, İtalya´da ekonomik krizin ağırlığını üstlenmiş orta sınıflar, diplomalı işsizler, öğrenciler biraraya gelmiş ve bu hareketler iktidar değişiklikleri ile sonuçlanmıştır. Daha az etkili olsa da İngiltere´de ve Fransa´da da benzer eylemler ancak bu kez göçmenleri de içerecek şekilde gerçekleşmiştir. Örneğin İngiltere´de halk kitlelerinin HSCB´yi, British Museum´u ve hükümet binalarını işgal etmiş olması sembolik bir anlam kazanmakta neoliberalizmin finansal, kültürel ve siyasi merkezlerine duyulan bir tepkiyi işaret etmektedir. Avrupa´daki bu hareketlerin talepleri benzerdir. Daha eşitlikçi adil bir yaşam. Bu kitleler savaş ekonomisine ve NATO´ya da karşı duruş sergilemektedir.

ABD´ye bakıldığında ise geçtiğimiz seneye damgasını vuran Wallstreet işgali, tıpkı İngiltere´de olduğu gibi, neoliberalizme ve onun adaletsiz ilişkilerine duyulan bir tepkinin göstergesi olarak değerlendirilebilir. ABD´nin orta sınıfları ve diplomalı kitleleri istihdam edememesi ve bu hareketlerin büyümesine engel olamaması ise bir zaafiyetin yansıması olarak değerlendirilebilir. Benzer şekilde Şili´deki halk ayaklanmalarına değinmek yerinde olacaktır. Şili´deki liberal hükümet politikalarına karşı birleşen öğrenciler ve halk, hükümet güçleri ile birçok çatışmaya girmiş ve bakanlıkların değişmesine kadar birçok kazanımları olmuştur.

Genel olarak bu hareketlerde tek bir sınıfın ya da tek bir sınıfsal konumun baskın çıktığını söylemek olanaklı olmasa da bu kitlelerin ortak özelliğinin başkalarının yararına genişleyen ekonomiden payını alamayan ve özellikle son dönemde yaşanan ekonomik krizle gayrisafi milli hasıladan aldıkları paylar ciddi miktarda azalan, işsiz kalan sınıflar olması olduğu belirtilebilir. Örneğin, Batı Avrupa´daki ve ABD´deki ayaklanmalarda, işgal eylemlerinde eylemcilerin doğrudan iktidar hedefi olduğu söylenemeyecek olsa da, doğrudan iktidar politikalarının hedef alındığı ve başarısız muhalefetlerin yerini doldurmaktan öteye geçilerek birer karar alıcı pozisyonunda taleplerin yerine getirilmesi için çaba sarf edildiği görülmektedir. Bu haliyle son dönemde halk hareketlerinin apolitik olduğunun iddia edilmesi olanaksızdır. Hatta Arap Baharı olarak adlandırılan süreçte özellikle Tunus ve Mısır´daki, birbirinden farklı ve çeşitli politik odaklar çerçevesinde bir bölünmüşlük olsa da, eylemlerde doğrudan iktidarın hedeflendiği de ortadadır.

Bunun yanısıra, teknolojinin olanaklarının özellikle sosyal medya çerçevesinde oldukça yoğun olarak kullanıldığı görülmektedir. İletişim teknolojilerininde yaşanan gelişme hem kısa sürede hem de etkin olarak örgütlenmeyi olanaklı kılmakta güç odaklarının medya üzerindeki baskısı ve yönlendirmesi böylelikle baypas edilebilmekte, eylemlere yurtdışından bile destek sağlanabilmektedir. Eylemlerde izlenen yöntemlerin dünyanın geri kalanına da hızlı bir şekilde yayıldığı da dikkat çekmektedir. Bunun en temel örneği, sembolik önemi olan yaşam alanlarının, ekonomik, siyasi merkezlerin tamamen barışçıl araçlarla işgal edilmesi (occupy) şeklinde ortaya çıkan eylemlerin dünyanın birçok yerinde görülmesidir.

Gezi Parkı eylemlerinin patlak verdiği noktaya bakıldığında da, neoliberalizmin yaşam alanlarını rant alanlarına dönüştürme eğiliminin bir son damla olarak bardağı taşırdığı değerlendirilmesi yapılabilir. Gezi Parkı eylemleri yeni toplumsal hareketlerin odaklandığı temalardan birisi olan çevrenin korunması amacı çerçevesinde toplanmış kişiler tarafından başlatılan, başlangıçta çok kitlesel olmayan bir eylem olarak görülebilir. Ancak bu noktada Gezi Parkı´nın neyi temsil ettiği ve Gezi Parkı´nın yerine oluşturulması planlanan projenin neyi temsil ettiği bağlamdan koparılmadan ele alındığında, eylemlerin bu denli büyük etki yaratması ve kitlesel bir halk hareketine dönüşmesi daha anlaşılır olacaktır. Gezi Parkı İstanbul´un kalbi olan Taksim´deki tek yeşil alandır. Gezi Parkı´nın yeşil bir alan olup tahrip edilmek istenmesi elbette kendi başına da önemli bir temsiliyet gücüne sahiptir. Ancak Taksim ve mevcut iktidarın Taksim özelindeki politikaları kitleler açısından sembolik olarak hayli önemlidir.

Öncelikle belirtilmelidir ki, Taksim asırlar boyunca bu topraklarda kardeşçe yaşamanın bir sembol mekanı olmuştur. Buna ek olarak Taksim, kitlelerin toplanma ve taleplerini dile getirme alanıdır ve 1970´lerdeki kanlı olaylarla toplumsal belleğe kazınmış bir «mücadele mekanı” olmuştur. Taksim günümüzde yalnız İstanbul´un değil tüm Türkiye´nin tiyatrosunun, sinemasının, müziğinin her türlü sergisinin nabzını tutan Türkiye´de sanatı yönlendiren «kültür mekanı”dır. Gezi Parkı eylemleri mevcut iktidarın toplumsal bellekte bu denli sembolik bir yeri bulunan bu kentsel mekanın muhafazakar-neoliberal politikalar ekseninde dönüştürülmeye çalışılmasının bir sonucu olarak patlak vermiştir. Mevcut iktidar örneğin Taksim´de alkol almayı koşullara bağlamaya çalışmış, Taksim´e cami projesini gündeme getirmiş, Türk sineması için tarihi değeri olan Emek Sineması´nı yerle bir etmiş, önce 1 Mayıs´ların kutlanmasına izin verip sonra bu izni bahanelerle ortadan kaldırmış, Atatürk Kültür Merkezi´nin barok bir opera binasına dönüştürüleceğini, Gezi Parkı´nın yerine de gericiliğin sembolü olan «Topçu Kışlası”nın inşa edileceğini «müjdelemiştir.” Tüm bunlara bakıldığında Gezi Parkı´nın yer aldığı Taksim´in toplumsal anlamda önemli olan birçok imgenin kesişme noktasında olan bir kentsel mekan olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. O halde Gezi Parkı bir parktan fazlasıdır.

Bununla birlikte Gezi Parkı eylemleri Türkiye tarihine damgasını vurmuş olan ve gelecek nesiller boyunca birçok disiplin açısından detaylı olarak çözümlenecek olan büyük bir karşı çıkışa dönüşmüştür. Bir başka ifade ile Gezi Parkı bir parktan fazlası olduğu gibi Gezi Parkı eylemleri de bir eylemlilikten fazlasıdır. Tamamen barışçıl araçların yasal çerçevede kullanılmasıyla başlayan eylemler, orantısız polis şiddeti ve medyanın tepkisizliği ile önce İstanbul´da sonra diğer büyük şehirlerden başlayarak Türkiye´nin neredeyse tamamında kitleleri sokaklara dökmüştür. Eylemler Türkiye´nin birçok farklı yerinde birçok farklı politik görüşte hatta apolitik olduğunu iddia eden gençlerin, hemen her yaş grubundan, çoğu orta sınıflara mensup geniş bir kitlenin geleneksel toplumsal cinsiyet pratiklerini aşarak korkusuzca ve dirayetli katılımıyla yürütülmektedir. Geçmişte özellikle kaybedecek bir şeyi kalmamış olan alt sınıfların isyanının dışa vurumu olan toplumsal hareketler karşısında ezberin bozulduğu bu eylemlerde, bu kez kaybedecek şeyleri olan, marjinallikle alakasız tamamen «normal” insanların boy göstermesi dikkat çekicidir. Bu haliyle Gezi Parkı eylemlerinde tek bir politik tutumun tek bir sınıfsal pozisyonun, tek bir toplumsal kimliğin önderliği olduğu iddia edilemez. Ancak birbirinden bu denli farklı grupların aradaki bazı keskin karşıtlıklara rağmen bu denli uyum ve dayanışma içinde adeta tek bir vücut gibi bir blok oluşturmasına neden olan unsur mevcut hükümetin muhafazakar-neoliberal politikalarıdır. Hükümetin Taksim politikaları Türkiye politikasının dar bir prototipi gibidir ve Taksim´deki direniş de bu bağlamda Türkiye´deki direnişin sembolü olmuştur.

Yeni toplumsal hareketler literatürü çerçevesinde ele alındığında Gezi Parkı eylemlerinin merkeziyetçiliği ve hiyerarşik nitelikleri arka planda kalan esnek ve daha yatay bir örgütlenme çerçevesinde geliştiği belirtilebilir. Eylemlere katılan siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri birbirlerinden oldukça farklıdır. Bununla birlikte eylemlere katılan çok önemli bir kitle de herhangi bir örgüt üyesi değildir. Bu durum, yüksek oranda ve geniş coğrafyada organize olmuş olan bu hareketin örgütsüz olduğu savını doğrulamaz ancak hareketin yalnızca tek bir örgütün denetiminde olmadığı ortadadır. Bu durumun eylemler süresince söylemlerde ve pratikte çok şaşırtıcı bir yaratıcılığın ortaya çıkmasında önemli bir etken olduğu iddia edilebilir. Aynı durumun, karşı çıkılan muhafazakar- neoliberal siyasi tutumun güçlü birleştirici etkisi de göz önünde bulundurulduğunda farklı örgütsel deneyimlerin harmanlanmasıyla direnişin ve dayanışmanın gücünü de arttırdığı belirtilmelidir.

Kitlenin iktidar talebi bağlamında değerlendirilmesi ise yeni toplumsal hareketler literatürü açısından özellikle üzerinde durulması gereken diğer bir konudur. Yurt genelinde öne çıkan sloganlar bu konuda değerlendirme yapılmasını kolaylaştıracaktır. Öne çıkan sloganlar «Faşizme Karşı Omuz Omuza”, «Hükümet İstifa”, «Tayyip İstifa”, Mustafa Kemal´in Askerleriyiz”, Direne Direne Kazanacağız” Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam” gibi sloganlardır. Bu sloganlara bakıldığında genel olarak neyin karşısında durulduğu ifade edilirken, talepler doğrudan bir politik odağa yönelmekten uzaktır. Kitle bariz olarak iktidarın değişmesini istemekte ve özellikle faşizmi lanetleyerek özgürlükçü bir politik konumda durmaktadır. Ancak sloganlar örneğin Fransız Devrimi´nin « Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik” söylemi ya da Bolşevik Devrimi´nin «Ekmek ve Barış” talepleri gibi keskin hatlarla belirlenmiş talepler değildir. Talepler, karşı durulan şey üzerinden ifade edilmektedir. Bunun dışına çıkan ve meydanlarda ön plana çıkmayı başaran tek sloganın ise «Mustafa Kemal´in Askerleriyiz” sloganı olduğu belirtilebilir. Bu ise muhafazakar-neolibaral iktidarın Mustafa Kemal´in şahsında sembolleşen birçok değere açıktan ve yoğun olarak yaptığı saldırının büyük etkisi olduğu ve kitlelerin Mustafa Kemal ile birlikte onun karşı durduğu odaklara karşı savaşan, mücadele eden kişiler olarak meydanlara çıkma iradesi gösterdiğinin kanıtı olarak değerlendirilmelidir. Meydanlarda parti bayrak ve flamalarından çok Türk Bayrağı´nın sahiplenilmesi de benzer bir durumun sonucudur.

Son olarak üzerinde durulması gereken nokta ise Gezi Parkı eylemlerinde sosyal medyanın iktidarı ezip geçen gücü olmuştur. Gelişen iletişim teknolojilerinin iktidarlar tarafından kitlelerin uyutulmasına nasıl olanak tanıdığı sıklıkla tartışılırken aynı iletişim teknolojilerinin kitlelerin siyasallaşmasında ne kadar önemli bir rolünün olabileceği de, iktidarların medya tekelini kıracak temel araç olarak belirebileceğini de Gezi Parkı eylemleri kanıtlamıştır.

Kaynaklar:

(1) TC Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Yayını, Yeni Toplumsal Hareketler, Yayın No:1342.

Offe, C. (1999). Yeni Sosyal Hareketler: Kurumsal Politikanın Sınırlarının Zorlanması. Yeni Sosyal Hareketler: Teorik Açılımlar. (Yayına Hazırlayan; K.Çayr).

Bunları da sevebilirsiniz