Son Cumhuriyet mi?..

90. yıldönümünde Cumhuriyetimiz, aynı çizgide ve ruhta acaba bir 90 yıl daha yaşayabilecek mi?..

Yoksa sona mı erecek?… Bu sona erme süreci hızlandı mı?..

Bu cumhuriyet, acaba «son cumhuriyetimiz” mi?

Her gerçek cumhuriyetçinin buna benzer iç ürpertileri sizce var mıdır, yok mudur?

Bu sorularımızı bir kenarda saklı tutarak, Cumhuriyetin 90.yılında «Neden Cumhuriyeti kurduk, buralara kadar neden getirdik?” gibisinden analizler yapmakta ve bir şeyleri bir daha gözden geçirmekte epey fayda var..

Geriye dönelim..

1923’lere..

TARİH DOĞRU OKUNURSA FAYDALIDIR

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruluşundan beri hem askeri hem de siyasi alanda birçok başarılara imza atmıştı. Yeni Türk Devletinin kurulması, 1921 Anayasası’nın kabulü, Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanması, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin olağanüstü çabalarıyla gerçekleşti. Aynı Meclis, Ankara’yı Yeni Türk Devleti’nin başkenti olarak kabul etti. Böylece, cumhuriyetin ilanı yolunda olumlu bir ortam hazırlanmış oldu.

24 Ağustos 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması Anadolu toprakları üzerinde yükselen Türk milli kurtuluş savaşının sonucunda Türklerin topraklarını geriye alarak yeni bir sürece doğru adım atmaları gerektiğini dünyaya ilan ediyordu. Bu süreç, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu, ama yeni Türk egemenliğinin yeni bir formülle yaşama devam etmesi demekti. Böylece yeni bir devlet gerçeği ufukta parladı.

Bu amaçla 9 Eylül 1923’te Halk Fırkası kuruldu, 2 Ekim 1923’te işgal kuvvetleri İstanbul’dan ayrıldı, 13 Ekim 1923’te Ankara’yı başkent yapan yasa kabul edildi, bütün bunlar Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin özgür iradesiyle gerçekleşiyordu, ancak sivil politikacılar arasındaki geleneksel ayrımlar nedeniyle 24 Ekim günü hükümet krizi çıktı; üstelik Meclis’in seçtiği bakanlar üzerinde milletvekillerinin büyük baskısı vardı, yeni bir Anayasa, yeni bir yönetim şekli, bir devlet başkanının seçilmesi, onun atayacağı başbakanın görevlendireceği ekip anlayışı içindeki güçlü bakanlara olan gereksinme her an için hissediliyordu.

Üstelik, evrensel koşullar «Cumhuriyet” denizine doğru akmaktaydı; İngiltere gibi katı geleneksel ülkeler dışında kraliyetler ve monarşiler artık gözden düşmüştü. Hele düşmanla işbirliği yapmış bir Padişah da yurt dışına kaçmış ise, Padişahlığı ve hanedanı sonsuza kadar sona erdirmek için tüm şartlar uygundu.



CUMHURİYETİN İLANI



Hükümet krizi bir türlü aşılamıyordu. Hükümet sorunu ile ilgili yoğun çalışmalar yapılırken, bir Devlet Başkanı olması gereği de gündeme geldi, zaman hızla Cumhuriyet’e doğru akıyordu.

Bütün bu gelişmeleri yüreğinin en derininden izleyen ve tüm yaşamı boyunca bir devrimci olarak düşünüp tartışan Mustafa Kemal tarihi zamanın geldiğini hissetmişti, Çankaya Köşkü’ne bir gece çağırdığı İsmet Paşa, Kazım Özalp Paşa ve Fethi Okyar Bey ile bir toplantı yaparak «Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” dedi. Konu üzerinde fikir birliğine varılınca Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa anayasada değişiklik öngören bir kanun teklifi hazırlamışlardı. Hazırlanan kanun teklifinde ilk anda şu iki önemli ibare göze çarpmaktaydı:

-Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir.
-Türkiye Devleti, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yönetilir.

29 Ekim 1923 tarihinde saat 20.45’te Atatürk ve çalışma arkadaşlarının, Anayasanın bazı maddelerini değiştiren bu teklifi, TBMM’de 158 milletvekilinden 157’sinin oyu ile alkışlarla ve oybirliği ile kabul edilmiştir. Böylelikle Anayasanın birinci maddesinde, “Türkiye Devletinin hükümet biçimi, Cumhuriyettir” ibaresine yer verildi. Bununla birlikte de aynı günün gecesi, Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk olarak Cumhurbaşkanlığına seçildi. İsmet Paşa Başbakan, Fethi Bey TBMM Başkanı oldu.

Cumhuriyet’e tepki de oldu. İstanbul’da yayınlanan gerici Tanin Gazetesi 1 Kasım’da, «Dün gece cumhuriyet şerefine atılan top seslerinden dışarıya fırlayan halk, ‘cumhuriyet’ sözlerinden fazla bir şey anlamamış: «Cumhuriyet, o nedir? Nasıl adamdır? Nereden geldi?” diyenler olduğu gibi, silah seslerini yangın işaretleri zannedenler de oldu” diye alay etmişti.

Oysa tarih, cumhuriyete doğru koşuyordu.

Geriye dönüş yoktu, gerideki tüm kötü birikim terk edilmişti..

Saltanatın kaldırılması ve cumhuriyetin ilanından sonra da sistem içinde varlığını sürdüren “Halifelik” de artık mevcut yeni rejim içerisinde gereksiz ve işlevsiz bir duruma düşmüştü. Bu sebeple 3 Mart 1924′de Urfa Milletvekili Şeyh Saffet Efendi ve arkadaşlarının verdikleri bir kanun teklifi TBMM’de kabul edilmiş ve hilafet kaldırılmıştır.

ATATÜRK’ÜN CUMHURİYET GÖRÜŞLERİ

Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratan demokrasi, özgürlük ve insan erdemi bileşkesinde buluşan «ana fikri” öğrenmek için Atatürk’ün çeşitli zamanlarda «Cumhuriyeti” anlamlandıran sayısız konuşmalardan bir bölümünü incelememiz gerekmektedir.

«- Cumhuriyet yönetimi demek, demokrasi şartı ile devlet biçimi demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, o 10 yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. Kadın haklarını da tanımak bunun gereği olacaktır. Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve mantıklı uygulamasını yapan hükümet biçimi, cumhuriyettir.” (Prof.Dr. Afet İnan: M.Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, 1971, S:379

«- Cumhuriyet geleneksel ve çağdaş erdemlere dayanan bir yönetimdir. Cumhuriyet erdemdir. Sultanlık, korku ve korkutmaya dayalı bir yönetimdir. Cumhuriyet yönetimi erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık, korkutmaya, korkuya dayalı olduğu için korkak, aşağılanmış, düşkün, alçak insanlar yetiştirir. Aradaki ayrım bunlardır.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1952, S: 234)

«- Türk ulusunun doğasına ve ayırıcı niteliğine en uygun olan yönetim: Cumhuriyet yönetimidir. Bir yıllık yaşam, bu gerçeği bütün açıklığı ile kanıtlamıştır. Türk ulusu egemenliğini en yaygın biçimde belirten yeni yönetime kavuşuncaya değin hep eldeki siyasal kurumlara yabancı kalmıştır. Bunda ne denli haklı olduğunu anlamamış kimse yoktur, sanırım. Çünkü, geçmişin kurumları başından sonuna kadar ulusun başında yumruk tutan bir sürü zorbalar kadrosundan başka bir şey değildir.” (31.10.1924 günü Vakit Gazetesine verdiği demecinden)

«- Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk yiğitliği ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türk ulusu, sonsuzluğa akıp giden her on yılda, bu büyük ulus bayramını daha büyük onurlarla, mutluluklarla dirlik ve gönenç içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türk’üm diyene!…” (Cumhuriyetin 10.Yıl Konuşması’ndan, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 2, 1952, S:271)

CUMHURİYET – DEMOKRASİ İLİŞKİSİ

Atatürk’ün de belirttiği gibi, Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinin temel varlık nedenidir.

Krallık (yani Padişahlık), din devleti, mezhep devleti, esaret altındaki sömürge devleti, dikta devleti (faşizm, komünizm) gibi alternatiflerin, «Türk” diye isimlendirilen halk (millet, ulus) için özgür ve bağımsız bir yol olmadığı, o dönemde ulusal kurtuluş savaşının içinden zaferle çıkmış kadrolar ve Mustafa Kemal açısından apaçık bellidir.

Ancak, evrensel tercihlere göre, Cumhuriyetin «demokrasi” ile taçlandırılması, bu varlık nedeninde «olmazsa olmaz” bir ön koşuldur. Ama önce tam manasıyla cumhuriyet olacak, yerine sağlam yerleşecek, ardından demokrasi inşa edilecektir. Türkiye Cumhuriyeti de bu yolu izlemiştir, önce devrimci-laik cumhuriyetini yaratmış, ardından onu çok partili demokrasi ile taçlandırmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin en kısa özeti budur.

Demokrasiye geçmek, cumhuriyetten vazgeçmek anlamına asla gelmediği gibi, demokrasiye geçmemek veya demokrasiyi gizli bir dikta yöntemi ile sulandırmak da cumhuriyete ihanet etmek, yeni bir seçkin hanedan inşa etmek anlamına gelir ki, günümüzde Türkiye’nin içinde bulunduğu en önemli sıkıntılardan biri de budur.

CUMHURİYETTE «ULUSUN” ÜÇ ŞARTI

Demek ki Türkiye Cumhuriyeti, Türk halkı için «Ulus” olmanın temel şartıdır. Bir ulus olmak istiyorsanız üç vazgeçilmez varlığınız olması gerekir:

1- Önce «insanınız” olacak.. Yani bir millete sahip olacaksınız..

2- «Toprağınız” olacak.. Yani üzerinde yaşamak için bir vatana sahip olacaksınız..

3- «Devletiniz” olacak.. Yani varlığınızı devam ettirmek için bir üst kuruma sahip olacaksınız.

Milletsiz, topraksız, devletsiz bir özgür ulus asla olamaz. Bunlardan birini kaybederseniz, ulus olma şansını bir daha ele geçirmeniz çok zor olur, hatta tarihten silinirsiniz. Düşünebiliyor musunuz, halkınız erimiş veya bir başka kimliksiz topluma dönüşmüş iseniz, ya da toprağınızı kaybetmiş iseniz, hatta devletiniz bir daha geri gelmemek üzere yıkılmış ise, size kim yeni bir ulus armağan eder. Hele böyle bir dünyada..

İşin acı tarafı, günümüzde Türkiye’de Türk halkını, pusulasını şaşırmış liberallik üzerinden, kutsalımız din üzerinden ve terörize olmuş etnik milliyetçilikler üzerinden kimliksizleştirmek, Türk toprağını etnik özerklikler adı altında çalmak, Türk devletini yeni anayasa tuzağı ile başka bir devlet organizasyonuna dönüştürmek için, Emperyalizm’in pek işine yarayacak muazzam bir siyasal ve hem de terörist faaliyet gündemdedir. Üstelik başarma ihtimallerinin yüzdesi her geçen zaman dilimi içinde hızla artmaktadır. Türk, tarihten silinecek mi?.. Cumhuriyetin geçirdiği bunalımların temelinde bu gerçek vardır.

ULUS DEVLETLER

«Özgür millet, vatan ve demokratik devlet” kavramlarının ele geçirilmesi için Ulusal Kurtuluş Savaşları yapılmıştır. Emperyalizme karşı direnilmiş ve pençe pençe gerçekleşen milli mücadeleler sonucunda Ulus Devletler tarih sahnesine çıkmışlardır.

Türkiye Cumhuriyeti de bunlardan biridir, üstelik öncüsüdür, ilkidir. Geçen yüzyılın ve içinde bulunduğumuz 21.yüzyılın temel gerçeği, ulusal kurtuluş savaşları ve ardından gelmesi gerekli demokratik devrimlerle Ulus-Devletlerin kurulması ve yükselmesi eylemidir. Küreselleşme denilen vahşi kapitalizmin yeni versiyonu, bu temel gerçeği yok etmek için var gücü ile eylem halindedir.

Sonuç olarak; Ulus devletlerin biricik doğru ve ahlaki yönetim biçimi, çağdaş çoğulcu demokrasiyi özümsemiş Cumhuriyet’tir..

İmparatorluk, krallık, padişahlık, sultanlık, emirlik, saltanat, hanedan, soyluluk, asalet, dinsel egemen hükümranlık, mezhep diktatörlüğü, sınıf-zümre ve ideoloji diktatörlüğü, totaliterlik, otoriterlik gibi kavramlar tarihin pozitif süreci içinde çöp tenekesine atılmıştır, atılmalıdır, atılacaktır.

Halklar kendi kendilerini idare edecek, başlarındaki zalim aileler ve zümreler topluluğu demek olan hanedanları ve vesayet meraklısı zümreleri kovacaktır, kovmalıdır. Cumhuriyet bunu gerektirir.

29 EKİM’İN TAM ANLAMI

Türkiye, Atatürk önderliğinde 29 Ekim 1923’te işte bunu yaptı. Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşını gerçekleştirdi. Ulus devletini kurdu. Cumhuriyet’i ilan etti. Hanedanı kapı dışarı etti.

Saray, yerine halkını koydu.

Vatanını, «vatan” yaptı..

Milletinin kimliğini «Türk” olarak tarif etti.

Ay yıldızlı Bayrağını dalgalandırdı.

İstiklal Marşını haykırdı..

Geri kalmışlığını yıkmak için devrim yaptı..

Ardından «Haydi kalkınalım, insanlık aleminde kendimize saygın bir yer bulalım” dedi.

Ya, ne yapacaktı?..

Halk düşmanı canı-kanı pahasına kovaladıktan sonra, düşmanla işbirliği yapan saray soytarılarını, yine tepesinde mi tutacaktı?. Cumhuriyet, kestirdi attı, sildi süpürdü. Bir daha halkın tepesine kurulamayacaklardı.

CUMHURİYETE SAHİP ÇIKALIM

90. Yılını kutladığımız Cumhuriyet, biricik varlık nedenimizdir. Onun altı temel değeri vardır:

1- Ülkemizin ismi «Türkiye Cumhuriyeti”dir, federasyona, özerk bölgelere ve başka bir devlete dönüştürülemez.

2- Halkımızın ismi, «Türk Milleti”dir. Anayasadan silinemez.

3- Devrimimizin ismi, «Türk Devrimi”dir. Laik kimliğinden vazgeçilemez.

4- Önderimizin ismi «Atatürk”tür, kalbimizden silinemez.

5- Dilimiz «Türkçe”dir, resmi ortak asla kabul edilmez.

6- Anayasa’mızın ilk 3 maddesi değiştirilemez.

Bunlardan vazgeçtik mi, Cumhuriyet aşkı biter.

Ama gerçekte biten Çağdaş Türkiye ve Güzelim Türklük olur!

Tamam mı?..

Anlaştık mı?..

90. yılda bunu unutmayalım.

Asla…

Son Cumhuriyet’mi?

Yola devam mı?

Bu toprakların çocuklarına kalmış…

Bunları da sevebilirsiniz