Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Yıl 1971...


Ahmet Mümtaz İdil
Arabalar beni sevmiyor, ben de onları…

11 Mart’ı 12’sine bağlayan gece…

Saat sabaha doğru 01.40…

İskenderun’dan Ankara’ya Gazanfer Bilge otobüsüyle geliyorum. O sıralarda henüz “duble yol” modası başlamamış. Tek şerit... Adana’da kısa bir mola verdi otobüs. Biri elime limonata tutuşturdu, uykudan uyandım. Ben firmanın ikramı sandığımdan bir dikişte bitirdim ama adamın biri dürtüp limonata parasını istiyor. Otobüs kalkmak üzere. Öğrenciyim, cebimdeki kuruşun bile benim için değeri var ve elimde boş bir bardak, para isteyen bir adam…

Çaresiz parasını verdim, ama kendime de kızıp duruyordum... Koltuk numaram 9... Üçüncü sıra, şoför arkası cam kenarı. Yanımda oturan orta yaşlarındaki adam ilk kez Adana molasından sonra dikkatimi çekiyor. Konuşuyoruz.
Elektrik mühendisiymiş, İskenderun’da işi varmış, Ankara’da çalışıyormuş vs... O kadar çok konuşuyor ki, sıkıntı basıyor. Arkada boş koltuklardan birine geçmek istiyorum, ama adamın kalkması lazım. Susmuyor ki araya girip izin isteyeyim…

Sonunda sustu ve ben de uyumayı başardım.

Uyandığımda zifiri bir karanlık. Rüyadayım sandım, sol elimle cama dokundum, yok... Yanıma baktım, hiçbir şey görünmüyor. Ama çığlıklar ve inlemeler var... Ne olduğunu anlayamadım ve hemen İskenderun’daki akrabalarımın yolda yemem için verdikleri muzları aramaya başladım. El yordamıyla muzları ararken, annemin ördüğü kırmızı yün ceketi buldum. İçin için sevindim, çünkü annem daha önce iki kez biri mavi biri kırmızı iki ceket daha örmüştü ve ben ikisini de kaybetmiştim. En azından bunu kaybetmediğim için annemin sevineceğini düşündüm. Ne olduğunu tam olarak anlamamıştım, ama bir kaza geçirdiğimiz belliydi. Kalktım, yanımdaki koltuk yoktu o nedenle koridora rahatlıkla uzandım, ön kapıya yöneldim, ama geçmem mümkün değil. Adamın biri, “ayakkabılarım, ayakkabılarım nerede,
bulamıyorum,” diye bağırıyordu. Arka tarafa yürüdüm. Daha rahattı. Arka kapıdan indim, ama bir tuhaflık var. İyi göremiyorum. Sonra fark ettim ki, sağ gözüm görmüyor. Tek gözle bakıyorum. Sol gözümü kapattım, gökyüzüne baktım. Yıldızları görmek için. Karanlık. Sol gözümü açtım, yıldızları gördüm, ama hâlâ ne olduğunun farkında değilim. Otobüse doğru yürüdüm yeniden, bindiğim otobüs duran bir kamyona arkadan çarpmış ve çarpmanın
etkisiyle de yolun sağında durmuş. Ön taraftan inseymişim doğrudan çok sarp olmasa da bir uçuruma düşecekmişim.

Şok halinde otobüsün etrafında dolanmaya başladım. Kazayı gören arabalar yavaşlıyor,ama durmuyorlardı. Sonunda bir otobüs durdu, ağır yaralıları Aksaray hastanesine götürdü. Aksaray hastanesi o sıralarda trafik hastanesine dönüştürülmemişti. Ardından Gazanfer Bilge boş bir otobüs gönderdi sanırım. Ona bindik. Benim ise sağ kaşımın altında bir parça kopmuş, ondan akan kan da göz çukurunu doldurmuş ve kurumuş, o yüzden göremiyormuşum.

Kaza geçirdiğimiz arabada benim gibi hafif yaralı arkadaşla ve kazadan yara almadan kurtulan daha birçok insanla birlikte firmanın gönderdiği otobüse bindik. Sağ gözüm hâlâ görmüyordu.

Darbe olmuş…

Birkaç saat sonra, o sıralarda TCDD Genel Müdürlüğü’nün yanındaydı Ankara Otogarı. İndik, ama bir mahşer kalabalığı.

Bir tuhaflık var ama ne olduğunu bilmiyoruz bana yardım eden arkadaşla. Meğerse 12 Mart darbesi olmuş o gece ve sokağa çıkma yasağı var. Kalabalık o yüzden beklermiş otogarda.

Arkadaşım askerlerle konuştu ve yaralı olduğumuzu, trafik kazası geçirdiğimizi, benim gözümden yaralandığımı, acilen hastaneye gitmem gerektiğini söyledi.

Sabahın altısı veya yedisinde bir askeri jip geldi ve bizi Hacettepe hastanesine götürdü.

Beni kollayan ve ondan sonra bir daha hiç görmediğim arkadaşımla Hacettepe hastanesine gittik. Onun kaburgalarında kırık varmış. İlk anda sıcaklığından olsa hissetmemiş. Onu başka bir odaya aldılar, beni başka odaya.

Sokağa çıkma yasağı olduğu için, hastanede iki doktor var. Biri geldi gözüme baktı, “Sağ kaşın altında parça kopmuş, bir kanca atalım gitsin,” dedi.

Öteki, “Ya güzel çocuk. Gözleri de çok güzel. Yazık olur, bence 05 sütürle dikelim, az iz kalır,” dedi.

“Saçmalama,” dedi ilk doktor. Kimse yok şu anda 05 sütürü nereden bulacağız?

Beni kollayan doktor, “teknisyene bir soralım, belki vardır,” dedi.

Teknisyeni çağırdılar. “Hocam, bütün dolaplar kitli, değil 05, hiçbir sütur bulamayız şimdi. Anahtarlar nöbetçi doktorda olacaktı, ama o da gece gelmedi,” dedi.

İyi dokor, “Nerede bu sütürler,” diye sordu.
Kötü doktor, “kanca atalım gitsin,” dedi yine.
“Malzeme odasında, kilitli dolapta.”
“Camlı mı o dolap?”
*“Evet,” dedi teknisyen.*
“Kır camı o zaman ve bana 05’lik sütür getir.”
“Ama hocam…”
“Dediğimi yap,” dedi iyi doktor. “Sorumluluk bende.”

Teknisyen gitti. Sırt üstü yatıyorum. Yüzüme, yaralı gözüm açık kalacak şekilde bir örtü örttüler. 0.5 iplik geldi, ama bu kez o sıralarda “narkoz” denen uyuşturucu yok. Teknisyene onu da sordular, nafile. Yok.

Kanca takmayı aklına koymuş olan doktor, “uğraşma,” dedi ötekine son kez.
“Tek kanca at, zamanla o da kapanır.”
“Kapanmaz,” dedi beriki. “Parça kopmuş, orası boşluk kalır ve çok çirkin
olur.”
“Ne yapacaksın o zaman,” dedi olumsuz olan doktor. “Canlı canlı dikecek
halin yok ya!”
“Kendisine soracağım,” dedi iyi doktor.
“Bak delikanlı,” diye döndü bana. “Narkoz yok, yani yaralı bölümü uyuşturma şansımız yok yani. Bu durumda canlı canlı dikeceğim parçalanan yeri, dayanabilecek misin?”

Bütün konuşmalara tanık olduğum için razı oldum. Sonuçta yirmi yaşında bir gençtim ve çirkin olmak istemiyordum.

Canlı canlı diktiler... Canım çok yandı, ama dayandım.

Yine de iz kaldı gözümde, ama çok belirgin değil. Yüzüm kızardığında ortaya çıkıyor (daha çok da içki içince).

Dikiş işlemi bitti, beni zorla hastaneye getiren kazazede arkadaşımla karşılaştım. İki kaburgası kırıkmış meğer.

Bir daha da karşılaşmadık. Adını bile bilmiyorum. Söylemişti, ama anımsamıyorum.

Ardından ertesi gün gazetede kaza haberi çıkı: 8 ölü... Yanımda oturan elektrik mühendisi de  ölmüş…

O yıllarda telefon ile konuşmak bir işkence... Yıldırım yazdırıyorsunuz birkaç kat pahalı, ama ona rağmen iki saatten önce bağlanmıyor telefon. Sonunda Zonguldak’taki aileme ulaştım ve durumu anlattım.

Sabah babam geldi, beni de taburcu ettiler, ama aynaya bakmaya korkuyorum. Hala gözüm sargılı, ama altından ne çıkacağını merak ediyorum.

İlk görünüm korkunçtu, ama zamanla düzeldi ve yalnızca, çok dikkat edildiğinde yara belli oluyor.

Artık bir önemi de kalmadı, ben bile fark edemiyorum yarayı. Yakışıklı görünmek gibi bir endişem de kalmadı.

Ardından babam geldi Ankara’ya… Sıhhiye üzerinden halamlara, Güvenlik Caddesi’ne doğru yürüyoruz.

“Baba,” dedim… “Gözümde iz kalabilir, doktorlar öyle söyledi. İleride estetik yaptırabilir miyiz?”

Aklım “yakışıklık olmakta”. Daha bir tane kız arkadaşım bile olmamış doğru dürüst. Şimdi de gözünde kocaman yara olan bir delikanlı…

“Tabii oğlum,” dedi babam, “merak etme, ne gerekiyorsa yaparız…”

Bir şey yapılmadı elbette. Hala gözümün hemen üzerinde, kaşımın altında ciddi bir yara var.

Ancak aynaya baktığımda ben görebiliyorum. Yirmili yaşlarda önemliydi, ama şimdi artık görmüyorum bile.

Ama işin hazin tarafı, yirmili yaşlarda kısa boylu, herhangi albenisi olmayan, sadece gözleri ile konuşabilen bir adamın sağ gözünde kocaman bir parça kopması var… Nasıl kendime sevgili bulacağım, mesele bu.

Yirmi seneye yakın da zaten bulamadım. Bu gözümdeki yaradan kaynaklanmadı, beceriksizliğimden kaynaklandı.

Bana güzel gelen, karşılaştığım hemen her kıza daha “merhaba” bile demeden “seni seviyorum” demekten kaybettim.

Yıllar sonra birlikte olduğum ve sonradan da otuz yıl evli kaldığım karım ile de böyle tanışmış, görür görmez de “seni seviyorum, aşık oldum,” demiştim. Tabii ciddi de bir tokat yemiştim.

“Seni seviyorum,” demenin bu kadar büyük bir suç olduğunu o yıllarda öğrenmiştim ve tam otuz yıl sonra birine aynı şeyi söyledim.

Sonuç aynıydı.

Bir Fransız arkadaş edindim aralarda ve ona seni seviyorum dedim, o da bana “ben de seni seviyorum,” demişti. Çok şaşırmıştım.

Bizim sevgi anlayışımızın çok ama çok yanlış olduğunu, tutku ile sevgiyi ayıramadığımızı bana da o öğretmişti.

“Prefecture Police (pasaport polisi)”ti, yani beni yanında tutmaması gereken bir insandı. Bellville’de, 1940 evlerinde kalıyordu ve tuvalet bile ortaktı, tüm kat olarak…

Sonuçta, gözümdeki yarayı da görmedi Evelyne..

Dehşet Fransa’nın göbeğinde yakamı bırakmıştı…

Ama sonra yeniden başladı…

01/02/2016



Yazarın diğer yazıları

ÜÇ DEVRİM (01/11/2017)
Yeni Dünya Savaşları (01/10/2017)
Şiddetin Önlenemez Tırmanışı (01/07/2017)
Toplumsal Olaylarda Derinlemesine Perspektif (01/06/2017)
Nobel’i Reddetmek Kazanmaktan Daha Zor (01/05/2017)
Nihilist Diye Kartvizit Bastırılmaz (01/03/2017)
Satrançta Bile Vezir Var, Bizim Başkanlıkta Yok (01/02/2017)
AYIYLA DANSA HOŞ GELDİNİZ (01/01/2017)
Dans, Birilerinin Önünde Düzgün Yürüyebilme Becerisidir (01/12/2016)
İslamı Böyle Kirlettiniz, Farkında Mısınız? (01/11/2016)
Mastroianni ve Cep Telefonu (01/10/2016)
Atomaltı Dünyada Yaşar Gibiyiz (01/09/2016)
Bir kahraman yaratmak (01/08/2016)
GECİKMİŞ ADALET ADALET Mİ? (30/06/2016)
*SİYASETİN OLMAZSA OLMAZI: KOMPLO TEORİLERİ* (01/06/2016)
ÜÇ DEVRİM (01/05/2016)
ZERRAB’I ABD’YE KİM DAVET ETTİ ? (01/04/2016)
KÂBUS (01/03/2016)
Romanda İki Merkez (01/01/2016)
Seni Eskimeyen Yaşlı Ellerinden Tanıdım (01/12/2015)
Yalnız Değiliz, Biz Yalnızlığı Tercih Ediyoruz (01/11/2015)
Özlemediniz mi Güzel Sesleri, Filmleri, Kitapları… (01/10/2015)
İlkel Kulak Eşlikli Müzikten Hoşlanır (01/09/2015)
Terör Yine Sahneye Sürüldü (01/08/2015)
Bir Şifre Çözücü Lazım (01/07/2015)
Bıkmadınız mı? (01/06/2015)
Robin Hood, Stenka Razin, Pugaçev ve Diğerleri… (01/05/2015)
İmparatorluk mu İsteniyor? Hay Hay … (01/04/2015)
Yeni Dünya Savaşları (01/03/2015)
Adınız Einstein İse, Size Planc, Elizabeth, Albert Gibi Dostlar Gerek (01/02/2015)
Steve Biko’yu Tanır mısınız? (01/01/2015)
“Velevki” Söylediklerinin Hepsi “Fıtrat” Olsun (01/12/2014)
Tarihin En Vahşi Terör Örgütü (01/11/2014)
Şeytana Ruhumuzu Satacağız da, Kaça?lar (01/10/2014)
Andre Malroux’un Kedileri (01/09/2014)
Ataol Behramoğlu (01/08/2014)
Ve Amerika Yine Sahnede (01/07/2014)
Satranç Tahtasına Dikey Bir Sütun Daha Yerleştirelim… (01/06/2014)
Riego Adalet Diyordu, Halk Ferdinand Dedi (03/05/2014)
Hukuka İhtiyaç Hiç Bu Kadar Olmamıştı (01/04/2014)
Pin-Pon Maçında Sona Doğru (01/03/2014)
“Hain” Kelimesinin Bile İçi Boşaltıldı (01/02/2014)
Perşembenin Gelişi… (01/01/2014)
Şimdilik, Ama Şimdilik Erdoğan Önde (01/12/2013)
Muhalefet İktidar Olmaktan Korkar mı? (01/11/2013)
Şiddetin Önlenemez Tırmanışı (01/10/2013)
Toplumsal Olaylarda Derinlemesine Perspektif (01/09/2013)