Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Yeni Bir Dünya Kurulurken 1

Sezgin Sürer

Diaoyu adalarını hem Çin’in hem de Japonya’nın kendi toprakları olarak kabul etmesi bu iki ülke arasında yıllardır süren anlaşmazlıklardan birinin nedeni. Diğerleri gibi bu da sadece Japonya-Çin arasında sürüp gitmiyor. ABD bölgedeki varlığının devamını sağlamak için 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana dolaylı olarak sürece katılıyor ve tarafları kendi çıkarlarına en uygun olduğunu düşündüğü bir sürece iknaya çalışıyor. Son günlerde ise ABD’nin tutumunun netleşmeye başladığını görüyoruz.

Diaoyu adaları, Çin’in Tayvan adasının kuzeydoğusunda yer alıyor ve beş küçük adayı içeriyor. Diaoyu Dao, 4,3 km karelik çapıyla adaların en büyüğü. Adalar Çin topraklarından 330 km. Tayvan ve Okinawa adalarından 170 km. uzaklıkta. Adada İkinci Dünya savaşından sonra adayı eğitim için kullanan Amerikan askerlerinin ayrıldığı günden beri insan yaşamıyor, zamanında bir Japon işadamının kurduğu terkedilmiş ilkel bir fabrika dışında bir yerleşim yeri de yok.

Tarihi kayıtların ülkeler arasındaki sınır ve toprak anlaşmazlıkları çözme konusunda ancak bir yere kadar yardımcı olabileceğini birçok kez gördük: Ülkeler, anlaşmazlıklara konu olan yerlerde tarihsel açıdan haklılıkları hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde açık olsa bile, ancak topraklar üzerindeki egemenliğini savunacak bir yönetimle anlaşmazlıklardan zaferle ayrılabiliyorlar. Tarih, diğer durumlarda ise, farklı yorumlamaların, okumaların da etkisiyle etkisi ile içinde değerli mücevherlerin olduğu bir sandık gibi kenarda bekliyor, değerli olduğunun herkes farkında ama cesaret ve irade yoksunluğu yüzünden faydalanılamıyor.

Çin, son dönemde, tarihten gelen haklara sahip olduğu hiçbir konuda geri adım atmayacağını dünyaya gösterdikçe Diaoyu adalarının tarihsel kayıtları da Çin ve Japonya (ya da Çin ve batı) tarafından gündeme sıkça getiriliyor. Yine de adaların keşfinin, adlandırmasının ve kullanımının hangi ülke tarafından yapıldığı üzerinde çok da tartışılmaya gerek duyulmayacak bir konu: Adalar, 15. Yüzyıldan itibaren Çin kaynaklarında sıklıkla Çin topraklarıyla Ryukyu adaları arasında bir sefer noktası olarak gösteriliyordu. Çin elçileri adaları Ryukyu krallığına giderken yollarını kaybetmemek için kullanırken, Ryukyu adalarından kalkan ticaret gemileri de aynı rotayı kullanıyordu. Adalardan kayda geçtiği ilk kaynak 1403 yılına ait. Adalara isim verilmesinin ise 16. Yüzyıldan sonra, yine Çinliler tarafından gerçekleştirildiği kayıtlarda açık: 1534 yılında, Ming hanedanının konvoyunda görevli biri gemilerinin Diaoyu adalarından geçtiğini, sonradan da Ryukyu adalarının göründüğünü yazmıştı.

Eski dönemlere ait ama bu dönemdeki sorunu çözmeye yardımcı olabilecek bir diğer kayıt Ryukyu krallığının ilk resmi yazıcısının yazdıkları: Gumi adalarının Ryukyu adalarının içinde yer aldığını ama Diaoyu takımadalarının içerisinde yer alan Chi yu adasının Ryukyu adaları dışında olduğunu yazmıştı. Bu kayıt, Japonya’nın Ryukyu adasının Diaoyu adalarını da içerdiği, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası Ryukyu Adası’nın yönetimini Japonya’ya bıraktığı anlaşmanın Diaoyu adaları içinde geçerli olduğu iddiasını geçersiz kılan ilk tarihsel kayıt aynı zamanda.

Burada, Çin’in kapitalizm öncesi devlet ve uluslararası ilişkiler politikalarının şu anki batının temellerini attığı politikalardan çok farklı olduğunu söylemek gerekli. Çin, eski zamanlarda, ülkesi dışındaki toprakları ele geçirmeye, egemenlik kurmaya «ihtiyaç duymuyordu”. Çin hanedanlığıyla çevresindeki ilişki, Konfüçyüs öğretilerine uygun şekilde, zor kullanılarak değil, «bilgelik”le çözülüyordu. Çin, nüfuz bölgesi içinde yer alan yerleri kendinin kılmayı düşünmedi, nasılsa kendinindi. Diaoyu adaları konusunda ortaya çıkan anlaşmazlık nedenlerinden biri de bu; Batı’nın devletlerarası ilişki mantığını i kopyalamış ve içselleştirmiş Japonya ile kendisinin olanı şu anki modern hukuka da kabul ettirmeye çalışan Çin.

16-19. yüzyıllar arasındaki Çin hanedanlığı, Ryukyu krallığı ve Diaoyu adaları arasındaki durağan ilişki, 1879 yılında Japonya’nın Ryukyu’yu işgal edip adını Okinawa Yönetimi olarak değiştirmesiyle farklı bir yöne evrildi. Japonya batılı ve modern bir devlet olarak varlığını güçlendirdikçe Ryukyu adalarının işgalini Diaoyu adalarının ele geçirilmesi, Tayvan adasının işgali ve Çin’le yapılacak savaş izleyecekti.

Ryukyu adaları ele geçirildi ama Diaoyu adalarını için hızlı davranılmadı. Bu dönem Çin imparatorluğunun bölgesel güç özeliğini kaybetmeye başladığı, Çin hanedanının otoritesinin azaldığı ve Japonya’nın Çin’le arasındaki askeri ve politik güçleri dengelediği bir dönemdi, ama Japonya Çin’le kendisinin istediği bir zamanda savaşmak istiyordu. Ryukyu adaları işgalinden beş yıl sonra Japon bir işadamının, Okinawa yönetiminin yerel iktidarı üzerinden Japonya’ya yaptığı Diaoyu adalarını da ele geçirme önerisi, Japon yöneticiler tarafından on yıl süreyle bu yüzden reddedilecekti. Japonya adaları almak istiyor ama Çin’in denizdeki üstünlüğünden çekiniyordu. Dönemin dış ilişkiler bakanı şöyle diyordu: «Bu dönemde (adalarda) egemenliğimizi gösteren adımlar atmak, Qing hanedanlığının itirazıyla karşılaşacaktır. Bu yüzden, ilerdeki gelişmeler için lazım olacak arazi çalışmaları, koylar, toprak ve yer altı kaynaklarıyla ilgili ayrıntılı raporların hazırlanmasının dışında bir adım atılmamalı. Oradaki egemenliğimizi gösterecek adımları atmak ve adalara doğru genişlemeye başlamak için uygun zamanı bekleyeceğiz.”

Japonya, on sene boyunca, 1894 yılındaki Çin-Japon savaşına kadar adaları kendilerinin olduğunu kabul ettirecek bir girişimde bulunmadı. Japonya’nın üstünlüğüyle biten savaş sonrasında ise Japon içişleri bakanın bir mektubunda yazdığı gibi «şartlar artık değişmişti”. Japonya, 1895 yılının 14 Şubat’ında, Diaoyu adalarının Okinawa yönetiminin sınırları içerisinde olduğunu belirten bir yasa tasarısını kabul etti.

Japonya’nın Ryukyu adaları işgali ile adaları kontrolü altındaki Okinawa yönetiminde sayan yasa tasarı arasındaki on yıl, sadece Japon devlet adamlarının adaların ele geçirilmesinde uygun zamanı kollama konusundaki boşa gitmeyen sabrını ( Çin, savaştaki yenilgiden sonra Tayvan, Tayvan adasına içerisinde yer alan tüm adacıklar ve Diaoyu adalarını Japonya’ya bırakmayı kabul ettiği Shimonoseki Antlaşması’nı imzalamıştı) değil, Japonya’nın adaların kendisinin olmadığını ve ancak bir «savaş ganimeti” olarak ele geçirebileceğini bildiğini de gösteriyor.

Japonya’nın, adaların bir kısmını adaların Japonya tarafından «alınma”sını ilk teklif eden Japon işadamına kiralaması ve adaların adını «Senkaku” olarak değiştirmesi savaştan sonraki hamlelerdi. Diaoyu adası, 1895-1940 yılları arasında, Japon işadamının yönetimi altında sayıları iki yüze yakın işçiye ev sahipliği yaptı ve bu ev sahipliği 2. Dünya Savaşı’yla sona erdi.

1943 yılında, Çin, Japonya’ya savaş ilan etmesinden iki sene sonra, Cairo Deklarasyonu’yla şöyle diyordu: «Mançurya, Tayvan ve Pescadores gibi, Japonya’nın Çinlilerden çaldığı tüm topraklar Çin Cumhuriyeti’ne iade edilecektir. Japonya ayrıca zorbalık ve açgözlülükle ele geçirdiği diğer tüm bölgelerden de çıkartılacaktır.” 1945 yılında, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya’nın imzaladığı Postdam Antlaşması’nın 8. Maddesinde şunlar yazıyordu: «Cairo Deklarasyonu’nun maddeleri uygulanacak ve Japon egemenliği Honshu, Hokkaido, Kyushu, Shikoku ve üzerinde karar verilecek diğer küçük adalarla sınırlandırılacaktır.”

1945 yılında, 2. Dünya Savaşı şartlarında, Japonya’nın adayı boşaltmasından sonra adaların hâkimiyeti Amerikalılara geçti. ABD, 1951 yılında, San Francisco Barış Antlaşması’nı Japonya ve bölgedeki diğer ülkelerle imzaladı. Bu barış antlaşmasının önemi esasında Çin’in yok sayılmasıydı, ABD bölgedeki toprak ve sınır anlaşmazlıklarının Çin olmadan çözülemeyeceği bildiği için Çin’i antlaşmalar ve müzakerelerden uzak tutuyordu, bölge ülkelerinin yaşayacağı gerilimlerle ABD’nin oradaki varlığı da garantilenmiş oluyordu. 1971 yılında ise, Diaoyu adaları açısından önemli bir anlaşma imzalandı, Okinawa Antlaşması, Amerika bu anlaşmayla Diaoyu ve Okinawa adalarının «yönetim” hakkını Japonlara devrediyordu. Çin, bu iki devlet arasında yapılan antlaşmayı yasadışı ilan etti ve Diaoyu adaları üzerindeki egemenlik iddiasından vazgeçmediğini duyurdu.

ABD, 1951 yılında imzaladığı San Francisco anlaşmasıyla Japonya’nın komşularıyla yaşadığı toprak ve sınır anlaşmazlıklarını derinleştirirken Okinawa Antlaşması’yla da adanın sadece yönetim hakkını Japonya’ya devrederek adalarla ilgili sorunu zamana yayıyor ve askeri gücünün Okinawa’daki varlığını Japonya için arzu edilir kılıyordu. Amerika, iki devlet arasındaki uzlaşmazlığın devamından yanaydı, çıkarları gereği.

Diaoyu adalarının Japonya-Çin arasındaki tarihi gelişimi incelendiğinde, Japonya’nın bu adalar üzerinde haklarını temellendirdiği, ya da ifade ettiği iki kavram üzerinde de durmak gerekir. Bunlardan ilki ve sözlük anlamı «hiç kimseye ait olmayan toprak” olan terra nullius. Japonya, bu terimle adaların kendisi tarafından ele geçirilmeden once «kimseye” (elbette Çin’e de) ait olmadığını savunuyor. Ada kimseye ait değildi, Japonlar orayı on yıllık bir süreçte uygun bir zamanı kollayıp Çin’i yendikleri savaştan hemen sonra işadamı olan bir vatandaşına «kiralama”dan önce. Dolayısıyla 2.Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika-Japonya anlaşmasıyla adanın Japonya’ya yönetim hakkının devredilmesi de diğer ülkelerin tepki göstermesinin abes olduğu bir antlaşma oluyor , çünkü Japonya, adayı kendi dillerinde bir isimle anmaya başladıkları 1900 yılından önce, adaların varlığı ile yokluğunun bir olduğunu iddia ediyor. 14. Yüzyıldan beri adayla ilgili Çin kaynaklarının sadece bir kaç tanesi hatırlamak bu iddianın temelsizliğini anlamaya yetecektir.

Japonya’nın adalarla ilgili dünya kamuoyuna sunduğu ikinci kavram, Japonca’dan başka bir hiçbir dilde karşılığı olmayan koyu no ryodo kavramı. Eğer Japonya, ülke toprakları dışındaki topraklardan bu terimle bahsediyorsa, bu o toprakların Japonya’ya ayrılmaz bağlarla bağlı olduğu anlamına geliyor. Sadece Diaoyu adaları için değil, başka ülkelerle yaşadığı toprak sorunlarında da Japonya o topraklardaki hakkını bu terimle savunuyor. Aslında Diaoyu adaları bağlamında birbirleriyle de çelişen bu iki terimden herhangi biri dönemin şartlarına göre öne çıkartılıyor ve adaların Japonya’ya ait olduğunu kabul ettirmek adına devletlerarasınosyonlarda yeri olmayan bu doktrinler -bazı ülkelerin yüksek yargılarıtarafından kabul edilemez bulunmuştu- Japonya ve anlaşmazlık yaşadığı ülker arasındaki«müzakerelerin”de önünü baştan kesmiş oluyor.

Tekrar söylemek gerekir, Japonya’nın Diaoyu adalarının kendisi için önemini koyu no ryodo terimiyle açıklamak, Ryukuyu adalarının Japonya’ya ait olduğu kabul edilse bile temelsizdir. Japonya’nın oralarda bir yerlerde adaların olduğunu ancak 1900 yılında farkettiğini, Ryukyu adası ele geçirilirken Diaoyu adalarıyla ilgili hiçbir tasarrufta bulunmadığı ve en önemlisi bu adaların Postdam Antlaşması’yla Çin’e verilmesinin kabul edildiğini hatırlamak gerekiyor. Postdam Antlaşması’nın «su götürmez” niteliğine Japonya’nın daha çok, adaların terra nullius özelliğine sahip olduğunu, bir savaş sonucu geri alınıp verilmesinin mümkün olmadığını savunarak karşı çıktığını görüyoruz.

1972 yılında, Çin başbakanı Zhou Enlai and Japon başbakanı Kakuei Tanaka tarafından «rafa kaldırılan” ve çözümü için gelecek kuşakların sağduyusunun beklenmesi gerektiği kararına varılan Diaoyu adaları uzlaşmazlığı bugünün dünyasını anlamak için önemli. Japonya’nın adaların Japonya tarafından işgalinin öncelikli konuları arasına almayan Çin’ in ECAFE raporu sonrası adalarda hak iddia ettiği iddiası gerçekçi değil, çünkü mesele bu kadar basit değil. Diaoyu adalarının kimde kalacağı meselesi artık raftan alınıp masaya kondu. İki tarafta, adaların olduğu alanı kendi hava sahası içinde kabul edip ordusuna yabancı ülkelerin araçlarını vur emri verecek kadar «kararlı”lar. Adalar yüzünden savaşın eşiğine neden kırk yıl sonra gelindiği sorusunun cevabı iki ana başlık altında verilebilir; yüzeysel ve adli vakaların meydana getirdiği nedenler ve gerçek nedenler.

2010 yılında, bir Çin balıkçı teknesi Diaoyu adaları yakınlarında Japon sahil güvenlik ekipleri tarafından durduruldu. Tekne karaya çekildi, geminin kaptanı tutuklandı. Japon basını tarafından ilk birkaç gün önemsenmeyen, haberleştirilenler tarafındansa geminin kaptanın tutuklanmasının tamamen yasal sınırlar çerçevesinde olduğu savunulan bu tutuklama, sokak gösterileri, Çin devletinin tepkileri ve kaptan serbest bırakılana kadar bazı kritik hammadde ihracının durdurulacağı açıklamasıyla tutuklamanın iki devletin ilişkilerinde ciddi bir değişiklik yaratabileceğini gösterdi. Bu kısa tutukluluktan geriye, Japonya’nın Çin’e yönelik politikası nedeniyle yüzleştiği sonuçları gösteren iki tartışma kaldı: Batı basını Japonya’nın, Çinli kaptanı hızla serbest bırakmak zorunda kalmasının utanç verici olduğunu savundu, Japon basını ise Çin’in tehditleri sonucu serbest bırakılacaksa kaptanın tutuklanmasına neden ihtiyaç duyulduğu, geminin bölgeden uzaklaştırılmasıyla neden yetinilmediğini sorguladı.

Diaoyu adalarını iki ülke arasında ciddi bir kriz nedeni yapan ikinci önemli olay 2012 yılında oldu. 2012 temmuzunda Japon dışişleri bakanı, Diaoyu adalarının mülkiyetini adaların tapularını ellerinde bulunuduran aileden (Japon işadamı Kugo’nun soyundan gelen aile) satın alacaklarını duyurdu. Japonya bunu Tokyo’nun "milliyetçi" belediye başkanının adaları satın almasını engellemek için yapacağını açıklıyordu. Bu politik manevrada da yine Japonya’nın 1890’lı yıllarda uyguladığı siyasetin izleri görülüyordu: Çin’in tepkisini en az indirmeye çalışmanın yollarını arayarak adaların kendisine ait olduğunu kabul ettirmek. Ne Tokyo belediye başkanının Japon hükümetinin olurunu almadan adaları satın almak istediğine inanmanın ne de Japonya’nın aklına, adaları milliyetçi bir belediye başkanı tarafından satın alınmasını engellemek için adaların özel mülkiyetini devletin üzerine geçirmekten başka bir yol gelmediğine inanmanın olanağı vardı. Japonyanın yine de Çin’in sınırlı bir tepki vereceğini, ardından adalardaki Japonya lehine olacak bu yeni statükoyu kabul edeceğini beklediği düşünülebilir, ancak Çin’in tepkileri sınırlı değil hem nitelik hem de nicelik açısından «ses getiren” tepkilerdi.

Ses esas olarak yine sokaktan geldi. Gazetelerde boykot edilmesi gereken Japon mallarının listeleri yayınlanırken sokaklarda Japonya karşıtı gösteriler yapıldı, Japon malı arabalar tahrip edildi, Japon restaurantların camları kırıldı. Japonya’nın bu tepkilere cevabının şu olacağı çoğu kimse tarafından tahmin ediliyor muydu, bilinmez: Wall Street Journal’a ilan verilerek Diaoyu adalarının ABD’nin o bölgede kuvvet intikali yapabilmesi için stratejik önemde olduğu, bu yüzden Japonya’ya yardımlarını esirgememesi gerektiği yazıldı. Japonya başbakanı, bu süreç boyunca ABD’nin açık ve koşulsuz desteğini alma çabasına ara vermeyecekti. Japonya adaları satın aldı, ama o günden beri Japon ve Çin savaş gemileri adaların çevresinde, iki ülkenin de adalarda özel bölgesel hakları olduğunu iddia etmesinin bir sonucu olarak dolaşmaya devam ediyor.

Diaoyu adaları kavgası aslında neden sürüyor? ECAFE’nin (Asya ve Uzak Doğu için Birleşmiş Milletler bünyesindeki Ekonomik Komisyon) 1968 yılındaki araştırması sonucu yayınladığı raporda yer alan adanın çevresindeki bölgede zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarının olduğu görüşü şu ana kadar raporun doğruluğunu gösteren bir bulgunun ortaya çıkmadığı da düşünüldüğünde gerçeğin küçük bir kısmını yansıtıyor. Japonya’nın, Pasifik’e açılan boğazın ortasında yer alan Diaoyu adalarına egemen olmasının Çin’in pasifik denizine açılmasına engel olacağı tezi ise gerçeğin bir başka yanını. Böylece Çin ile Japonya arasındaki esas meseleye yaklaşmış oluyoruz.

Diaoyu adalarını satın alan başbakan Yoşihiko Noda’nın halefi Shinzo Abe, seçim kampanyasında, Japon yurttaşlarından Diaoyu adalarından bir çakıl taşı bile verilmeyeceğinin garantisini vererek oy istedi. Shinzo Abe’ye göre Diaoyu adalarının çözümü için ihtiyaç duyulan şey müzakere değil, tüm «yanlış anlaşılmaları” ortadan kaldıracak bir fiziksel güç kullanımıydı. Abe, Wall Street Journal’a verdiği röportajda şöyle diyordu: «Yeniden yükselen Japonya doğuda Çin’e karşı etkili bir lider olacak” Amerika’nın soğuk savaş politikasının bir ürünü olan liberal partinin genel başkanının hedefi, seçim kampanyasında da, başbakan olduktan sonra da gösterdiği gibi, Çin’in bölgedeki yükselişini, bu yükselişten rahatsız olan diğer ülkelerle bir hat oluşturarak durdurmaktı. Çin’in yükselişi ve toprak egemenliğini savunma kararlılığına karşı aldığı tavizsiz tutum, Japon hükümetini, Diaoyu adaları konusunda bir tartışma olduğunu kabul etmeden çözüm yolunun da bulunamayacağını açıklayan dışişleri eski bakanını hain ilan etmeye kadar götürdü.

İki devlet, iki ayrı politika. Çin, dünyada etkisinin azaldığı/azaltıldığı ABD hegemonyasına karşı bölge ülkeleriyle işbirliği, toprak bütünlüğü ve egemenlik vurgularıyla geniş bir cephenin en önemli gücü oldu. Bu politika, geçen sene Çin devlet başkanı Xi Jinping’in şu sözleriyle dünyaya ilan edilmişti: «Çin, asla bir yayılmacılık peşinde olmayacak, barışçı bir gelişimin yollarını arayacaktır”. Sözler, Çin’in, yeni bir «süper güç” olarak dünya sahnesine çıkabilecek bir güce ulaşmasının ama bu tehlikeli yola girmeyeceğinin ilk kez Çinli bir devlet adamı tarafından açıklanması bakımından da önemliydi. Çin’in dış politikasını tamamlayan bir diğer açıklama, 23 ekimde Japon başbakanı Abe’nin, Japon hava sahasına giren her nesnenin vurulması emrine karşılık Çin savunma bakanlığı sözcüsünün Çin’in hiç bir ülkenin hava sahasını ihlal etmeyeceğini, Çin hava sahasının ihlal edilmesine de izin verilmeyeceği açıklamasıydı. Çin devletinin, uzun yıllardır dünya ticaretindeki önemini herkes biliyordu, ancak 2013 yılındaki 132 milyar dolarlık savunma bütçesiyle, içinde 190 deniz uçağı bulunan donanmasıyla Çin’in savunma gücü olarak da hiçbir devletten çekinmesine gerek kalmayacağı günlere doğru ilerliyoruz.

Çin’in komşusu ise şimdilik farklı bir politika izliyor. Japonya’nın, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ABD’nin dünyayı yorumlama yapısından epey etkilendiği, sadece Japon hükümetlerinin ABD’nin dış politikalarının kendilerine yüklediği sorumluluklarını yerine getirmek konusunda çok istekli değil, Japon halkının çoğununda Japon çıkarlarıyla ABD çıkarlarını özdeşleştirecek bir düşünce yapısına yatkın olduğu biliniyor. Japonya’nın dış politikasında, ABD yanlısı Abe’nin başbakanlığı kazanmasıyla hızlanan iki yönlü bir politika işliyor: İlki, Japonya’nın, Çin-Japonya savaşı nedeniyle işlediği savaş suçlarını kabul etmeyen, bunları reddeden politika. Abe, bu yaklaşımın yeni «açılım”larla devam edeceğini içlerinde savaş suçlarının da yattığı tapınağı ziyaret ederek göstermişti. Japon hükümeti, savaş boyunca işlediği suçları ve Çin’e çektirdiği acıları inkar eden bu politikayı Japon halkına Japonya’nın yeniden dirilişi şeklinde sunuyor. Japonya, Çin’e karşı güçlü bir birliktelik kurmak için çıktığı komşu ülkelere yaptığı gezilerde istediğini alamaması bir başarısızlık olarak değerlendirilebilir, ancak Japonya Çin’e karşı olan «mücadelesi”nde esas müttefikin olarak ABD’yi görüyor ve ondan yardım istiyor, zaten birleştirici gücün ABD ordusu olduğu ve Çin’in komşularından oluşan Çin’e karşı bir birlik yaratma çabası da Japonya’nın ikinci temel dış politikasını oluşturuyor.

Japonlar, sadece ABD’nin resmi görevlilerinin Diaoyu adaları konusunda kendilerine verdiği destekleri değil adaları «satın alma”larına ABD tarafından karşı çıkılmaması da kendileri için olumlu gelişmeler olarak kabul ettiler. ABD’nin, gücünün son yıllardaki gerileyişi ve Çin’le dünyada hızlı bir saflaşma yaratacak bir gerilimini göze alma ihtimalinin güç olduğu da düşünüldüğünde Japonya’ya verdiği desteğin kaygan bir zeminde verildiği görülüyordu, bir ziyarette verilen destek, diğer ziyarette verilmiyordu. Japon dışişleri bakanına, 2013 yılında Amerika’ya yaptığı ziyarette Japonya’nın Çin ile oturup müzakere etmesinin gerekliliği anlatılmıştı. Japon başbakanı Abe ise şubat sonundaki ziyaretinden Japonya’nın neo-milliyetçi ve tarihi gerçekleri «gözden geçirme” yanlısı düşüncelerinin Amerika’nın bölgedeki çıkarlarına zarar vereceği yorumlarıyla ülkesine dönmüştü.

Japonya’nın uzun zamandır hedefi, adalar yüzünden meydana gelecek bir çatışma durumunda ABD’nin yanında olacağını güvence altına almaktı. 1958 yılında yapılan Japon-Amerikan Dostluk ve Ticaret Antlaşması’nın Diaoyu adaları için de geçerli olacağının ABD başkanı tarafından ifade edilmesi bu yüzden Japonya’nın esas hedeflerinden biriydi. Bu anlaşmaya göre, Japonya’nın yönetimi altındaki Japon ya da ABD güçlerine yapılacak herhangi bir saldırı, iki ülkeye de yöneltilmiş bir saldırı sayılacaktı. Hiçbir ABD başkanı, geçtiğimiz ayın sonlarına kadar, Diaoyu adaları meselesinde bu antlaşmaya atıf yapmamıştı. ABD Başkanı Obama ise son Japonya gezisinde Diaoyu Adaları’nın bu antlaşmaya dâhil olduğunu söyleyerek Japonya’ya istediği güvenceyi verdi.

Böylece ABD, Çin’in toprak bütünlüğüne ve egemenlik haklarına sahip çıkan yaklaşımını elinden geldiğince sınırlamaya çalışacağını, Çin’in tarihi haklara sahip olduğu topraklarda yönetimi yeniden ele almasını ve bölgede emperyalizm karşıtı bir yaklaşımın liderliğini yapmasını sessizce karşılamayacağını göstermiş oldu. Sadece Japon-Amerikan Dostluk ve Ticaret Antlaşması’nı hatırlatarak değil, Çin’in «hava savunma sahası” ilan ettiği alana B52 bombalarını yollarken de aynı mesajı veriyordu, Çin ise «soğuk savaş zamanından kalan” Japon-Amerikan Dostluk Antlaşması’nın Çin’in egemenlik haklarına zarar vermemesi gerektiğini söylüyordu. İki kutuplu dünyada karşılık verilmeyeceğinden emin olarak mesaj vermek artık çok zor.

Yeni bir dünya kuruluyor, yakın geçmişte tarihin çöp sepetine atıldığı iddia edilen tüm kavramların, mücadelelerin ve inançların ülkeler arası yeni bir yaklaşımla tekrar gündeme geldiği bir dünya. Rusya’nın Kırım’ı ilhak ettiği, Suriye’nin yaşadığı iç savaşta zaferini ilan etmeye hazırlandığı, Çin’in dünyanın geri kalanıyla (Afrika hariç değil) eşitlik ve karşılıklı fayda temelinde kalıcı ilişkiler kurmaya başladığı bu yeni dünya düzeninde, Japonya’nın da güçlü devlet idealine Çin’e karşı batı ittifakında yer alarak değil, Çin ve bölge ülkeleriyle işbirliğine giderek ulaşabileceğini anlamasının ve bunun için adımlar atmasının çok zaman alacağını düşünmek karamsarlık olur.

İçinde çok acılar çekilen parantez kapanıyor. Milletlerin bağımsızlık mücadeleleri yeni durumun merkezinde. Zaman, eski ittifakların tek tarafın yararına işleyen yapısını terk edip bölge ülkeleriyle ve sonra da tüm dünyayla; toprak bütünlüğünü, ekonomik bağımsızlığı, eşitliği temel alan yeni ittifakların yollarını arama zamanı.

KAYNAKÇA

http://www.economist.com/blogs/economist-explains/2013/12/economist-explains-1

http://english.cntv.cn/20120925/106168.shtml

http://www.historytoday.com/joyman-lee/senkakudiaoyu-islands-conflict

http://www.huffingtonpost.com/william-bradley/asiapacific-pivot-a-new-c_b_4683950.html

http://japanfocus.org/-Gavan-McCormack/3947

http://japanfocus.org/-Koji-TAIRA/2119

http://www.nytimes.com/2012/09/23/world/asia/islands-dispute-tests-resolve-of-china-and-japan.html

http://rt.com/op-edge/china-japan-island-row-433/

http://rt.com/op-edge/japan-abe-nationalist-militarizing-919/

http://rt.com/op-edge/japan-china-conflict-islands-297/

http://www.thechinastory.org/2013/06/much-ado-over-small-islands-the-sino-japanese-confrontation-over-senkakudiaoyu/



09/05/2014



Yazarın diğer yazıları

Yeni Bir Dünya Kurulurken 3 (03/02/2015)
Yeni Bir Dünya Kurulurken-2 (04/07/2014)
İşte Alternatif (01/10/2011)
Füzeler ve Oteller (01/08/2011)