Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Yaşamaya Dair

Gözde Pektaş

Geçen günlerde internette bizim toplumumuzu çok şaşırtan ve bizim için hayali bile güç olan bir haber vardı. İsviçre parlamentosu tartışacak gündem bulamadığı için açılamamıştı. Tabiki sekiz milyon nüfusa sahip ülke ile nüfusu onun on katı olan ülkemizi karşılaştırmak pek mantık çerçevesinde yapılacak bir değerlendirme olmaz. Yine de insan böyle bir ülkede yaşamak nasıl olur diye düşünmeden edemiyor gerçekten. Sadece ülke meclisimizde ki tekme tokat yapılan kavgaları düşününce bile böyle bir şeyi düşünmemek elde değil.

Gerek konumundan gerekse sahip olduğu çeşitlilikten dolayı böyle bir gündemsizlik bizim ülke için mümkün değil. Neredeyse her anın bir olayla geçtiği ülkemizde gündemde aynı hızla akmaktadır. Ama iyi, ama kötü birçok olay aynı anda meydana gelmektedir. Durup gündemi anlamaya ve sindirmeye vakit bulamadan başka bir gündem çoktan onun yerini almış oluyor. Buda üzerinde durulması gereken konuya gerekli önemin verilmemesine neden oluyor.

Afrin operasyonu, verilen şehitler, çiftlik bank dolandırıcılığı, ardı arkası kesilmeyen taciz ve tecavüzler, Doğan medya grubunun satışı sonrasında medyanın tamamıyla tek ses haline gelme aşaması, ülkenin milli değerlerinin yabancı sermayeye satışları, doların yükselişi, artan zamlar ile birlikte vatandaşın gelirinin artmaması fakat giderinin giderek artması sonucu girilen ekonomik darboğaz, iktidar ve muhalefetin seçimde nasıl galip gelebiliriz acaba arayışları….gibi birçok gündem maddesini sıralayabiliriz.

Ülkedeki sorunlar bunlar. Peki ya çözümler? Yok. Artık kronikleşmeye başlayan sorunlardan bahsediyoruz. Birisi bitmeden, çözümlenmeden diğeri başlıyor. Haliyle diğeri gündemden düşüyor ama çözüme kavuşmuyor. Sorunlar katlanarak devam ediyor.

Maddi ve manevi olarak çok zengin bir ülkede yaşıyoruz. Ülkeyi köreltmeye, çoraklaştırmaya, bağımlı hale getirmeye çalışanlar olsa da bu gerçeği değiştiremeyiz. Her anlamda; coğrafi, kültürel, demografik, tarihi olarak birçok rengi bir arada barındırıyoruz. Ama çoğumuz, bize dayatılan hayatın sınırlarından çıkamıyoruz, çıkmak istemiyoruz. Bize sunulanla yetinip fazlasını isteme ve düşünme cesaretini gösteremiyoruz. Başkalarının bize çizmiş olduğu sınırların ötesini dahi merak etmiyoruz. Yorgun bedenimizle birlikte sürüklenen ruhumuzla, yaşamaya devam ederek sabahı akşam, akşamı sabah ediyoruz. Hayatın olmazlığına ve keşmekeşliğine o kadar kapılmışız ki şu güzelim mevsimde açan papatyanın bile farkında değiliz. Gözümüzün önündeki papatyayı bile fark edemiyorken diğer renklerin görülmesini beklemek de hata olur sanırım. Hepimiz belli kalıplar ve öğretiler çerçevesinde yetiştirildik. Ailede ve okulda öğretilenler sınırlar çizilerek, dar kalıplara sokularak öğretildi. Aile denilen yapılanma çok azını dışarda bırakacak olursak mahalle baskısının hakim olduğu “elalem ne der” mantığıyla hareket eder. Okulları ise yine mesleğini hakkıyla yerine getiren öğretmenleri saymazsak çocuklara ezber ağırlıklı eğitim veren ve son zamanlarda da dini eğitime ağırlık vererek görevini yaptığını sananlarla dolu bir devlet kurumu olarak nitelendirebiliriz.

Bu çerçevede yetişen çocuklar ise geleceği sadece maaşlı, garantili bir işte çalışma hedefli, aman bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla hareket eden bireyler haline geliyor. Bunun sonucunda ise hayal kurmaktan korkan, etrafında olanların farkında olmayan olsa bile umurunda olmayan, okumayan, merak etmeyen, üretmeyen varlıklar haline geliyorlar. Yani dünyaya sadece karbon ayak izini bırakıp gidecek olan insanlar oluyorlar.

Hayat herkesi zorluyor. Özellikle de bizim ülkemizde… Ama kimileri için daha da zor olabiliyor, yönümüzü Ortadoğu coğrafyasına dönünce yaşanılan zorluğu daha iyi anlayabiliriz. Yaşamak sadece nefes alıp vermek değil. Yaşamak hissetmek, istemek, mücadele etmek, merak etmek, keşfetmek, üretmek… Yaşamı anlamlı kılmak senin ellerinde. Akışa bırakmamak gerekiyor, akıntıya karşı yüzmek gerek belki de çoğu zaman. Ama en önemlisi de keşfetmek, kendinden başlayarak keşfetmek… Etrafındaki güzellikleri, çirkinlikleri, haksızlıkları fark edebilmek için…

Yaşamaya Dair

Yaşamak şakaya gelmez,

büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın

bir sincap gibi mesela,

yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,

yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,

yani o derecede, öylesine ki,

mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,

yahut kocaman gözlüklerin,

beyaz gömleğinle bir laboratuvarda

insanlar için ölebileceksin,

hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,

hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,

hem de en güzel en gerçek şeyin

yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,

yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,

hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,

ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,

yaşamak yanı ağır bastığından.

1947

2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,

yani, beyaz masadan,

bir daha kalkmamak ihtimali de var.

Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini

biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,

hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,

yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz

en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,

diyelim ki, cephedeyiz.

Daha orda ilk hücumda, daha o gün

yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.

Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,

fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz

belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,

yaşımız da elliye yakın,

daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.

Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,

insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla

yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım

hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…

1948

3

Bu dünya soğuyacak,

yıldızların arasında bir yıldız,

hem de en ufacıklarından,

mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,

yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,

hatta bir buz yığını

yahut ölü bir bulut gibi de değil,

boş bir ceviz gibi yuvarlanacak

zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,

duyulacak mahzunluğu şimdiden.

Böylesine sevilecek bu dünya

“Yaşadım” diyebilmen için…

Nazım Hikmet



01/04/2018



Yazarın diğer yazıları

Vaatler (01/06/2018)
Sistemde Çürümek (01/05/2018)
Küçük Bedenlere Yüklenen Ağır Yükler (01/03/2018)
Bağımsızlık… (01/02/2018)
Barış Şehri: Yeruşalayim (01/01/2018)
Vicdan (01/12/2017)
Yaşam ve Mutluluk (01/10/2017)
Gökyüzüne Bakalım… (01/09/2017)
İz Bırakmak (01/08/2017)
Bayram Günleri (01/07/2017)
İnsanca Olmalı (01/06/2017)
Dönemeç (01/05/2017)
Zamanın İçinde (01/04/2017)
Üniversite Amfileri (01/03/2017)
Oku (01/02/2017)
Eğitimde PISA Etkisi (01/01/2017)
Karmaşada Yaşamak (01/12/2016)
CEBİMİZDEKİ UMUTLAR (30/06/2016)
ALIŞMANIN ZEHİRİ (01/06/2016)
ONULMAZ YARALAR (01/04/2016)
DÖNEMEÇ (01/03/2016)
Umut İnsanda (01/02/2016)
Yaşam Çıkmazı (01/01/2016)
Aydınlığa Kavuşması Gereken Karanlık (01/12/2015)
Karanlıktaki Işığın Umudu İle Yaşamak (01/11/2015)
Silinen Hayatlar (01/10/2015)
Tesadüfi Yaşamlar (01/09/2015)
Yarım Bırakılan Hayatlar (01/08/2015)
Makbul Olmak (01/07/2015)
Haziran Umudu (01/06/2015)
Sessiz ve Sadık Dost (01/05/2015)
Umuda Uyanış (01/04/2015)
Kadın Olmak (01/03/2015)
Görünmez Eller (01/02/2015)
Aksayan Eğitim Sistemi (01/01/2015)
Çirkin Hayatlar ve Ölümler (01/12/2014)
Bedava Hayatlar (01/10/2014)
Fütursuzca Yaşamak (01/08/2014)
Ortadoğu’nun Makus Talihi (01/07/2014)
İnsan Olmanın Gereği (01/06/2014)
Masum ve Güçsüz Olmanın Diğer Adı: Çocukluk (01/05/2014)
Düşünceden Korkmak (01/04/2014)
Umudu Yitirmemek (01/03/2014)
Öteki Olmak (01/02/2014)
Yeni Türkiye Düzeni (01/01/2014)
Ters Giden Şeyler (01/12/2013)
Modern Kölelik (01/11/2013)
Bir Tutam Yaşam (01/10/2013)
Birleşemeyen Milletler (01/09/2013)
Gelin Canlar Bir Olalım (01/08/2013)
Ağacın Gölgesindekiler (01/07/2013)
Ortadoğu Çıkmazı (01/06/2013)
Ekilen Umutlar (01/05/2013)
Farklılıklarla Bütünleşmek (01/03/2013)
Birlik Olmanın Bedeli (01/02/2013)
Belki Bir Umut Doğar (01/12/2012)