Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Utanma Kültürü

Ali Tarhan

Utanma insanlığın çok eski çağlardan bu yana yakından tanıdığı bir duygu. İlk örnekleri-her zaman olduğu gibi-Grek mitolojisinde görülmekte. Eski Grekler bu duyguya o denli önem vermişler ki bu konuda bir de tanrıça görevlendirme gereğini hissetmişler: Aidos. Aidos yalnız utanma tanrıçası değildi. Görevleri arasında alçak gönüllülük, saygı ve mahcubiyet de bulunmaktaydı. Grekler için utanma insana doğru ve yanlış arasındaki farkı anlatan bir duygu anlamına gelmekteydi. Alçak gönüllülük ile el ele gitmesinin nedeni ise zenginlerin fakirler karşısında üstünlüğünün olmamasından ileri gelmektedir. Bu yüce gönüllüğün nedeni de Grek kültürünün zenginliği bir liyakat değil şans sorunu olarak görmesidir. Utanma duygusunun kaynağını bir insanın kendi standartlarıyla davranışları arasındaki farkta aramak gerekmektedir. Bu tanımdan da iki tür kültür ayrımına gidilebilir. İlki utanma kültürüdür. Bu kültür insanın yanlış davranışlarının sadece kendisi tarafından bilinmesiyle ortaya çıkan kendini kötü hissetme duygusudur. İkincisi olan suçluluk kültürü ise insanın yanlış davranışlarının toplum tarafından da bilinmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bu kısa tanımdan da görüleceği gibi utanma kültürü, bireye toplum ve ailesi tarafından verilen eğitim sonucunda bu duygunun içselleştirilmesi yoluyla oluşturulmaktadır. Bu toplumsal kodlara uymayan bireylerin ikinci ve kaçınılmaz durağı ise suçluluk kültürüdür. Utanma duygusu topluma ve çağa göre değişen ahlak anlayışları ile doğrudan ilintilidir. Çağın ahlak yapısı bireyin nelerden utanması gerektiğini dikte etmektedir.

Diğer yandan, ahlakı inceleyen bilim dalı olan etik, ideal insan karakterini konu alan bir disiplindir. İdealleri konu aldığı için etik standartları çağdan çağa değişiklik göstermemektedir. Örneğin yalan söylemek veya gerçeğin tamamını söylememek her çağda ahlaksızlık olarak kabul edilmektedir. Ahlak konusundaki tartışmalar günümüzde de devam etmektedir. Bu yazının konusu ise ahlakın tam tersi bir konuyu, ahlaksızlığı, özel bir formu içinde ele almaktır. Bu özel form dini veya doktriner bağnazlıkların cehalet ile birleşmesiyle oluşan ahlaksızlıktır. Kuşkusuz en kötü form bu üç ögenin birleşmesiyle ortaya çıkmaktadır. Ne yazık ki hem dinler hem de birtakım doktrinlerin bağnazca yorumlanması bunların taraftarlarına her türlü ahlaksızlığın kapılarını sonuna dek açmaktadır. İnsanlık tarihinin bu tür ahlaksızlıklarla tıka basa dolu olduğunu “utanarak” söyleyebiliriz.

Dini ve doktriner bağnazlık ile cehaletin bilinen en ünlü örneği engizisyon mahkemeleridir. Papalığın bağnaz Katolik yorumlarının orta çağ cehaletiyle birleşmesinin sonucunda ortaya çıkan bu mahkemelerin tarihten tamamen silindikleri 19. Yüzyıl başlarına dek on binlerce masum insanı katlettiği bilinmektedir. Bu meşum üçlünün bilinen bir diğer ünlü örneği 1692 yılındaki Salem cadı avıdır. Doktriner bağnazlığın örnekleri ise daha fazladır. Çok garip bir şekilde tarihte doktrinler adına öldürülen insanlar dinler adına öldürülenlerden daha fazladır. Fransız İhtilalinden sonra başlayan terör dönemi bu alanda başı çekmektedir. Yirminci yüzyılda Stalin ve Mao dönemlerindeki katliamlar da bu alanda bir rekora imza atmıştır. Bunların en acısı ise belki de Pol Pot yönetimindeki Kamboçya’da uygulanan katliamlardır. Pol Pot, doktriner temizlik uğruna bu zavallı ülkeyi ölüm tarlalarına çevirmiştir. Bu katliamlardan daha korkunç olan olgu ise bağnaz taraftarlarının bu tür ahlaksızlıkları makul gösterecek gerekçeler üretebilmiş olmasıdır.

Günümüzde ahlak veya ahlaksızlıktan söz edildiğinde bu kavramları Batı normları içinde anlamamız gerekmektedir. Bu normların başlangıcı ise Victorian döneme kadar uzanmaktadır. Rönesans, Reformasyon, Aydınlanma ve Fransız İhtilali ile başlayan Modernite, Victorian dönem İngiltere’sinde kendi ahlak normlarını da üretmeye başlamış ve bu normlar giderek tüm Batı dünyasının ortak değerleri haline gelmiştir. On dokuzuncu Yüzyıl sonlarına gelindiğinde ise bu normlarla ekonomi arasındaki ilişkiler de dikkati çekmeye başlamıştır. Örneğin Max Weber “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı yapıtında kapitalizmin Protestan ülkelerde daha ileri gitmesinin nedenini bu ülkelerdeki insanların içselleştirilmiş bir ahlak duygusuna sahip olmasına ve böylece imzaladıkları sözleşmelere sadık kalmalarına bağlamaktadır. Bunun aksine, günah çıkarma geleneğinin olduğu Katolik ülkelerde ise insanlar kolaylıkla sözleşmelerden cayabilmekte sonuçta da kapitalist gelişim kesintiye uğramaktadır. Bu önemli kitap ve Weber’in analizleri konusundaki tartışmalar halen de sürmektedir. Buna karşın her sosyo-ekonomik değişimin kendi ahlak sistemini de yarattığı ve güvenilir bir sözleşme hukuku olmaksızın kapitalist gelişmenin sağlanamayacağı çoğu sosyal bilimcinin üzerinde uzlaştığı konulardır.

Grek kentlerinde utanma tanrıçası olması bize konunun bir diğer boyutu hakkında daha bilgi sunmaktadır. Utanma ve suçluluk duyguları kentleşmenin getirdiği bir kültürdür. Bireylerinin utanma ve suçluluk duygularına sahip olmadığı bir kent, bu duygulara sahip olanlar açısından cehennemden farksızdır. Moderniteye geçememiş ve bu nedenle kent kültürü de yaratamamış toplumlarda bu iki duygunun eksikliği günlük hayatta, medyada, trafikte ve hatta kaldırımlarda bile görülebilir durumdadır. Moderniteye geçememiş toplumlardaki din ve doktrin bağnazlığı ile cehalet üçlüsüne buralarda sık görülen hırs, kıskançlık ve kibir de eklendiğinde denklem tamamlanmaktadır. İçinde yaşadığımız ülkenin karnesi de ne yazık ki bu konuda kırık notlarla dolu bulunmaktadır. Ahlaksızlığın-en azından ticari ahlaksızlığın-en kesin kanıtı olan ve hiçbir gelişmiş ülkede rastlanılamayan protestolu senet ve karşılıksız çek istatistikleri ülkemizde ilgili kuruluşlar tarafından düzenli olarak yayınlanmaktadır. Ticari sözleşmelerin en temel şekli olan bu iki enstrüman konusundaki istatistikler, Weber’i haklı çıkarır biçimde, ülkemizde kapitalizmin de hala kurulamadığına işaret etmektedir. Söz konusu anomalinin kökenlerini merak edenler Osmanlıdan miras alamadığımız sanat ve bilim gibi olguların arasına utanma kültürünü de ilave etmek zorundadır. Bu konuda tereddüdü olan sinirleri sağlam insanlara ise Prof. Dr. Ahmet Mumcu’nun “Osmanlı Devleti’nde Rüşvet” kitabı ile Reşat Ekrem Koçu’nun “İstanbul Ansiklopedisi”ni okumaları önerilir. Şimdiye dek sosyal bilimcilerimizin üzerinde durmadığı önemli konulardan biri de ülkemizin utanma kültürünü Cumhuriyet’in kurulmasıyla edinmiş olmasıdır. Sosyal bilimcileri bekleyen ikinci görev ise bu kültürü nasıl ve ne zaman kaybettiğimiz olmalıdır. İnsanda utanma duygusuna yol açan benlik standartlarının Cumhuriyet döneminde nasıl oluşturulduğu ve kimlerin eliyle, nasıl yok edildiği araştırma için iyi bir başlangıç noktası olabilir.

Batının ve Modernitenin belki de en önemli tarihi başarısı engizisyonun karanlık dehlizlerini arkasında bırakarak toplumlarda tanrılara ve din kitaplarına gereksinim duyulmayan seküler bir utanma kültürü yaratabilmesinde yatmaktadır. Bizim de artık içinde bulunduğumuz Doğu kültüründe ise bu idealden giderek uzaklaşıldığını görmekteyiz. Bu idealden uzaklaşmanın olumsuz etkileri sadece kentlerimizin utanmazların eline terk edilmesiyle sınırlı değildir. Yok olan utanma duygusu ve kent kültürünün eninde sonunda ulus devletin çözülmesine de yol açması önlenemez bir süreçtir. Üstelik bu temel bilgiyi yeni ve karmaşık analizlere dayalı gözlemlere de borçlu değiliz. Çok ironik bir şekilde, binlerce yıl önce yazılan bir din kitabında Sodom ve Gomorra kent devletlerinin yer yüzünden silinmesinin tek nedeni olarak o kentlerin toplumlarındaki utanma duygusunun yok olması gösterilmektedir!



01/05/2018



Yazarın diğer yazıları

KİRAZ MEVSİMİ (01/04/2018)
Zor Zamanlar (01/03/2018)
Nominal Demokrasiler (01/02/2018)
İki Ülke İki Olgu (01/01/2018)
Umut Nerede? (01/12/2017)
Yalnızlığın Sesi (01/11/2017)
Travmaları Tekrarlamayalım (01/10/2017)
Hoşgörü ve Tolerans (01/09/2017)
Kıskançlığın Rengi (01/08/2017)
Kibir Üzerine (01/07/2017)
Yaşamın Kıyısında Beklerken (01/06/2017)
Duyguların Sözcükleri (01/05/2017)