Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Uluslararası İlişkilerde Ahlak ve Trajedi

Gülden Ayman


Soğuk Savaş sonrasında normatif teorinin uluslararası ilişkiler çalışmalarında önemli bir yer kazanmaya başladığını ve uluslararası ilişkilerde adalet, insan hakları, uluslararası müdahale, kendi kaderini tayin gibi konularda yeni eserler verilmeye başlandığını görüyoruz. Her ne kadar bu alandaki akademik birikimle dış politika söylemlerinde ahlak konusuna yapılan vurguları ayrı ele almak gerekiyorsa da bu çalışmaların siyasal söylemi etkilediği, cesaretlendirdiği de bir gerçek.
Bugün Türkiye’de de insan merkezli ahlaki bir dış politika anlayışının ön plana çıkartıldığına şahit olmaktayız. Dış politikanın ahlaki gerekçelerle birlikte ortaya konması hiç şüphesiz verilen kararlara, takınılan tutumlara önemli ölçüde bir meşruiyet katıyor. Ne var ki, bu birçok durumda korunmasına özen gösterilen insanların ve değerlerin çiğnenmesini de engelleyemiyor. Suriye’de olup bitenler bunun sadece karşımıza çıkan son bir örneğini teşkil ediyor. Esat zulmünden kaçanları koruma ve destek adına yapılanlar isyancıların, yağmacıların hukuk dışı şiddet eylemlerinin önünü kesemiyor.
Aslında konu genel anlamda her ne kadar tek tek örnekler birbirlerinden farklı nitelikler gösterse de türü her neolursa olsun uluslararası müdahalelerin önemli bir açmazı. Bu açmaza uzun bir süredir dikkat çekmek isteyen ve halen Londra’da King’s College Savaş Araştırmaları Bölümü’nün başında bulunan Profesör Mervyn Frost daha 2003 yılında yayınlanan «Trajedi, Ahlak ve Uluslararası İlişkiler” başlıklı makalesinde uluslararası ilişkiler disiplini eğitiminde trajedi incelemelerinin yer alması gereğine işaret ediyordu.
Uluslararası ilişkilerde trajedi kavramını kullananlar kuşkusuz sadece normatif teoriye gönül verenlerle sınırlı değil. Çoktan beri realistler ahlaki değerlerin ulusal çıkarların önüne geçmesi sonucunda devletin ve ulusun mahvolabileceğini söylerken realist yaklaşıma karşı çıkanlar bu yaklaşımın adeta meşrulaştırdığı askeri güç artışının trajediye neden olduğunu ileri sürmekteler. Ancak normatif teori Yunan trajedisini baz alırken bu anlamlarda kullanılan trajediden çok daha farklı bir şeye işaret ediyor.
Trajedi kelimesi günlük hayatta felaket anlamında kullanılıyor. Ancak ilk kez M. Ö. 6. yy.’da Yunanistan’da ortaya çıkan ve 17 yy.’da canlanarak 19.yy’a değin etkisini sürdüren Yunan trajedileri aslında herşeyden önce karar verme durumunda olan bireyin (Oidipious, Antigone, Agamennon, Hamlet gibi) çok zorlu bir ikilemle karşı karşıya olma durumunu ifade ediyor. Verilecek karar hiçbir şekilde ahlaki ile ahlak dışı yoldan hangisinin seçileceği, iyiliğin mi kötülüğün mü egemen olacağı türden bir şey değil.
Gerçekte Sophokles’in, Aiskhylos’un, Euripidies’in ve hatta Shakespeare’in Romeo ve Juliet eserinde bize göstermek istediği başoyuncunun birbirlerinden farklı düzlemdeki ahlaki normlardan hangisine uyacağı hangisini ise göz ardı edeceğiyle ilgili. Nitekim Sofokles’in Antigone’si kendi devletine karşı gelen erkek kardeşinin cesedini aile ahlakı çerçevesinde gömme isteğiyle «her hainin cesedinin şehir duvarları ötesine bırakılması gerektiğini” söyleyen Thebes’in hakimi amcası Creon’un ona hatırlattığı devlet ahlakı arasında bir seçim yapmaya zorlanmaktadır. Trajedi sadece kararın ne yönde alınacağıyla ilgili açmazdan da ibaret değil. Aslında seçim hangi ahlaki davranış yönünde yaparsa yapsın diğerinden vazgeçecek olması asıl trajediyi oluşturuyor.
Frosyt’un vurguladığı gibi klasik trajedilerde baş oyuncu kimi zaman her halükarda kaybedecek olduğunun bilincinde kimi zamansa bunu ancak tercihini yaptıktan sonra anlıyor ama seyirci bunun farkında. Kuşkusuz dış politikada işler daha karışık. Siyasal karar alıcılar yani bu seçimi yapanlar olup biteceklerin ister bilincinde olsun ister olmasın, maliyeti ödeyecekler sadece hükümetlerle sınırlı değil. Yunan trajedilerinin aksine bu seçimlerden etkilenenler adına kararlar alınan toplumlar olarak karşımıza çıkıyor. Yine Yunan trajedilerinde seyircinin oyuna müdahalesi söz konusu değil oysa demokrasilerde halkın ikna edilmesi esastır.
Ahlakı ön plana çıkartarak yapılan dış müdahaleler konusunda karşı karşıya kalınan sorun kuşkusuz kamuoyunun bu müdahalenin haklılığı konusunda ikna edilip edilmemesiyle sınırlı değil. Sorun birbirleriyle çatışan ahlaki kaygıların bizzat varlığının gözardı edilmesinde gibi gözüküyor.
Bu anlamda uluslararası ilişkilerde trajedinin sayısız örneği bulunuyor. Bosna’da güvenli bölge oluşturmaya yeltenen BM Boşnaklara güvenlik sağlayayım derken onları Sırp güçlerinin saldırganlığı karşısında kolay hedeflere dönüştürmüştü. Ruanda’da ve Birundi’deki çatışmalardan kaçan mültecileri korumak için kurulan kamplar ise Ruanda’daki savaşı sürdürme yolunda askeri eğitim veren merkezlere dönüşmüştü.
Bu anlamda Yunan trajedilerinin bize öğreteceği en önemli şey insanı merkeze alan, ahlakı dış politikanın belirleyilerinden biri olarak kabul eden görüşlerle yapılan birçok tercihin aslında bu bunun sonrasında ortaya çıkan insani kayıplara ve ahlak dışı uygulamalara ya hazırlıksız yakalandığı ya da bunları daha baştan gözardı etmeyi seçtiği. Yeni bir yıla iyimserlikle girme adına kendimizi Libya ve Suriye vb. birçok durumda hazırlıksız yakalanıldığını düşünmeye zorlayarak bundan sonra hiç değilse zararların asgari düzeyde tutulması için neler yapılması gerektiğinin daha en baştan hesaplanmasını ve dikkate alınmasını dileyelim.


Soğuk Savaş sonrasında normatif teorinin uluslararası ilişkiler çalışmalarında önemli bir yer kazanmaya başladığını ve uluslararası ilişkilerde adalet, insan hakları, uluslararası müdahale, kendi kaderini tayin gibi konularda yeni eserler verilmeye başlandığını görüyoruz. Her ne kadar bu alandaki akademik birikimle dış politika söylemlerinde ahlak konusuna yapılan vurguları ayrı ele almak gerekiyorsa da bu çalışmaların siyasal söylemi etkilediği, cesaretlendirdiği de bir gerçek.


Bugün Türkiye’de de insan merkezli ahlaki bir dış politika anlayışının ön plana çıkartıldığına şahit olmaktayız. Dış politikanın ahlaki gerekçelerle birlikte ortaya konması hiç şüphesiz verilen kararlara, takınılan tutumlara önemli ölçüde bir meşruiyet katıyor. Ne var ki, bu birçok durumda korunmasına özen gösterilen insanların ve değerlerin çiğnenmesini de engelleyemiyor. Suriye’de olup bitenler bunun sadece karşımıza çıkan son bir örneğini teşkil ediyor. Esat zulmünden kaçanları koruma ve destek adına yapılanlar isyancıların, yağmacıların hukuk dışı şiddet eylemlerinin önünü kesemiyor.


Aslında konu genel anlamda her ne kadar tek tek örnekler birbirlerinden farklı nitelikler gösterse de türü her neolursa olsun uluslararası müdahalelerin önemli bir açmazı. Bu açmaza uzun bir süredir dikkat çekmek isteyen ve halen Londra’da King’s College Savaş Araştırmaları Bölümü’nün başında bulunan Profesör Mervyn Frost daha 2003 yılında yayınlanan «Trajedi, Ahlak ve Uluslararası İlişkiler” başlıklı makalesinde uluslararası ilişkiler disiplini eğitiminde trajedi incelemelerinin yer alması gereğine işaret ediyordu.


Uluslararası ilişkilerde trajedi kavramını kullananlar kuşkusuz sadece normatif teoriye gönül verenlerle sınırlı değil. Çoktan beri realistler ahlaki değerlerin ulusal çıkarların önüne geçmesi sonucunda devletin ve ulusun mahvolabileceğini söylerken realist yaklaşıma karşı çıkanlar bu yaklaşımın adeta meşrulaştırdığı askeri güç artışının trajediye neden olduğunu ileri sürmekteler. Ancak normatif teori Yunan trajedisini baz alırken bu anlamlarda kullanılan trajediden çok daha farklı bir şeye işaret ediyor.


Trajedi kelimesi günlük hayatta felaket anlamında kullanılıyor. Ancak ilk kez M. Ö. 6. yy.’da Yunanistan’da ortaya çıkan ve 17 yy.’da canlanarak 19.yy’a değin etkisini sürdüren Yunan trajedileri aslında herşeyden önce karar verme durumunda olan bireyin (Oidipious, Antigone, Agamennon, Hamlet gibi) çok zorlu bir ikilemle karşı karşıya olma durumunu ifade ediyor. Verilecek karar hiçbir şekilde ahlaki ile ahlak dışı yoldan hangisinin seçileceği, iyiliğin mi kötülüğün mü egemen olacağı türden bir şey değil.


Gerçekte Sophokles’in, Aiskhylos’un, Euripidies’in ve hatta Shakespeare’in Romeo ve Juliet eserinde bize göstermek istediği başoyuncunun birbirlerinden farklı düzlemdeki ahlaki normlardan hangisine uyacağı hangisini ise göz ardı edeceğiyle ilgili. Nitekim Sofokles’in Antigone’si kendi devletine karşı gelen erkek kardeşinin cesedini aile ahlakı çerçevesinde gömme isteğiyle «her hainin cesedinin şehir duvarları ötesine bırakılması gerektiğini” söyleyen Thebes’in hakimi amcası Creon’un ona hatırlattığı devlet ahlakı arasında bir seçim yapmaya zorlanmaktadır. Trajedi sadece kararın ne yönde alınacağıyla ilgili açmazdan da ibaret değil. Aslında seçim hangi ahlaki davranış yönünde yaparsa yapsın diğerinden vazgeçecek olması asıl trajediyi oluşturuyor.


Frosyt’un vurguladığı gibi klasik trajedilerde baş oyuncu kimi zaman her halükarda kaybedecek olduğunun bilincinde kimi zamansa bunu ancak tercihini yaptıktan sonra anlıyor ama seyirci bunun farkında. Kuşkusuz dış politikada işler daha karışık. Siyasal karar alıcılar yani bu seçimi yapanlar olup biteceklerin ister bilincinde olsun ister olmasın, maliyeti ödeyecekler sadece hükümetlerle sınırlı değil. Yunan trajedilerinin aksine bu seçimlerden etkilenenler adına kararlar alınan toplumlar olarak karşımıza çıkıyor. Yine Yunan trajedilerinde seyircinin oyuna müdahalesi söz konusu değil oysa demokrasilerde halkın ikna edilmesi esastır.


Ahlakı ön plana çıkartarak yapılan dış müdahaleler konusunda karşı karşıya kalınan sorun kuşkusuz kamuoyunun bu müdahalenin haklılığı konusunda ikna edilip edilmemesiyle sınırlı değil. Sorun birbirleriyle çatışan ahlaki kaygıların bizzat varlığının gözardı edilmesinde gibi gözüküyor.


Bu anlamda uluslararası ilişkilerde trajedinin sayısız örneği bulunuyor. Bosna’da güvenli bölge oluşturmaya yeltenen BM Boşnaklara güvenlik sağlayayım derken onları Sırp güçlerinin saldırganlığı karşısında kolay hedeflere dönüştürmüştü. Ruanda’da ve Birundi’deki çatışmalardan kaçan mültecileri korumak için kurulan kamplar ise Ruanda’daki savaşı sürdürme yolunda askeri eğitim veren merkezlere dönüşmüştü.


Bu anlamda Yunan trajedilerinin bize öğreteceği en önemli şey insanı merkeze alan, ahlakı dış politikanın belirleyilerinden biri olarak kabul eden görüşlerle yapılan birçok tercihin aslında bu bunun sonrasında ortaya çıkan insani kayıplara ve ahlak dışı uygulamalara ya hazırlıksız yakalandığı ya da bunları daha baştan gözardı etmeyi seçtiği. Yeni bir yıla iyimserlikle girme adına kendimizi Libya ve Suriye vb. birçok durumda hazırlıksız yakalanıldığını düşünmeye zorlayarak bundan sonra hiç değilse zararların asgari düzeyde tutulması için neler yapılması gerektiğinin daha en baştan hesaplanmasını ve dikkate alınmasını dileyelim.





04/01/2013



Yazarın diğer yazıları

Yeni Rus Askeri Doktrini (01/01/2015)
İran’a Suudi Öpücüğü (01/06/2014)
Türkiye’nin Kimlik Değişimi ve Batı İle İlişkiler (01/05/2014)
Boru Hatlarıyla Çizilen Gelecek (01/04/2014)
Unutulan Keşmir (01/03/2014)
El Kaide Bağlantılı Gruplar Kime Neye Hizmet Ediyor? (01/02/2014)
Altın Ticareti (01/01/2014)
Cenevre Anlaşması (01/12/2013)
Savaş Savaştır (01/10/2013)
Uçurumun Eşiği (01/09/2013)
İran-Suudi Diyaloğu (01/08/2013)
İran’da Seçimler (01/07/2013)
Uluslararası İlişkilerde Özür ve Af (I) (01/04/2013)
İran’ın Kendini Saydırma Gayretleri ve Alma-Ata Toplantısı (01/03/2013)
Eski Tas Eski Hamam-İsrail’de Seçim Sonuçları (01/02/2013)
İkinci Obama Dönemi (01/12/2012)
Parçalı Bir Dünya Tasavvuru Ne Kadar Gerçekçi ? (01/10/2012)
Sınırlar, Kimlik ve Düzen (01/09/2012)
Demokrasiler ve Dış Politikada Yalan (01/08/2012)
Güç ve Savaş (01/07/2012)
Etnik, Tarihi ve Kültürel Ortaklıklar Barışı Garanti Eder mi? (01/06/2012)