Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Türkiye’nin Büyüme Performansı

A. Ebru Okan / Sinan Çınar
Uzun yıllardır ekonomistler büyümenin dinamikleri üzerine düşünmüşlerdir. Ayrı bir bilim dalı olarak Adam Smith ile başlayan iktisat literatürü, büyümenin dinamiklerini anlamak üzerine yazılmış bir çok çalışmayla doludur. Adam Smith’ten Karl Marx’a , günümüzde ise Daron Acemoğlu’ndan Şevket Pamuk’a birçok iktisatçının bu konu üzerine çalışmaları mevcuttur. Sanayi Devrimi ile birlikte değişen üretim biçimi ve ekonomik yapıyı incelediğimizde son 200 yılın iktisadi açıdan önemi yadsınamayacak derecede büyüktür. Özellikle sanayi devrimi ile birlikte dünya ekonomisi büyüme performansını yükselten bir ivmeyle artırdı. Bununla birlikte ticaretin de ekonomideki payı artış gösterdi. Bu büyüme yalnız ticari yönlü olmayıp ayrıca sermaye hareketleri ile birlikte finans piyasalarının da bütünleşmesini sağladı. Bu anlamda Türkiye ekonomisi de bu büyümeden payını aldı. Türkiye’nin 200 yıllık büyüme performansını inceleyecek olursak, ilk önce kişi başına düşen ortalama gelire odaklanmamız gerekecektir. Bu bağlamda Şevket Pamuk’un Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi kitabında; Türkiye’de kişi başına düşen gelir (1990 yılı ABD doları sabit fiyatlarıyla) 1820 yılında 720 dolar seviyesinde iken , 1950’li yıllara gelindiğinde 1600 dolar, 2010 yılında ise 10 bin 500 dolar seviyesinde gözlemlenmiştir. Rakamlar incelendiğinde görülüyor ki; Türkiye’nin kişi başına düşen ortalama gelir bazında performansı yıllar geçtikçe artış göstermiş, basit bir hesapla 1820 yılından 2010 yılına kadar geçen sürede toplamda yaklaşık olarak kişi başına düşen gelir 15 kat artmıştır. Yıllar itibariyle kimi zaman dünya ortalamasının altında gerçekleşmiş, kimi zaman ortalamanın üstüne çıkabilmiş olan Türkiye ekonomisi büyüme performansı 19. Yüzyılda yavaş, 19. Yüzyıl ardından dünya ortalaması seviyesine yakın seyretmiştir. Ayrıca nüfus faktörünü düşündüğümüzde, 1820 yılında bugün Türkiye sınırları içerisinde kalan bölgenin nüfusu 9.4 milyon iken, 2010 yılında bu rakam 73 milyona ulaşmıştır. Bu bağlamda bir değerlendirme yaptığımızda ise; nüfus faktörü de göz önüne alınarak, nüfus artışı ile birlikte kişi başına düşen gelirdeki bu artış yaklaşık olarak 100 kat seviyesinde gerçekleşmiştir. Kişi başına düşen gelir 2014 yılı verilerine göre 10 bin 840 dolar seviyesinde gerçekleşmiştir. Ancak bu konjonktürde gözden kaçırılmaması gereken bir nokta kişi başına düşen ortalama gelirin hesaplanma yönteminin değişmiş olmasıdır.Ayrıca son dönemde dolara karşı değer kaybeden Türk Lirası yani kur farkı da bu rakamlar üzerinde etkili olmuştur.

Günümüzde refah kavramı farklılaşmış , bu farklılaşan kavram çerçevesinde refah ; insanların yapabildiklerinin ölçümlenmesi şeklinde analiz edilmiştir.Yeni bir görüş çerçevesinde iktisadi büyüme nihai amaç olmamalı amaca ulaşmakta kullanılan bir araç olmalıdır. Bu anlamda iktisadi büyümenin temel göstergeleri arasında yer alan kişi başına düşen gelir verilerinin yanına sağlık ve eğitim verileri gibi ölçümlerde eklenmiş ve buradan insani gelişim endeksi ortaya çıkmıştır. İnsani gelişim endeksi hesaplaması her ülke için eğitim, sağlık ve gelir boyutunda asgari ve azami değerler belirtilerek her ülkeye dair değerler asgari ve azami değerler arasındaki mesafenin yüzdesi olarak 0 ila 1 arasında ölçülüyor ve böylece değerleri 0 ila 1 arasında değişen üç boyutun ortalamasının alınması şeklinde yapılıyor. Ülkemizde kişi başı gelirde olduğu gibi İnsani gelişme endeksinin sağlık ve eğitim boyutlarında da 19.yüzyılda yavaş son 60 yılda ise hızlı bir gelişimi söz konusudur. Sağlık boyutunda doğum ila yaşam beklentisi 1930’lardan itibaren yükselmeye başlamış fakat eğitim boyutunda ivme kazanma ancak 1950’lere gelindiğinde mümkün olmuştur. Eğitim alanında ivme kazanmasının gecikmesinin altında yatan etken sebep okullaşmanın kırsal alanlara geç yayılması durumudur. Bu gözlemler çerçevesinde ülkemiz ile dünya ülkelerini kıyasladığımızda 19.yüzyıl süresince ülkemiz İGE bazında dünya ülkeleri ortalamasına yakın 20. Yüzyıl ile birlikte ortalamaların üzerinde bir seyir izlemiştir. Birleşmiş Milletler İGE raporuna göre son veriler üzerinden Türkiye’nin İGE puanı 0.759 olarak hesaplanmış bu çerçevede ülkemiz yüksek insanı gelişme kategorisinde yer almıştır. Türkiye 0.759 puan ile İGE raporunu kapsayan 187 ülke ve bölge arasından 69.sırada yer almıştır. Ülkemizin 1980 sonrası İGE göstergeleri şu şekildedir ;



Grafikten de anlaşılacağı üzere ülkemizin 1980 ve 2013 yılları arasında İGE değeri yaklaşık olarak 0.5’lerden 0.8’lere yükselmiştir, bu; dönemin toplam artışının yüzde 50 üzerinde olduğu anlamına gelmektedir. Fakat 2010 yılı itibari ile İGE raporlarına insani gelişmede eşitsiz farkları da eklenmiştir ve bu fark ile birlikte hesaplama yapıldığında ülkemizin puanı 0.639’a düşmektedir. İnsani gelişmede eşitsizlik verisi insani gelişmede eşitsizlikten kaynaklanan kayıp olarak hesaplanmakta ve bu kayıp ülke içerisinde eşitsizlikler arttığında artmaktadır. Bu anlamda ülkemizin yaklaşık olarak 0.120 puan gerilemiş olması ülke içerisindeki eşitsizliğinde boyutunu göstermektedir.

Bizim kişi başına gelir ve insani gelişme endeksi için son 200 yıla odaklanmamızın nedeni, son dönemde popülaritesi artmış olan kurum kavramıdır. Kurumlar; toplumsal oyun kuralları, veya, daha açık anlatımıyla, toplum tarafından belirlenen ve toplumsal etkileşimi şekillendiren kurallar tanımıdır. (North, 1973). Son 200 yıl içerinde incelendiğinde kurumlar gerek Türkiye'de gerekse Dünya'da yadsınamaz şekilde devinimler yaşamıştır. Bazı kurumlar, gelir artışı, ekonomik büyümeyi teşvik ederken bazıları ise tam tersine bir süreç yaşanmasına sebep olmuştur. Ayrıca Daron Acemoğlu ve Robinson 2013 yılında yayınlanan “Why Nations Fail” adlı kitaplarında kapsayıcı kurumları gelişmiş olan ekonomilerin, iktisadi büyüme performanslarının yüksek olduğunu, sömürücü kurumlara sahip olan ülkelerin ise iktisadi performanslarının düşük olduğunu söylemektedirler. Bu çerçevede Türkiye ekonomisinin performansını daha yüksek seviyeye çıkarması ve günümüzün gelişmiş devletleri diye nitelendirdiğimiz ülkeleri yakalaması, kurum adı verilen kavramların iktisadi büyüme ivmesinin aşağı yönlü olmasına sebep olacak nitelikte değil, teşvik edici şekilde hareket etmesiyle mümkündür.

Eşit, Adaletli, Özgür ve Bağımsız bir TÜRKİYE dileklerimizle. . .



01/12/2015



Yazarın diğer yazıları

Orta Gelir Tuzağında Türkiye (01/08/2016)
DÜNYA BANKASI GRUBU VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİ (01/06/2016)
Kapitalist Ekonomilerin Gelişmekte olan Ekonomilere Neo-liberal Politika Dayatmaları (01/05/2016)
Veriler Üzerinden Türkiye’de Sanayi (01/04/2016)
İzmir İktisat Kongreleri ve Sanayi (01/03/2016)
Firki ve Sınai Mülkiyet Hakları Açısından İzmir’in Değerlendirilmesi (01/02/2016)
Gelir Eşitsizliği (01/01/2016)
Dış Ticaret Açığının Azalması Büyümenin Göstergesi midir? (01/11/2015)