Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Türk Sinemasının İlk Yılları

Anıl Kıral

Sinema, bir görüntü sanatıdır. Başka bir deyişle, görüntü diliyle yapılan bir anlatı sanatıdır. Sinemada ses ve görüntünün gerçekliğin kendisi olmaktan çok onun bir çeşit gölgesi olması durumu ve dolayısıyla bu durumun seyircide oluşturduğu gerçeklik duygusu, sinemanın etkinliğini büyük ölçüde arttırmaktadır. Çünkü, sinemada sesler ve görüntüler, gerçekliğe işaret eden anlamlı bir sistem oluştururlar.

Bilindiği gibi sinema, Louis ve Anguste Lumiere kardeşlerin "Sinamatographe" adını verdikleri aygıtlarıyla 28 Aralık 1895 günü Paris'te Capucines Bulvarı'ndaki Grand Cafe'de yaptıkları gösteriyle doğmuştur. İlk filmler açık havada çekildi. Bunlar belgesel türde röportaj filmleri (Trenin İstasyona Girişi, Bahçesini Sulayan Bahçıvan), belgeseller, günlük hayattan sahneler saptayan filmler (Bebeğin Öğle Yemeği) ve aktüalite filmleriydi (Arabaya Binen İtalya Kralı ve Kraliçesi, Çar II. Nikola'nın Taç Giyme Töreni). Teknik olarak görüntüleri saatlerce akıtmanın mümkün olduğu ortaya çıkınca, beyaz perdede bu görüntülerle belirli bir öykü de anlatılabileceği anlaşıldı. Fransız yönetmen Georges Méliés, Lumiére kardeşler tarafından "ticari geleceği olmayan ve bilimsel bir merak konusu" olarak görülen bu yeni tekniğin önündeki parlak geleceği fark etti. 1914'e kadar 400'den fazla film çekti. 

Film pazarı önceleri Fransızların elindeydi. Zanaat aşamasını geçen Charles Pathé, 1900'de Vincennes'de bir film şirketi kurdu. Bu firma yalnız çekim ve gösterim malzemesi üretmekle kalmıyor; ham film üretiyor, filmlerin banyo edilmesi için atölyeler kuruyor, hemen her yanda stüdyolar inşa edip, kendi filmlerinin dağıtımını yapıyordu. Bu gelişmeler Léon Gaumont'un ve "Eclair" şirketinin, Charles Pathé'yi izleyerek sektöre girmelerine yol açtı. 1908 yılından I. Dünya Savaşı öncesine kadar, filme alınan tiyatro eserleri modası yaşandı. Fransız tiyatrosunun neredeyse tümü filme çekildi. Fransa'daki gelişmeye paralel olarak İtalya, Rusya ve İsveç'te; hatta Osmanlı İmparatorluğu'nda sinema için ciddi adımlar atıldı. Osmanlılar belki de gölge oyunu Karagöz-Hacivat'a aşina oldukları için bu yeni buluşu çabucak bağrına bastı.  Öyle ki Lumiére kardeşlerin 28 Aralık 1895'deki ilk gösteriminden birkaç ay sonra, Yıldız Sarayı'nın hokkabazlarından Bertrand'ın çalışmaları sonucunda 1896'da ilk sinema gösterimi yapıldı.  Sinemanın Türkiye'de tanınması, halka ulaşması ise 1897 yılı başlarında "Pathe" isimli bir Fransız şirketinin Türkiye'deki temsilcisi olan Romanya uyruklu Sigmund Weinberg aracılığı ile mümkün olmuştur. Sinemayı Türkiye'de tanıtmaktan çok sattığı Pathe mallarının reklamını yapmak amacıyla halka sinema gösterileri düzenleyen Weinberg, daha sonra da bu işi iyice benimseyerek Türk Sineması'nın başlangıcında önemli bir yer almış oldu.

Halka açık ilk film gösterisini İstanbul Galatasaray'daki zamanın ünlü birahanesi olan Sponeck'te gerçekleştiren Weinberg, daha sonra bu geçici sinemasını Sponeck'in biraz ilerisinde bulunan eski "Concordia" eğlence yerine taşıdı. Weinberg'in film gösterilerini 1898 yılında yine İstanbul Beyoğlu'nda Cambon adlı bir Fransız'ın yaptığı gösteriler izler. Gösterim aygıtının kalitesi, filmlerin uzun olması ve filmlerdeki Türkçe açıklamalar nedeniyle halkın Cambon'un gösterilerini daha çok beğenmesi üzerine Weinberg'in aygıtını yenilediğini, daha uzun filmler getirterek seyircinin filmi daha iyi anlaması için gösterim sırasında bir görevlinin ayağa kalkıp açıklamalarda bulunmasını sağladığını hatta aynı dönemde Weinberg'in sık sık Saray'a çağrılarak filmler oynattığı da belirtilmektedir. Halkın sinemaya gösterdiği rağbeti göz önüne alan Weinberg, 1908'de Türkiye'deki ilk sinema olan "Pathe Sineması"nı yaptırdı. Böylece İstanbul'da Tepebaşı'nda ilk yerleşik sinema salonunun açılmasıyla eğlence yerlerinde adeta bir sığıntı gibi yaşayan sinema, gerçek mekanına kavuşmuş ve giderek Türk toplumunun gelenekselleşmiş eğlence yapısındaki yerini de almış oldu.

İstanbul'da açılan Pathe Sineması'nın ardından Beyoğlu'nda "Palas", Taksim'de "Majik" sinemaları açılır. İstanbul yakasında ise Sirkeci'de Kemal ve Şakir (Seden) kardeşler Fuat Uzkınay ile birlikte "Ali Efendi" ve Demirkapı'da "Kemal Bey" sinemalarını açarlar. 1914'te Murat ve Cevat Beyler tarafından İstanbul yakasında ilk film gösterisinin yapıldığı "Fevziye Kıraathanesi"nin yerinde "Milli Sinema" adıyla açılan sinema, Türkler tarafından işletilen ilk sürekli sinema salonu olarak tarihteki yerini alır. Daha sonra bunları "Elektra", "Elhamra" ve "Opera" sinemaları izler. İzmir'de de Kordonboyu'nda 1909'da ilk açılan Pathe Kardeşler ya da Kramer Sineması'nı izleyen diğer sinemalar ise "Asri Sinema", "Ankara Sineması", "Lale Sineması", "Milli Sinema", "Elhamra Sineması", "Tayyare" Sinemaları ile Güzelyalı ve Karşıyaka'daki sinemalar olmuştur. 1

Birinci Dünya Savaşı'nda sinemanın güçlü bir propaganda aracı olduğu anlaşılmıştı. Savaş sırasında Türk Orduları'nın başkomutanı Enver Paşa, Almanya'ya yaptığı bir ziyaret sırasında Alman Ordusu'nda bir "sinema kolunun" kurulduğunu ve bu kolun çektiği bazı filmleri seyredince, sinemaya verilen değeri anlamıştı. Enver Paşa, yurda döndüğünde ilk iş olarak aynı kolun Osmanlı Ordusu'nda da kurulması için emir verir. 1915 yılı ortalarına doğru Osmanlı Ordusu'nda da "Merkez Ordu Sinema Dairesi" adıyla bir birim kurulur. Böylelikle Enver Paşa, Türk Sinemacılığı'nın başlamasını sağlamış olur. Bu dairenin başına, halka ilk film gösterilerini yapmış olan Weinberg, onun yardımcılığına da o sıralarda teğmen olan Uzkınay getirilir. Merkez Ordu Sinema Dairesi, bugünkü İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nin karşısındaki binada çalışmalarına başladı. Bu daire başlangıçta, savaşla ya da başkomutanın ve padişahın

resmi ve özel yaşamlarıyla ilgili belge filmleri çekti. Daha sonra, Ayasofya'daki bugünkü Askeri Müze’nin bir bölümüne taşınan Merkez Ordu Sinema Dairesi'nde gerek merkezin çektiği filmler gerekse yabancı askeri filmler ve savaşla ilgili aktüalite filmleri burada halka gösterilmeye başlandı.

Girişken bir sinema adamı olan Weinberg, ülkede başka bir sinema kuruluşu olmadığı için belge filmlerin yanı sıra konulu filmlerin de çekilerek halka gösterilmesinin gereği konusunda Enver Paşa'yı ikna ederek gerekli izni aldı ve konulu film çekimi işine girişti. Bunun için İstanbul'da gösteriler sahneleyen Benliyan'ın "Milli Operet" kumpanyasıyla anlaşarak topluluğun repertuarında bulunan "Leblebici Horhor"u çekmeye başladı (1916).  Çekimlerin başlamasından bir süre sonra filmin başrol oyuncularından birinin ölmesi üzerine film yarıda kaldı. Weinberg, bu kez de yine aynı kumpanyanın repertuarındaki Moliere'in "Zoraki Nikah" oyunundan uyarlanan "Himmet Ağa'nın İzdivacı" adlı oyununu çekmeye başladı (1916). Bu filmde Benliyan topluluğu oyuncularıyla birlikte Ahmet Fehim, İsmail Galip Arcan, Behzat Butak gibi Türk oyuncular da rol aldı. Ancak çekimler sırasında oyuncuların çoğunun askere çağrılması üzerine yine yarıda kalan bu filmi savaş sona erdikten sonra Weinberg'in yardımcısı Uzkınay tarafından tamamlanabildi (1918). Böylece Türkiye'de ilk konulu film de çekilmiş oldu.


1916'da Osmanlı İmparatorluğu Romanya'ya savaş ilan edince, Romanya uyruklu Weinberg, Merkez Ordu Sinema Dairesi'ndeki görevinden uzaklaştırılır ve yerine Uzkınay tayin edilir.

Merkez Ordu Sinema Dairesi'nin yanı sıra bir başka yarı resmi kurum olan "Müdafaa-i Milliye Cemiyeti"nin sinema çalışmalarını Nurullah Tilgen, Yıldız Dergisi'ndeki "Türk Filmciliği" başlıklı yazı dizisinde;

"...Müdafaai Milliye Cemiyeti adıyla kurulmuş olan bir teşekkül şimdiki sağlık müzesinin işgal ettiği binada bir stüdyo kurmuştu. Bu cemiyetin üyelerinden olan Sedat Simavi cemiyetin hep aktüalite filmleri çevirdiğini bunun da gerek maddi gerekse manevi bakımdan pek tatminkar olmadığını ileri sürerek mevzulu filmler çevrilmesini teklif etti. Teklif cemiyet idare heyetince münasip görülerek Darülbedayi artistlerine "Pençe", "Casus" ve "Alemdar Vak'ası yahut Sultan Selim-i Salis" adlarında mevzulu filmler çevriltilmiştir" şeklinde ifade etmektedir. 2

Müdafaa-i Milliye Cemiyeti tarafından ilk olarak Sedat Simavi'nin yönetmenliğini yaptığı "Pençe" ve "Casus" adlı iki film çekildi (1917). Mehmet Rauf'un bir oyunundan uyarlanan ve orijinal metni 1900 yılında yayınlanmış olan "Pençe", oynanmaktan çok okunmaya elverişli bir metin olduğundan teknik bakımdan sahneye bile uyarlanması güç bir eserdi. Hareketsiz ve daha çok diyaloglarla gelişen oyun, filme çekildiğinde de aynı etkiyi yapmıştır. Tilgen (1953), yukarıda sözü edilen yazı dizisinde Pençe'nin büyük beğeni topladığını ifade etmektedir. Derneğin ikinci öykülü uzun filmi olan "Casus" hakkında ise Onaran (1999), yeterli bilgi bulunmadığını ve bu filmle elde edilen sonucun da birincisi kadar parlak olmadığını söylemektedir.

Simavi, savaşın son aylarında, Celal Esat (Arseven) ile Selah Cimcoz'un 1909'da yazdıkları Alemdar Mustafa Paşa ile III. Selim'in acıklı sonunu anlatan "Sultan Selim-i Salis" adlı oyundan esinlenerek "Alemdar Vak'ası yahut Sultan Selim'i Salis" adlı filmin çekimine başladı. Bir buçuk ay sonra savaş sona ermiş, Osmanlı Devleti yenilgiye uğrayarak Mondros Mütarekesi'ni imzalamıştı (30 Ekim 1918). Bu anlaşmayla birlikte yarı-askeri bir dernek olan "Müdafaa-i Milliye Cemiyeti" de dağılmak zorunda kaldı. Böylelikle ilk tarihsel film denemesinin sonu gelmedi. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla Merkez Ordu Sinema Dairesi ile Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nin elindeki sinema araçları işgal kuvvetlerinin eline geçmemesi için Malul Gaziler Cemiyeti'ne (Malulin-i Guzat-i Askeriye Muavenet Heyeti) devredildi (Kasım 1919).

Malul Gaziler Cemiyeti"nin ilk iki öykülü uzun filmi 1919 yılı içinde çevrilen "Mürebbiye" ile "Binnaz"dı. Malul Gaziler Cemiyeti'nin çevirdiği ikinci film Yusuf Ziya Ortaç'ın bir oyunundan sinemaya uyarlanan "Binnaz" oldu. Çekim tarihi 1919 olan bu filmin konusu, oyuna adını veren "Lale Devri"nin ünlü güzeli Binnaz'la onu elde etmek için birbirleriyle çatışan iki erkek arsındaki ilişki üzerine kurulmuştu. Aşk, kıskançlık, arkadaşlık ve kahramanlık temalarına dayanan filmin yönetmenliğini Ahmet Fehim Efendi ile Fazlı Necip birlikte yapmışlardı. Fehim Efendi'nin oğlu ressam Münif Fehim, oyunu senaryo haline getirmiş ve filmin dekorlarını yapmıştı. Kameramanlığını Fuat Uzkınay'ın yaptığı filmde Matmazel Blanche, Rana Dilberyan, Ekrem Oran, Hüseyin Kemal Gürmen, Rüştü ve Mecdi rolleri paylaşmışlardı.

1919'da Kemal ve Şakir Seden kardeşler yabancı filmler getirmek amacıyla ilk Türk film şirketini kurmuşlardı. Daha sonra 1922'de "Kemal Film" adıyla bir laboratuvar ve stüdyo kurarak faaliyete geçtiler. Böylece ilk özel yapımevi kurulmuştu. 1916-1922 yılları arasında Berlin'de tiyatro ve sinema çalışmaları yapan Muhsin Ertuğrul İstanbul'a döner ve aynı yıl Kemal Film'de rejisör olarak çalışmalarına başlar.

1922 yılında Muhsin Ertuğrul sinemaya girer ve sinemamızın “Tiyatrocular Dönemi” olarak adlandırılan evresi başlar. Muhsin Ertuğrul’un, 1939 yılına kadar tek isim olarak anıldığı, tiyatrocuların egemenliğinde geçen, çekilen 27 filmden 23’ünü Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ‘uzunca’ bir dönemdir bu. Dönemin diğer isimleri de –Mümtaz Osman adıyla senaryolar yazan, kendi adıyla filmler yöneten Nazım Hikmet dışında- İstanbul Şehir Tiyatrosu kadrosundan oluşur.

Muhsin Ertuğrul, Cumhuriyetin ilk yıllarında ulusal konulara yönelse de ( Ateşten Gömlek  – 1923,  Bir Millet uyanıyor  – 1932)  “1922-1953 yılları arasında yönetmiş olduğu 30 filmin en azından üçte ikisi ya yabancı kaynaklardan alınmıştır ya da Batı sinemasının çeşitli etkilerini taşımaktadır. Ancak yönetmenimiz ilk filmlerinde aslında yerli kaynaklara el atar, gerçek olaylardan hareket eder, edebi yapıtlardan yararlanır. Ses getiren konular seçmiştir.”  Tiyatrocular Dönemi’nin oyuncuları tiyatrocu, oyunları tiyatrovaridir. Filmler ağırlıklı olarak uyarlamalar ve yabancı etkili öykülerden yapılmıştır. Bütün eleştirilere, olumsuzluklara rağmen  “Film türlerinin ilk örnekleri -dram, melodram, güldürü, köy filmi, polis filmi, Kurtuluş Savaşı filmi, tarihsel film, operet filmi, vb.- bu dönemde ortaya kondu.”   Muhsin Ertuğrul Geçiş Dönemi’nde de filmler yönetir.

İlk konulu filmlerin işgal ve milli mücadele yıllarının ardından kurulan Cumhuriyet’in ilk yıllarına denk gelenleri, Muhsin Ertuğrul’un egemenliğinde yapılmıştı. 1930’lu yıllar biterken sinemaya farklı sesler, farklı isimler gelip filmler yapmaya başlar, yeni film yapım şirketleri kurulur. Bu gelişmeler yaşanırken İkinci Dünya Savaşı’nın olumsuz etkileri de yansır sinemaya. Ancak Türkiye’de sinemanın ilk yılları, yabancı film gösterimleri şeklinde olmuştur. Fuat Uzkınay’ın 1914 yılında çektiği “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” isimli belgesel film, ilk Türk filmi olarak kabul edilmektedir. Cumhuriyete kadar geçen dönemde Birinci Dünya Savaşı ile ilgili haber filmleri ağırlıktadır; bununla birlikte öykülü filmler de çekilmiştir.​ Tiyatro sanatçısı Muhsin Ertuğrul, 1922 yılında kurulan ilk film şirketinin başına getirilmiş ve çektiği filmlerle 1950′lere kadar Türk sinemasının en önemli ismi olmuştur. Muhsin Ertuğrul sinemasında tiyatronun etkileri açıkça görülmektedir.



FUAT UZKINAY



Fuat Uzkınay, 1888 yılında İstanbul Üsküdar'da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini İstanbul'da yaptı. İstanbul Lisesi'ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi’nin fizik-kimya bölümüne girdi. Bir yandan öğrenimine devam ederken, öbür yandan da öğretmen yardımcılığı ve İstanbul Lisesi'nde dahiliye memurluğu yaptı. İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra, yerleşik sinemaların çoğalması, sinemaya karşı ilgiyi arttırdı. Uzaya gitmeden duyanların başında. Uzkınay, dahiliye müdürlüğü ve güzellikleri okulda öğrencilere sinemayı tanıtan ve öğreten dersler verdi. Ülkemde sinemayı halka ilk tanıtan Sigmund Weinberg'den göstericinin çalıştırılmasını öğrendi ve öğrencilerin filmleri kendisi oynattı. Böylece, Uzkınay'ın göre ile sinema ülkemizde ilk kez okula girmiş oldu. 1914'te Şakir Seden ile ağabeyi Kemal Seden'i sinema salonu işletmeciliğine ikna etti. 6 Temmuz 1914'te Ali Efendi Sineması açıldı. Aynı yıl savaş çıkması üzerine, Uzkınay yedek subay olarak askere alındı. 14 Kasım 1914 Cumartesi günü Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin yıkılışını 150 metrelik filme çekerek, Türk sinemasında ilk kez film çeken kişi oldu.



1915'te Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa'nın emriyle "Merkez Ordu Sinema Dairesi" ni (MOSD) kurdu. Ve bu kurumun Weinberg ile birlikte yöneticiliğini yaptı. Uzkınay ilk olarak Enver Paşa'nın atıl ve filme çekti. Bugünkü Aya İrini Kilisesi'nin bir bölümü sinema salonu haline getirildi ve burada Uzkınay daha çok askeri konulu filmler gösterdi. MOSD adına haber, belge ve savaş filmleri çekti. Weinberg ile birlikte "Leblebici Horhor" adlı öykülü film çalışmasına girdi girildi. Fakat filmi tamamlayamadı. Ancak "Himmet Ağa'nın İzdivacı" adlı filmi, uzun aralardan sonra tamamladı.

1916'da MOSD'un başına getirildi ve bilgisini geliştirmek için aynı yıl Almanya'ya gitti. Savaş, Cemiyeti'nin sinema çalışmalarını yürüttüğü Maliler Gazetesi bitince. "Mürebbiye" filmini ve işgal altındaki kentlerde protesto gösterileri yapan halkın filmlerini çekti. "Mürebbiye" filminin bitmesinden sonra, yine bir tiyatro eserine dayanan "Binnaz" sinemalaştırıldı.

1921'de Şadi Fikret Karagözoğlu'nun yönetmenliğini yapan "Bican Efendi Vekilharç" adlı tiyatro oyununu görüntüledi. Malül Gaziler Cemiyeti'nin sinema çalışmalarını sona erdirmekle sonuçlanan Fuat Uzkınay, Muhsin Ertuğrul'un "Kemal Film" adına çevirdiği "Boğaziçi Esrarı" filminin görüntü yönetmenliğini yaptı. 1922'de Kurtuluş Savaşı'nın son olaylarını içerdiler "Zafer Yolları" adlı orta uzunluktaki belge filmini çekti. 1924'te ordunun sinemacılık kolunun yeni başında düzenlenmesi üzerine, bu kurumun Laboratuvar Grup Amirliği'ne atandı. Emekli olduğu 1954'e kadar bu görevde kaldı. 29 Mart 1956'da İstanbul Göztepe'de vefat etti. Bugün Ankara'da bulunan Kara Kuvvetleri Foto Film Merkezi'nin birleşiminden biri olan Uzkınay'ın hizmetlerinden dolayı adı verildi. Uzkınay sinemayı ilk kez okula sokan, ilk özel yapımevinin kuruluşunda katkıları olan, ilk Türk filmini çeken ve daha sonraları bir sanat dalı olan sinemayı öykülü ve belge filmleri çekerek halkımıza ilk kez tanıtmış olan ilk Türk sinema adamlarından birisi olmuştur.



MUHSİN ERTUĞRUL

İlk sesli Türk filmi, ilk defa kadrosunda kadın oyuncu barındıran Türk filmi ve uluslararası alanda ödül alan ilk Türk filmi gibi Türk sinemasında ilklerin yönetmeni olan, Çağdaş Batı Tiyatrosu’nun Türkiye’de kendisine bir yer bulması sağlayan  Türk  yönetmen, tiyatro oyuncusu, sinema oyuncusu, yapımcı, senaryo yazarı ve sanat yönetmeni.  yılından bu yana Afife Tiyatro Ödülleri kapsamında Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü verilerek başarılı sanatçının saygıyla anılması sağlanmış, vefatının ardından ise Harbiye Sahnesi’nin adı İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından değiştirilerek Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu adını almış, sanatçının adı ölümsüzleştirilmiştir. 





Muhsin Ertuğrul, 28 Şubat 1892 tarihinde, İstanbul’da dünyaya geldi. Tefeyyüz Mektebi’nde, Topbaşı Rüştiyesi’nde ve Mercan İdadisi’nde okuyan Ertuğrul, ilk olarak 1909 yılında, Burhanettin Tiyatrosu’nda sergilenen ve Arthur Conan Doyle’un aynı adı taşıyan eserinden uyarlanan Sherlock Holmes oyununda canlandırdığı Bob karakteriyle tiyatroyla tanıştı.

Burhanettin Tiyatrosu ile pek çok kez sahneye çıkan Ertuğrul, 1911 yılında tiyatro eğitimi almak üzere Paris’e gitti. Bu şehirde bulunduğu yıllarda bir yandan eğitimini tamamlayan sanatçı, bir yandan da dünyaca ünlü tiyatro topluluklarıyla tanışma imkanı yakaladı.

1913 yılında memlekete dönmesinin ardından Bursa’ya taşınan Ertuğrul, bu şehirde Millet Tiyatrosu’nun kadrosuna girerek pek çok yerli ve yabancı oyunu burada sergiledi. Aynı yıl Şehzadebaşı’nda açtığı Ertuğrul Sineması’nda film gösterimleri yapan başarılı oyuncu, bir yandan da sinema salonunda aralarında Fener Bekçileri’nin de bulunduğu tiyatro oyunlarını sergiledi. 1914 yılında İstanbul’da Darülbedayi Osmani adıyla kurulan ve daha sonraki yıllarda Şehir Tiyatroları adını alacak olan merkezin kuruluşunda yer alan Ertuğrul, burada Reşat Rıdvan Bey ve Andre Antonie ile beraber görev aldı ve aynı yıl açılan Darülbedayi adlı konservatuar ve sanat okulunda yardımcı öğretmen olarak çalışmalara başladı. 1918-1921 yılları arasında Berlin’de bulunan Ertuğrul, burada bir film şirketi kurarak Samson adlı sinema filminin yönetmen koltuğunda oturdu. 1921 yılında İstanbul’a dönüş yapan sanatçı, burada sinema filmlerinde ve tiyatro oyunlarında yönetmen olarak görev aldı.

1928 yılında İpek Film’in kurulmasına öncülük eden sanatçı, İpekçiler ailesinin de kendisine büyük bir maddi ve manevi destek vermesi ile çağdaş sinema teknolojisinin Türkiye’ye getirilmesine önayak oldu ve de 1931 yılında ilk Türk sesli filmi İstanbul Sokaklarında’yı çekti. Aynı yılın sonlarında İpekçiler tarafından ilk sesli film stüdyosu İstanbul’da kuruldu.

Ankara Devlet Konservatuarı’nın Tatbikat Sahnesi’nde yönetici olarak bir süre görev yapan Ertuğrul, daha sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu bünyesinde çalışmalarda bulundu. Shakespeare’in 400. doğum günü kapsamında bir dizi etkinlik düzenleyen başarılı sanatçı, Şehir Tiyatrosu bünyesinde bulunan 5 sahnede Shakespeare oyunu gösterdiği sebebiyle İstanbul Belediye Meclisi tarafından görevinden alındı. Kamuoyunun büyük tepkisi sonucunda belediye tarafından tekrar göreve çağrılan Ertuğrul, bu durumu kabul etmedi.

1919 ile 1953 yılları arasında pek çok sinema filmini yöneten ve senaryo yazarlığı yapan Muhsin Ertuğrul, ayrıca aralarında Şehvet Kurbanı, Kızkulesi Faciası ve Ateşten Gömlek’in de bulunduğu on filmde oyuncu olarak görev aldı. Son olarak 1954 yılında Halıcı Kız adlı sinema filminin yönetmenliğini yapan Muhsin Ertuğrul, filmin gişede başarısız olması nedeniyle sinema hayatına son vererek kendisini tiyatroya adadı.1971 yılında Devlet Kültür Armağanı’na layık görülen Muhsin Ertuğrul, bu ödülü alan ilk sanatçı oldu. İstanbul Üniversitesi’nde tiyatro eleştirisi dersleri veren sanatçı, ayrıca LCC Tiyatro Okulu’nda sahne dersleri de veriyordu.

1923 yılında vizyona giren ve ülkemizde ilk defa Müslüman bir kadın oyuncunun rol aldığı sinema filmi olan Ateşten Gömlek’te Muhsin Ertuğrul ile beraber çalışan oyuncu Neyyire Neyir, 1929 yılında Ertuğrul ile evlendi. 1929-1943 yılları arasında Neyir ile evli kalan Ertuğrul, ikinci evliliğini ise 1950-1979 yılları arasında hayatını paylaştığı Handan Ertuğrul ile yaptı.1941 yılında eşiyle birlikte Perde ve Sinema adlı bir dergi çıkarmaya başlayan Ertuğrul, 1947'de Ankara'da Küçük Tiyatro’yu, 1948'de Büyük Tiyatro'yu ve 1955'te Oda Tiyatrosu'nu açtı.

Muhsin Ertuğrul, 29 Nisan 1979 tarihinde, İstanbul’da vefat etti. Vefatının ardından Harbiye Sahnesi’nin adı İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından değiştirilerek Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu adını aldı ve sanatçının adı ölümsüzleştirildi.

KAYNAKÇA

TİLGEN, Nurullah "Dünden Bugüne Türk Filmciliği" (1914-1953)

ONARAN, Alim Şerif. Türk Sineması (I. Cilt) Kitle Yayınları, Ankara, 1999





01/07/2017



Önceki yazılar

54. Uluslararası Antalya Film Festivali (01/11/2017)
74. Venedik Film Festivali (01/10/2017)
Türk Sinemasında 1950’li Yıllar (01/09/2017)
Dışavurumcu Alman Sineması (01/08/2017)
Cannes Film Festivali (01/06/2017)
Sinema Ve Toplum (01/05/2017)