Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Toplumsal Olaylarda Derinlemesine Perspektif

Ahmet Mümtaz İdil

Yazılı sanatlarda derinlemesine perspektifi konu alan bir yazı yazmıştım. Daha sonraları öğrendim ki aynı konuya benden sonra da olsa Orhan Pamuk da değinmiş. Aynı şeyleri söylemiyoruz, ama özellikle romanda bir perspektif sorunu olduğunu ikimiz de ortaya koyuyoruz. Benim iddiam, ana kahramanı ortaya çıkarmak yazarın yan kahramanlar üretmesiyle mümkün olabileceğiydi.

Bilindiği gibi derinlemesine perspektif ilk kez Leonardo da Vinci tarafından resim sanatında kullanılmış, örneğin ağaçların arka planda giderek küçülmesiyle tablolarda bir derinlik yaratılmasıyla sonuçlanmıştı.


Sanatın her alanında derinlemesine perspektiften söz etmek mümkün.

Peki ya toplum için de böyle bir perspektiften söz edilebilir mi? Toplumsal olayların da bir tablo gibi önümüze serilerek incelenmesi mümkün mü?

Bunun için örnekleme yapmak şart. Örneğin, Gezi Parkı olaylarına dışarıdan bakmakla bir perspektif altında bakmak arasında bir fark olabilir mi?

Neydi Gezi Parkı olaylarının çıkış noktası? Hükümetin ve yandaşların iddiası «iki üç ağaç”tı. Gezi Parkı olaylarının bir toplumsal başkaldırı olduğunu düşünen kesimler açısından ise, hemen çıplak gözle görünemeyen, derin anlamları içeren bir hareketti.

Hemen söylemek mümkün: İki üç ağaç meselesi değildi Gezi Parkı olayları ve zaten hükümet de bunu bilmesine rağmen ağaçtan bir türlü inemedi. Bu, hareketi itibarsızlaştırmak, önemsiz kılmak için yapılmış bir yakıştırmaydı.

İki üç ağaç yüzünden on binlerce polis halkla karşı karşıya getirildi ve 5 insanımız canından oldu, hala hastanede bulunan vatandaşlar var, yüzlerce yaralı buna eklendi ve on bir vatandaş da kör kaldı.


Gezi Parkı olayı, artık herkesin de kabul edeceği gibi bir başkaldırıydı. Hükümetin ve özellikle de onun başındaki Recep Tayyip Erdoğan’ın özel hayatlara kadar karışmasına «dur” demek amacı taşıyordu. Bu anlamda siyasi bir hareket de değildi. Siyasi bir harekete dönüşmemesi için hükümet elinden geleni yapmaya hazırdı, ama siyasi harekete dönüştürecek bir «güç” de yoktu açıkçası. Muhalefet partileri, olaylar patlak verdiği andan itibaren, olaya karışanlardan bir vebalıymış gibi kaçtılar. Kendilerinin bu hareketin içinde olmadığını açıkladılar, uzak durdular, gençliğin taşkınlığı olarak gördüler.


Olaylar hükümeti rahatsız etmeye başlayınca yaptıkları hatayı anladılar ve dönüş yapmaya çalışsalar da bu kez ayaklanan gençlik onlara yüz vermedi.


Ama bu gençlik hareketi bir süre sonra başı kesilmiş tavuk gibi yalpalamaya başladı. Siyasi bir zemin bulamayan her toplumsal hareket gibi yalnızlığa doğru çekildiler.

Mahallelerde yapılan forumlar, sokaklarda yapılan gösteriler hareketi sürdürmeyi amaçlıyordu, ama nereye kadar? Bir hedefi olmayan bu tür hareketlerin dev dalgaların boyun büktüğü dalgakıranlara çarpışı gibi durulmaya doğru hızla ilerlemeye başladı.


Bu işin görünen kısmıydı ve hükümet de bunun dinmesini bekledi. Onlar da çok iyi biliyorlardı ki, siyasi bir örgütlenmeye gitmeyen bu kalkışma, tarihte birçok örneği görülen haksızlığa karşı başkaldıran köylü ayaklanmalarından daha vasıflı değildi.


Ama yine de önlem almak zorundaydı. AKP’nin arka planda kalan ve hiç ortalıkta görünmeyen «akıl” küpleri, üniversitelerin ve lig maçlarının başlamasıyla birlikte yeni bir «başkaldırı” dalgasının geleceğini hesaplamayı ihmal etmediler. Üniversitelere polis sokmakla oradaki olayları engelleyebileceklerini düşünmekteler ve bunun için mahkemeleri de insafsızca kullanacaklar. Yine de bu hareketleri ne kadar engelleyebilirler bilinmez. Lig maçları ise işin en zor kısmı. Sloganların stadyumlarda kalmasını sağlayabilseler, yine mesele yok, ama orada kalmayacağını da biliyorlar. Ayrıca yaptığı «hizmetler” nedeniyle eleştiri almaya en ufak tahammülü olmayan bir Başbakan var.

Muhalefet partilerine gelince, onların bu olayların arka planını hesaplamak gibi bir dertleri yok. Nasılsa başta bir hükümet var ve tüm sorumluluk onda. Kendileri için hedef, tutulan belli yüzdeyi korumak ve mevcut milletvekili sayısını tutturmak. Ama işin öyle gitmeyeceğinin farkında da değiller.

İşte burada toplumsal konularda derinlemesine perspektif ortaya çıkıyor. Zaten bu bakış açısına sahip olsaydı muhalefet partileri, şu anda Türkiye daha değişik sabahlara uyanıyor olurdu.

Hükümet daha uyanık çıktı ve bu olayların kendisine zarar vereceğini kestirebildi. Onun hatası ise, olayları önlemede yaptığı şiddetti ve bu hareketin daha da coşmasına ve Türkiye çapında yayılmasına neden oldu.


Muhalefeti bir kenara koymak gerek artık. Zira onların siyasi bir yapılanma içine bu tür olayları almak gibi bir dertleri ve niyetleri yok.


Gerisini yine Atatürk’ün hitap ettiği gençlik halledecek.


Taşlar dibe çökecek, su yolunu bulacak ve ortaya yeni bir siyasi oluşum çıkacak. Bu kaçınılmaz. Hükümetin korktuğu asıl tehlike de bu zaten.



01/06/2018



Önceki yazılar

Seni Eskimeyen Yaşlı Ellerinden Tanıdım (01/10/2018)
Andre Malroux’un Kedileri (01/09/2018)
Satranç Tahtasına Dikey Bir Sütun Daha Yerleştirelim… (01/08/2018)
Bıkmadınız mı? (01/07/2018)
Nobel'i Kaybetmek Kazanmaktan Daha Zor (01/05/2018)
Romanda İki Merkez (01/04/2018)
Steve Biko’yu Tanır mısınız? (01/03/2018)
Andre Malroux’un Kedileri (01/02/2018)
Seni Eskimeyen Yaşlı Ellerinden Tanıdım (01/01/2018)