Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Ters Köşe 1

Ahmet Talimciler

Futbolun neden bu denli ön planda yer aldığı sorusunun cevabı biraz da futbolun kendi yapısal özelliklerden ileri gelmektedir. Futbol diğer tüm spor dallarından hem daha yaygın hem daha simgesel bir toplumsal ifade kanalı açarak gelişebildiği için üzerine yüklenilen anlamların toplumsal yaşama yansımaları diğer tüm spor dallarına oranla çok daha fazladır. Bu noktada ülkemizde futbolun bu denli popülerleşmesinde rolleri olan üç büyük kulüp Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş önemli tarihsel işlevleri yerine getirmişlerdir. Bu kulüpler Türkiye’nin kuruluşundan günümüze kadar geçirmiş olduğu çeşitli aşamalarda toplumsal değişmelerin futbol aracılığıyla topluma yansımasına katkıda bulunmuşlardır. Ülkemizde futbolun gelişme sürecini dört döneme ayırabiliriz:

1) Kuruluş dönemi: Galatasaray’ın kurulması ve İstanbul liginde yer alması ile başlayan bu süreç, Cumhuriyet öncesinde azınlıklar ve işgal ordularına karşı yapılan müsabakalarla ivme kazanmış ve daha sonra 1951 yılına kadar ülke içinde üç büyük ilde oynanan Milli Küme maçları ile sürmüştür.

2) 1951-1980 dönemi: 1951 Türk futbolu için bir milat anlamına gelmektedir. Çünkü bu yıl profesyonellik kabul edilmiş ve artık ülke içinde ABD etkisi ile başlayan kapitalistleşme süreci (köyden kente göç ve bu kitlelerin kimlik arayışları) futbolda da kendisini hissettirmiştir. Bu yolun sonu 1959 yılında başlayacak olan Türkiye Birinci Ligi’ne çıkacaktır. Gelişen Anadolu sermayesi ile birlikte 1965 sonrasında hemen her ilde futbol kulüpleri kurulacaktır.

3) 1980-1990 dönemi: 1980 sonrası siyasi ve toplumsal hayatımızda yaşanan değişiklikler futbolun depolitizasyon sürecinde ön plana çıkarılmasını sağlayacaktır (kimlik edinmenin yeni biçimi olarak futbol).

4) 1990 ve sonrası: Özel televizyonların yayın hayatına başlaması ile tüketimin nesnesi olarak futbolun yeni döneme özgü yeri (futbol-televizyon birlikteliğinin gelişmesinin yanı sıra orta sınıf sporu olmaya doğru kayan futbol ile futbol taraftarlığında ötekini yok etmeye yönelik şiddet anlayışı ve futbol zevkinin ön plana geçmeye başlaması).

Futbolla bu kadar haşır neşir olunduğu bu noktada spor kültürünün neden oluşmadığı sorusundan önce bu ülkede futbolun kendi kültürünü oluşturamadığı ve giderek başarıya endeksli (kendi takımının başarısı) ve rakibine (ötekine) tolerans göstermeyen hatta rakibini kendi sahasında bile görmek istemeyen bir futbol anlayışı ile karşı karşıya olduğumuz gerçeği üzerinde bir kez daha düşünmeliyiz. Ülkemizde bu yüzyılın başlarında yapılan spor dallarını kısaca hatırlamak nereden nereye geldiğimizi göstermesi açısından bize yol gösterecektir. Bugün amatör şubelerini giderek kaderine (ölümüne) terk eden üç büyük kulübümüzün geçmişte ülkemizde bugün yapılmayan bir takım sporları yapıyor olduklarını bilmek ne yazık ki insanı derinden yaralıyor. Örneğin Galatasaray kulübü, lise bağlantısı ile boks, atletizm, masa tenisi, tenis, basketbol, atletizm, voleybol, yelken, jimnastik, rugby, hentbol, izcilik, çim hokeyi gibi çok farklı dallarda mücadele ediyordu.

«8 Nisan 1945 tarihinde Fenerbahçe ve Galatasaray hentbol takımları 12 bin seyirci önünde mücadele ediyorlardı. 18 Mayıs 1947 tarihinde yapılan rugby maçında ise Fenerbahçe-Galatasaray’ı 12-0 mağlup ediyordu” (Atabeyoğlu, 1991,s. 176 ve 191) Futbolun diğer spor dallarının önüne geçmesi ile birlikte Türkiye’de farklı dallarda spor yapan sporcuların sayısı azalmış ve profesyonelleşme süreci bu durumu neredeyse ortadan kaldırır hale getirmiştir. Sabri Mahir gibi yurt dışına ilk transfer olan futbolcumuz aynı zamanda Türk boks tarihi için de son derece önemli bir isimdir. Melih Kotanca gibi Fenerbahçe takımında futbolu ve atletizmi başarıyla yürüten örnekleri çoğaltabiliriz.

Türk insanının spor uğraşı ile kurmuş olduğu bağlantının zayıflığı ve siyasal alanda devleti yönetenlerin eğitim ve sağlık gibi hayati alanlarda olduğu gibi spor alanında da kısıtlı bütçelerle insan- toplum yaşantısı ve geleceği ile doğrudan ilintili bu alanı kaderine terk etmeleri; bu ilişkinin güçlenip büyümesini engellemiştir. Bunun yanı sıra futbolun özellikle son 20 yıl içinde kazandığı ivme ile birlikte Türk sporseverleri (büyük çoğunlukla izleyicileri çünkü insanlarımız spor yapmaktan ziyade futbol izlemeyi seviyor hatta sadece kendi takımını izlemeyi) futbol çizgilerinin arasına odaklandı; özel televizyonlar da bu sürecin hızlanmasına büyük katkıda bulundu. Futbola aşırı odaklanma diğer spor dallarının kadükleşmesine yol açtı. Spor kulüplerimizin neredeyse tamamına yakını aslında futbol kulüpleri haline gelmişlerdir. Bugün üç büyük kulübümüzün taraftarlarının büyük bir çoğunluğu için asıl olan futbol takımının karşılaşmalarıdır. Kendi takımlarının voleybol, basketbol, hentbol gibi diğer spor mücadelelerine olan ilgileri son derece az olmaktadır.

Spor kültürümüzün olmaması ve bunun yanında bir futbol kültürü de geliştirememiş olmamız bugün geldiğimiz noktada spor sahalarında (büyük çoğunluğu futbol sahaları) yaşanan şiddet hareketlerinin artmasında etkili olmuştur. Başarıya endekslenen ve ne olursa olsun kazanalım mantığı ile hayata bakan bir zihniyet spor sahalarında yaşanan güzelliklerle ilgilenmemekte sadece kendi takımının başarısını istemektedir. Bu gerçekleşmediği takdirde de şiddete başvurmaktan kaçınmamaktadır. Stadyumlarda «öteki” dediğimiz rakiplerinin varlığı bile onları rahatsız etmekte ve stadyumdan onları atmak suretiyle zafer kazandıklarını zannetmektedirler. Ne yazık ki spor kulüplerimiz de gerek yöneticilerinin yanlış davranışlarıyla gerekse de kulüp-taraftar birlikteliğini oluşturup geliştirecek girişimlerde bulunmamaları ile bu sürecin hızlanmasına istemeden de olsa katkıda bulunmaktadırlar. Yaşananlar karşısında geçmişten örnekler vermenin ve nostalji duygularını kabartmanın bir faydası olmayacaktır. Başka bir dönem içinde yaşamakta olduğumuz ve bu dönemin kendine has bir takım özellikleri kendi bünyesinde bulundurmakta olduğu gerçeğini kabul etmek ve ona göre hareket etmek zorundayız. Sporu hayatımıza ne kadar çok sokabilir ve yaygınlaştırabilirsek o ölçüde kendi farklılıklarımızı ve çeşitliliklerimizi de görebiliriz. Belki ancak o zaman futbol gibi gerçekten zevkli bir spor dalını ellerimizle koşar adım ölüme sürüklemenin de önüne geçebiliriz.



01/03/2012



Yazarın diğer yazıları

Yüksek Öğretim Yasa Taslağına Yönelik Eleştiri ve Önerilerim (01/12/2012)
İki Büyüğün Etrafında Dönen Türk Futbolu/Sporu (01/12/2012)
Bu Sese Kulak Verin (01/11/2012)
Televizyondaki Futbol Kabaresi (01/10/2012)
Olimpiyatların Ardından (01/09/2012)
Doğuşundan Bugüne Olimpiyatlar (01/08/2012)
İzmir Yine Küme Düştü! (01/06/2012)
Futbol: Dostluk, Kardeşlik mi? (01/05/2012)
Sorun Sadece Birkaç Kendini Bilmez mi? (01/04/2012)
Ters Köşe 3 (17/03/2012)
Ters Köşe 4 (11/03/2012)
Ters Köşe 2 (05/03/2012)
Ters Köşe 4 (19/02/2012)
Ters Köşe 3 (13/02/2012)
Ters Köşe 2 (06/02/2012)
Ters Köşe 1 (01/02/2012)
Ters Köşe 4 (23/01/2012)
Ters Köşe 3 (16/01/2012)
Ters Köşe 2 (09/01/2012)
Bir Garip Ölmüş Diyenler (09/01/2012)
Ters Köşe 1 (01/01/2012)
Ters Köşe 2 (25/12/2011)
Ters Köşe 1 (18/12/2011)
Derbiler Rakip Taraftarlara Kapatıldığında Sorun Çözülür mü? (01/12/2011)
Şikenin Gölgesinde Kalan Türk Futbolu ve Medyası (01/11/2011)