Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Tekrar Edilen Sorular ve Hegemonyanın Özeleştirisi

Ali Berk İdil

1960’larda Avrupa, savaşta darmaduman olan ekonomisini hızla toparladı ve eski gücünün bir kısmına kavuştu. 1970’lerde Japonya, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline geldi. 1970’ler yine derin ekonomik bunalımlara sahne oldu ve Bretton Woods sistemi rafa kaldırıldı. 2008’de finansal kriz, ekonomik sisteme olan inancı zedeledi. 2010’lara gelindiğinde ise ABD artık Çin’in kendisiyle yarışır bir güç haline geldiğini kabul ediyordu. Bütün bu olaylar birbirinden farklı elbette ama neden oldukları ortak bir şey var. Hepsinin ardından Amerikan akademisi başta olmak üzere, dünya üzerindeki uzmanlar hep aynı soruyu sordular: 1940’larda başlayan “Amerikan Yüzyılı” sona mı erdi? Öyle ki, sorgulama sürecinin kendisi belki de yarım yüzyılı aşmış durumda. Hatta Noam Chomsky’e sorarsanız, o süreci ta “Çin’in Kaybedilmesi”nden başlatıyor. Amerikan akademisinin en saygın isimlerinden Joseph Nye, 2015 yılında Is the American Century Over? [Amerikan Yüzyılı Bitti mi?] başlıklı kitabını yayınladı. Kısacası tartışmalar hala devam ediyor. Amerikan Yüzyılının bitip bitmediğine, ne zaman başladığına ya da gerçekten böyle bir yüzyıl olup olmadığına dair soruların pek çok yanıtı var. Bir başka önemli soru ise, Amerikan akademisinin bir kısmı neden sürekli bu kehanetleri tartışıyor? Bu soruları Joseph Nye’ın bahsettiğim kitabı üzerinden yanıtlamaya çalışacağım.

 

Öncelikle, Nye’a kalırsa, Amerikan Yüzyılı sona ermiş gibi görünmüyor. Bunu temellendirdiği stratejik bir temel var elbette. ABD’ye karşı yükselen güçleri tek tek teraziye yerleştiriyor Nye. Avrupa, Japonya, Rusya, Hindistan, Brezilya ve elbette Çin. Çin dışında geri kalan güçleri iki nedenden hemen eleme yoluna gidiyor. Birinci neden bu güçleri tek başına değerlendirdiğimizde ABD’nin gücüyle kıyaslanabilecek durumda olmamaları. Bu neden oldukça akla yatkın görünüyor. Avrupa’nın özel bir yeri söz konusu elbette. Avrupa ancak bir bütün olarak göz önüne alındığında tartışmaya dahil oluyor. Ama öyleyken bile, buradaki adayların en güçlüsü Avrupa’nın bile tek başına Amerikan ekonomik ve askeri gücüne karşı koyma ihtimali zayıf. Bunların ancak bir kombinasyonu gündeme geldiğinde Washington’a ciddi bir rakip çıkmış oluyor. Bu da bizi Nye’ın saydığı ikinci nedene götürüyor: Bu ülkelerin bir koalisyonu mümkün görünmüyor. Avrupa’da yaşananlar (Brexit, radikal sağın yükselişi, ticari anlaşmazlıklar vs.) Avrupa’nın bütünleşmesine ciddi anlamda engel oluyor. Hindistan ve Japonya ise yükselen bir Çin’e karşı tam bir denge siyasetinde olmak zorundalar, yani kısacası ne ABD’li ne ABD’siz bir siyaset arayışındalar. Rusya için ise biraz daha acımasız bir analiz geliştiriyor Nye: Rusya’nın Avrupa kökenleri ile Panslavik bakış açısı arasında sıkışan otoriterliği uzun vadeli ittifaklar kurmasına engel oluyor. Rusya’nın uzun soluklu ittifakları olmadığı ortada ama nedeninin bu olup olmadığı tartışmalı. Brezilya içinse en büyük eleştiri altyapı sorunları, hayli yüksek suç oranı ve hukuk sistemindeki aksamalar. Bu aksamalar da uzun vadeli dış politika hedeflerini gölgede bırakabiliyor, yani stratejik ortaklıkları. Kısacası, Amerikan gücünü dengelemek ittifaklarla ya da bu ülkelerin bireysel çabalarıyla mümkün değil gibi. Görüldüğü üzere Nye’ın Amerikan Yüzyılının ölmediğine dair argümanı haylü kuvvetli, ama taçlandırmak için son bir soruya yanıt bulması lazım: Ne olacak bu Çin’in yükselişi?

 

Çin Meselesi

Yanlış anlaşılmasın, soruyu yukarıdaki gibi laubali biçimde sormak benim cüretim. Zira bu soru artık her yerde sorulan, klişeleşmiş ve tam olarak da bu klişeleşme nedeniyle cevabı zor bulunan bir soru. Nye’a göre Çin’in an itibariyle konumu Amerikan gücüne bir karşı denge kurmak için asla yeterli değil. Gelecek vaat ediyor, ama henüz değil. En önemli nedenlerden birisi Çin’in yumuşak güç üretmek konusunda ABD’ye göre bir hayli geride olması. Yani Çin, dediklerini güç ve yaptırım kullanmadan var olan cazibesi ile istediklerini yaptırmak konusunda ABD kadar mahir değil. Nye’ın ifadesiyle dünya üzerinde binlerce Konfüçyüs Enstitüsü kurmak bir başlangıç ama başka etmenlerle desteklenmediği sürece rekabet için yeterli değil. Bilindiği üzere Nye, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler literatürüne “yumuşak güç” kavramını katan kişi, dolayısıyla ABD ve Çin’i yumuşak güçleri bağlamında karşılaştırdığında, iyice kulak kesilmek gerektiğine inanıyorum. Öte yandan, Nye’ın söylediği çok da yeni bir şey değil. Eski ABD Güvenlik Danışmanlarından Brzezinski The Grand Chessboard [Büyük Satranç Tahtası] kitabında da benzer bir şeyi çarpıcı bir şekilde söylüyordu. Dediği şeyi özetlemek gerekirse, herkes bir Amerikalı olabilirken, ancak bir Çinli, Çinli olabiliyor; bu da Çin’in kültürel ve siyasal anlamda bir küresel süper güç olması için kayda değer bir engel.

 

İkinci büyük engel ise ekonomik. Pek çok problem sıralıyor Nye. Öncelikle Satın Alma Gücü Paritesi ve benzeri ölçümlerle Çin’in ekonomik gücü bir hayli etkileyici görünse de uluslararası kurlara bakıldığında durum böyle değil. Çin’in epeydir Yuan ve ilgili kur meselelerinden mustarip olduğunu biliyoruz. Fakat Nye’a kalırsa bu hem Çin’in kendi ekonomisi hem de uluslararası piyasaların güveni açısından büyük bir sorun. Bir diğer ekonomik sorun ise katma değer problemi. Nye, bunun Çinlilerin de yakındığı bir problem olduğunu söylüyor. Amerikan dış ticaret açığı artmakta evet, ancak Amerikan katma değeri hala oldukça önemli ve Çin bu durumu henüz lehine çevirebilmiş değil. Ekonomik terimleri bir kenara bırakacak olursak durum şu: Apple ürünlerinin ciddi bir kısmı Çin’de üretiliyor, ve Apple Çin’e istihdam sağlıyor olabilir ama Apple teknolojisi ve markası ABD’ye ait. Gerçekten de yabana atılmayacak bir sorun ancak Çinlilerin de durumu farkında olduğunu bildiğimize göre, bu daha ne kadar bu şekilde devam eder, zaman gösterecek.

Kısacası, Joseph Nye, Amerikan Yüzyılının daha bitmediğini ve üstelik daha en az birkaç on yılı olduğunu söylüyor. Nye, Amerikan Yüzyılının bittiğini ya da en azından çok zor durumda olduğunu söyleyen onlarca başka çok okunan yazarın karşısında. Haksız denilemez. Amerikan hegemonyası açısından bir hayli optimist olduğu kesin ancak özellikle ülkelerin tekil analizleri konusunda da bir hayli haklı. ABD’nin yaşadığı bir gerileme olduğunu da kabul ediyor ve hatta gerileme kavramını ikiye ayırarak ABD’nin hangisini yaşadığını analiz etmeye çalışıyor. Her yerde geçerli olabilecek bu ayrımı açıklamama izin verin.

 

Mutlak ve Göreceli Gerileme

 

Gerileme, diyor Nye, göreceli de olabilir mutlak da. Mutlak gerilemenin güzel bir örneği Roma’nın çöküşü. Elitlerin kendi içerisindeki çekişmeleri, yenilikleri takip edememe, halka ulaşamamak derken, Roma kendisine yakın bir rakibi olmadığı halde çöktü. Tek tek değerlendirildiğinde rakip dahi görmeyeceği barbar kavimlerin birleşimi bu içeriden ve mutlak biçimde yaşanan gerilemeyi çöküşe evriltmiş. Amerikan gerilemesi -eğer gerçekten de varsa böyle bir şey- mutlak bir çöküş değil gibi görünüyor. Sosyal, kültürel ve ahlaki anlamda, 10 yıl öncesine göre çok ciddi bir gerileme söz konusu değil diyor, Nye. Evet, ABD’nin sorunları saymakla bitmeyebilir, ama bütün bu sorunlar varken zirveye yükseldi, daha kolay bir iş olan zirvede tutunmayı niçin başaramasın?

 

Göreceli gerileme ise aslında her şeyin yolunda gittiği, ülkelerin güç kaybetmediği ancak etrafındaki ülkelerin güçlenmesinden dolayı yaşanan karşılaştırmalı güç kaybına deniyor. Hollanda’nın 17. yüzyılda inanılması bir güç ve zenginlik ele geçirdiği halde, İngiltere ve Fransa gibi daha da hızlı büyüyen devletlerin gerisinde kalması, en bilindik örnek. ABD’nin buna benzer bir gerileme yaşadığı ortada ancak bu gerileme, olağan bir süreç olduğu gibi Amerikan hegemonyasını şu ana kadar riske atmış da değil. Kavramların önemi bence ortada. Amerikan akademisi, geçmişte olduğu gibi bugün de kendisiyle ilgili sorunları kavramsal olarak araştırıyor, kimi zaman yumuşatıyor, kimi zaman kamuoyunu duyarlı olması için belki biraz korkutuyor. Nye’a sorarsanız, Amerikan Yüzyılı hala burada ve çağımızı belirlemeye devam ediyor. Öyleyse Amerikan Yüzyılında yaşayan bizler için sorulması gereken sorular var.

 

Birincisi, Amerikan akademisi bu özeleştirelliğini neye borçlu? Evet, Nye ABD’nin gerilediğini asla kabul etmiyor ancak bu olasılığı tartışmak dahi büyük bir güç ve onun vatandaşları için oldukça sancılı bir süreç olsa gerek. Ancak bu gerileme süreci doğru olsa bile aktif olarak bir parçası olmak, yaşarken incelemek, tarihini yazmak hem Amerikan akademisine hem de Amerikan diplomasisine güç katıyor mu? Katıyorsa bile, bu özeleştirelliğin başka nedenleri de olabilir mi?

 

İkinci bir soru da şu: Amerikan hegemonyasının gerçekten zayıfladığının düşünüldüğü, dillendirildiği bir ortamda, bundan önce Amerikan akademisinin haberinin olması ve en çok Amerikan akademisinin yorum yapması, iyi bir önlem mekanizması mıdır, yoksa Amerikan hegemonyasının aslında zayıflamadığına dair ironik bir işaret midir? Soruyu bir de tersten soralım: Nye’ın söyledikleri Amerikan siyasetçilerine ve yöneticilerine bir uyarı mı yoksa Amerikan halkına verilen bir müsterih olunuz mesajı mı?



01/03/2020



Yazarın diğer yazıları

Çok Taraflı Güç mü Gücün Sonu mu? (01/04/2020)
Kamusal Alan, Markalaşma ve Trump (01/02/2020)
Neoliberalizme Liberal Bir Eleştiri: Michael J. Sandel ve Piyasanın Sınırları (01/12/2019)
Kişisel, Kurumsal ve Toplumsal Başarı: Gladwell’den Öğrendiklerim (01/11/2019)
Basit Bir Sınavla Anaokulu Çocuklarının Geleceğini Tahmin Etmek Mümkün mü? (01/10/2019)