Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Sınırlar, Kimlik ve Düzen

Gülden Ayman

Türkiye-Suriye ilişkilerinde daha bir yıl öncesine değin, sınırların iki toplumu birbirinden ayıran bir «engel” olmaktan kurtarılıp iki halk arasındaki temas ve ekonomik-ticari alışveriş açısından bir «köprüye” dönüşmesinden söz ediyorduk. Onca yıl sınırı aşanlara yerinde ölümcül cezalar vermeye yarayan mayınların temizlenmesi, karşılıklı düşman tahayyülünün en keskin ucunun kırılmasını ifade ederken kurulan siyasi ve askeri işbirliği mekanizmaları «hasımlıktan” «müttefikliğe” doğru bir adım gibi gözüküyordu. İki ülke arasında imzalanan bir dizi anlaşma ve protokol sayesinde ekonomik ve ticari ilişkilerde göz kamaştırıcı bir patlama yaşanıyordu. Sınırın birbirinden zorla ayırdığı akrabaların birbirlerine kavuşma coşkusuna birbirlerini tanımayan Suriyeli ve Türk turistlerin sınırın öte yanına yaptıkları ziyaretlerin heyecanı ekleniyordu. Türkiye proje bazında Suriye’ye yapılan yabancı yatırımlarda en önde gelen ülke konumuna yükselmişti. Erdoğanlar ile Esatlar’ın özel hayatlarını da paylaşmaya başlamalarıyla verdikleri görüntülerse neredeyse bir aile portresi çizmekteydi.

Aslında Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin bu denli iyileşmesinde rol oynayan toplumsal baskılar değil liderlerin vizyonlarıydı. Ankara ulus-devletlerin sonunun geldiği tezine paralel olarak geliştirilen bir argüman olan sınırların da anlamını yitirdiği düşüncesini benimsemişti. Aslında gerek Avrupa örneğinde gerekse de bundan esinlenen Türkiye örneğinde dikkat çekici olan, kimlikteki «biz” algısının başkalarına da yer açarak genişlemesinin bir sonucu olarak sınırlara olan yaklaşımın da değişime tabi tutulmasıydı. Türkiye örneğini Avrupa tecrübesinden ayıran bir özellik Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Osmanlı’ya yönelik olumlu tasavvurlarla ve Müslümanlığı ön plana çıkararak yeniden tanımlamaya çalıştığı dış politika kimliğinin toplumsal bir uzlaşmanın ürünü olmamasıydı. Bir başka ayırıcı özellikse «bizin” içerisine buyur edilen komşuların özelde de Suriye’nin temel derdinin Türkiye’ninkilerden çok farklı oluşuydu ki bu da belli bir ölçüde bu iki ülkenin düzenleri, rejimleri arasındaki uçurumun bir sonucuydu. Suriye, Türkiye ile yakınlaşmayı herşeyden önce dış dünyadaki yalnızlığının üstesinden gelmek, başta ABD olmak üzere üzerindeki baskıları hafifletmek ve en önemlisi rejimin devamını garantilemek için istemişti. Kimliğini yeniden tanımlamak ve Türkiye ile beraber yeni bir düzene yelken açmak gibi bir isteği, bir amacı bulunmuyordu. Kısacası iki komşu ülke liderliğinin vizyonları birbiriyle örtüşmek bir yana tamamen farklı duygu ve ihtiyaçların bir ifadesiydi.

Gerçi Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu başta Suriye olmak üzere Orta Doğu ülkeleriyle olan yakınlaşması sürecinde Türkiye’nin «düzen kurucu bir ülke” vasfına sık sık değinmişti ama referans verilen «Osmanlı barışının” bugün nasıl bir düzenle yeniden ihya edilebileceği ve Türkiye’nin buna gücünün olup olmadığı somuta indirgenerek gerçekçi bir yaklaşımla tartışılmamıştı. İleri sürülen görüşler «hoşgörünün birarada yaşamanın esasını teşkil ettiği” fikri ile «ekonomik karşılıklı bağımlılığın barışı getireceği” varsayımından ibaret kalmıştı.

Suriye’de düzenin çözülmeye başlaması ile başta Kürt kimliği olmak üzere etnik ve mezhepsel kimlikler canlanırken ve birbiriyle rakip düzen anlayışları çatışmaya başlarken Türkiye’nin güç tasavvurları ve bu ülkeye yönelik «biz” tanımı da giderek bir gerçeklik testine tabi tutuldu ve Sünni-Müslüman olarak daraldı. Suriye’deki gelişmeler karşısında Ankara bir taraftan bir zamanlar üstü kapalı olarak «bölgede Türkiye’nin komşularıyla yakınlaşmasının önünü kesmesinden ve itilaflar yaratmasından” şikayet ettiği Batılı ülkelerle, diğer taraftansa Suudi Arabistan ve Katar gibi otoriter yönetimlerle birlikte hareket etmeyi seçti. Bu Türkiye’nin gücünün sınırlarını ortaya koymanın çok daha ötesinde uzun zamandır tekrarladığı ancak içeriğini bir türlü netleştiremediği «düzen kurucu ülke” rolünün ne denli çelişkilerle dolu olduğunun da bir ifadesi oldu.

Uluslararası ilişkilerde sınırlara, kimlik ve düzenlere baktığımızda birbiriyle ayrılmaz bir ilişki içinde bulunan bu üç unsurun adeta bir üçgenin parçalarını teşkil ettiğini görürüz. Sınırlar, kimlikler ve düzenler birbirlerini yarattıkları, cesaretlendikleri gibi frenlemekte, baskılamaktadırlar da. Sınır problemi, düzen probleminden düzen problemi kimlik probleminden ayrı ele alınamaz, çözülemez. Düzenlerle sınırlar arasında da çok sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Düzen, her şeyden önce «kimlerin içeride kimlerin de dışarıda bırakılacağını” belirlediği ölçüde kimlik tanımıyla içiçedir. Kimlikler ve kimlikleri yansıtan düzenler teritoryal sınırlar sayesinde korunurken düzenler muhafaza edildiği ölçüde kimlikler mevcut tanımlarını muhafaza eder, sınırlar geçerliliğini koruyabilir. Avrupa ortak bir kimlik tanımında birleşmiş, sınırlarını birbirlerine açmışken Avrupa sınırlarının dışında kalanlara set çekilmiştir. Birbirine rakip anlayışların mücadelesi sonunda yeni düzenleri belirleyenin «anayasa” olduğu düşünülürse Avrupa düzeninin tam anlamıyla kurulmadığı açıktır.

Türkiye’de son zamanlarda açıkça seslendirilmeye başlanan ve «Türkiye’nin Suriye, Irak ve hatta İran’daki Kürtleri himayesine alarak daha da büyüyebileceği” yolundaki ithal görüşler, ne ortak siyasal aidiyetlerin varlığının ne de bu aidiyetlerin yaratılmasının söz konusu olduğu (Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi ile Türkiye’nin ilişkisi gibi) durumlarda etnik-milliyetçi kimliklere sahip olanların er geç kendi düzenlerini, kendilerinin saydıkları topraklarda kurarak korumak isteyeceği gerçeğini hiçe saymaktadır. Ayrıca tek başına ele alındığında güçlü ekonomik ilişkilerin ve karşılıklı bağımlılığın ortak ideallerde halkları buluşturduğunu kanıtlayan tek bir örnek de yoktur. Dışarıya dönük bu çeşit düzen tasavvurları bir taraftan Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye atacak maceraları cesaretlendirirken diğer taraftan kendi kimliğimiz ve düzenimizin de yeniden tanımlanmasını beraberinde getireceğinden bugün nasıl bir anayasaya kavuşmamız gerektiği konusundaki tartışmalardan bağımsız olarak ele alınamayacak bir konu gibi gözükmektedir.



01/09/2012



Yazarın diğer yazıları

Yeni Rus Askeri Doktrini (01/01/2015)
İran’a Suudi Öpücüğü (01/06/2014)
Türkiye’nin Kimlik Değişimi ve Batı İle İlişkiler (01/05/2014)
Boru Hatlarıyla Çizilen Gelecek (01/04/2014)
Unutulan Keşmir (01/03/2014)
El Kaide Bağlantılı Gruplar Kime Neye Hizmet Ediyor? (01/02/2014)
Altın Ticareti (01/01/2014)
Cenevre Anlaşması (01/12/2013)
Savaş Savaştır (01/10/2013)
Uçurumun Eşiği (01/09/2013)
İran-Suudi Diyaloğu (01/08/2013)
İran’da Seçimler (01/07/2013)
Uluslararası İlişkilerde Özür ve Af (I) (01/04/2013)
İran’ın Kendini Saydırma Gayretleri ve Alma-Ata Toplantısı (01/03/2013)
Eski Tas Eski Hamam-İsrail’de Seçim Sonuçları (01/02/2013)
Uluslararası İlişkilerde Ahlak ve Trajedi (04/01/2013)
İkinci Obama Dönemi (01/12/2012)
Parçalı Bir Dünya Tasavvuru Ne Kadar Gerçekçi ? (01/10/2012)
Demokrasiler ve Dış Politikada Yalan (01/08/2012)
Güç ve Savaş (01/07/2012)
Etnik, Tarihi ve Kültürel Ortaklıklar Barışı Garanti Eder mi? (01/06/2012)