Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Selçukluların İlk Başkenti İznik ve Çini Sanatı

Nazan Sevim

İznik şehrini, Büyük İskender´in generallerinden biri kurmuştu. Bir başka generali Lisimakos bu şehri ele geçirdi ve karısının adını verdi: Nikaia. Selçuklu Türkleri 1075’te Nikaia´yı Bizans’tan aldı ve başkent yaptı, şehrin adı da Türkçeleşti ve İznik oldu. Türkler Anadolu’daki ilk başkentleri, 22 yıl sonra Birinci Haçlı Seferi´nin çapulcularına teslim etmek zorunda kaldı. Esirler arasında I. Kılıçarslan´ın annesi ve eşi de vardı. İznik ikinci defa Orhan Bey zamanında, 1331 de fethedildi. Osmanlılar hemen İznik’i imara başladı. Bilinen ilk Osmanlı Medresesi burada, Orhan Bey´in oğlu Süleyman Şah tarafından 1332’de inşa ettirildi. Bugün İznik, erken dönem Osmanlı mimarisinin eserleriyle doludur. Selçuklular şehri Haçlılara teslim etmek zorunda kalırken, muhtemelen Asya’dan getirdikleri çini sanatını da burada bırakmış olmalıdır. Yoksa ikiyüz küsur yıl sonra İznik, Osmanlı çini sanatının başkenti olamazdı her halde. İznik’te çinicilik, 15. ve 17. yüzyıllar arasında altın çağını yaşamış, Osmanlı eserleri çinilerle süslenmişti. Osmanlı sarayı çininin başlıca müşterisi idi ve desenler saray nakışhanelerinde çizilmişti. 16. yüzyılda Çin’den porselenin Osmanlı ülkesine gelmeye başlaması, İznik çiniciliği için sıkıntının başlangıcıydı. Duraklama dönemindeki mali darlıkta, en iyi müşteri olan sarayın talebi azalmıştı. Marifet de iltifata tabii olduğu için İznik üretimi gerilemiş ve ünlü mercan kırmızısı kaybolmuş ve çinicilik Kütahya’ya taşınmıştı. İznik de unutulup gitmişti. Ne zamana kadar? Prof. Dr. Oktay Aslanapa 1963’te İznik kazılarını başlatıncaya kadar. 1969 yılına kadar devam eden bu birinci dönem kazılarında Aslanapa, bazı çini fırınlarıyla birlikte Orhan Gazi Camisini de bulmuştu. Kamulaştırma çalışmaları geciktiği için ne yazık ki, kalıntılar kısa sürede arsa sahipleri tarafından tahrip edilmiştir. Bu kazılar sonucunda Milet/Haliç/Rodos ve Şam işi olarak bilinen çini eserlerin de İznik çıkışlı olduğu anlaşılmıştır (Bkz. Ara Altun-Belgin Demirsay, Türkiye Seramik Dergisi, Eylül 2003).
İkinci dönem kazıları 1981 de başlamış, ne kadar da geç! Bu arada İznik Belediyesi iş hanı inşa ettirirken, 8 adet çini fırını tahrip edilmiş. Tarihe, çini fırınlarını yok ettirmekle geçecek bu belediye başkanı kim acaba? Peki ya inşaat mühendislerine ne demeli? Aklıma "bu kadar cehalet ancak tahsil ile kabildir" vecizesi geliyor. Lisede Sanat Tarihi dersinin bir konup bir kaldırıldığı bir ülkede olur böyle vakalar! 1988’e kadar yapılan çalışmalar 1989’da İznik Yılı münasebetiyle kitaplaştırılmış, Türkçe ve İngilizce olarak yayınlanmış. Kazılar devam etmekte, artık atölyelerin çöplük alanları bile incelenmekte, bulunan kırıklar titizlikle bütünlenmekte imiş. Kazı alanı da tarihi SİT ilan edilmiş. Kazının Onursal Başkanı Oktay Aslanapa, kazı başkanlığını Türk sanatının misyoneri gibi çalışan Ara Altun Hoca yapıyor. Sayıları 200’ü bulan öğrenci ve araştırma görevlisi, Kültür Bakanlığı’nın 22 uzmanı, Kandilli Rasathanesi ve Anadolu Üniversitesi el birliği ile çalışıyor. Buluntular İznik Müzesi’nde sergileniyor. Müze, Orhan Bey’in hanımı Nilüfer Hatun´un imaretidir.
Oktay Aslanapa´nın emekleri heba olmamış, İznik çinisi sevdalıları İznik’e toplanmaya başlamış. İlk olarak 1985’te Faik Kırımlı adlı usta gelmiş, yerlilerden Eşref Eroğlu ile bir atölye açarak çalışmalarına başlamış. Üç yüz yıl önce unutulan İznik Kırmızısı da canlandırılmış. Bunu başka atölyeler takip etmiş. Süleyman Paşa Medresesi ve çevresi bugün birçok çini imalathanesi ile dolu, bunların bazısı da Kütahya imalatı ile çalışıyor. 1993’te Prof. Dr. Işıl Akbaygil tarafından, İznik Vakfı kurulmuş. Vakıf, halen dünyanın birçok ülkesinden sipariş almaktaymış. Biz Vakfı gezerken Amerikan Fine Arts televizyonundan gelenler görüntü almaktaydı. Vakıf başkanı bize, Yunan adalarında yapılan taklit çinileri gösterdi. Vakıf´ın bastırdığı tanıtım broşüründe, İznik çinisinin özellikleri şöyle anlatılmış; İznik çinisindeki Kuvars´ın % 85’e varması ve gürültüyü emen delikli yapısı sesin düzgün yayılmasını temin ediyormuş, bunun için camilerde çok kullanılmış. Kuvars oranı yüksek bu çini çeşidi ışığı da yansıtıp mekânı ferahlatıyor, kışın ılık, yazın serin bir ortam sağlıyormuş. Nem tutmadığı için küf barındırmıyormuş. Yüksek kuvars oranından dolayı işçilik daha güç ve İznik Çinisi de daha pahalı imiş. Günümüzde, negatif enerjiyi yuttuğu için elektronik cihazların bulunduğu ortamlarda tercih edilmekteymiş.
Çini hamurunun bileşenleri: Silisyum, kil ve cam tozu. Mamuller dekorlanarak kurşun ve kuvars karışımına batırılıp kurutulduktan sonra 900 derecede pişiriliyormuş. Fırından çıkan çiniler, "İznik´in Ateşte Açmış Çiçekleri". Onları biz unutmuşuz ama unutmayanlar varmış. Osmanlı Ermenilerinden Gülbenkyan Efendi, ömrü boyunca 16. yüzyıl Bursa kumaşlarını ve İznik Çinilerini toplamış. Ahir ömürde yaşadığı Lizbon’da kurduğu müzeye bağışlamış. Müzeyi gezerken cahil Portekizli bayan rehberin, bir Alman grubuna, İznik çini desenlerini, bunlar İtalyan desenleri diye tanıttığını duydum. İtirazım üzere neredeyse kavga çıkacaktı. İtalyanların taklit Bursa kadifelerini de aynı müzede gözlemiştik, tabii 5. sınıf işçilikle. Çinileri taklit ettikleri de biliniyor. Çininin İslam sanatına Batı Türkistan’dan girerek, İslamlarla birlikte Portekiz´e kadar gittiğini, şimdi fayans dediğimizin İtalya da, Faenza´da taklit edilmiş kaşi (çini) olduğunu önce biz bilelim. Tarihimiz at kişnemesinden, kılıç şakırtısından, ıslık çalan oklardan ibaret değil. O geçmişin bir de estetik ve sanat cephesi var ki, neredeyse hiç haberimiz yoktur. Bu yüzden bazı malum yayınların ulema (!) muhabir ve köşe yazarları, vaktiyle Kütahya´da çalışmış. Ohannes Usta gibi bazı Ermeni ustaların varlığına binaen, çiniciliği de Ermeni sanatı olarak takdime kalkışabiliyor. Geçenlerde çok seyredilen bir popüler tarih programında Ebru sanatı utanmadan İtalyanlara mal edildi, İtalyanlar Ebru’yu icat etmiş olsaydı, akademisini kurardı. Osmanlı Yahudileri de ebru yapmış, kitap kapakları v.s için. Buna kültür alışverişi denir. Bu gibi tartışmalarda tek bilirkişi vefalı dostumuz Sanat Tarihi´dir, o doğrucudur, mübalağa da etmez.
Günümüzde İznik yeşillikler içinde, sakin ve doğa harikası bir belde. Henüz turizm, pek ziyaret etmemiş. Adım başı tarihi eserler, eski çağ kalıntıları, Osmanlı eserleri, İznik´in fethine katılmış Kırgızlar adına yapılan ilgi çekici türbe, hepsi bizim ve hepsi korunmaya değer, göl kıyısında ilk Konsülün toplandığı Senato dahil. Senato kalıntıları bile muhteşem. Akıllı atalarımız bulduklarını değerlendirmiş, getirdiklerini de üzerlerine ekleyerek çok güzel sentezler yaratmıştı ama biz kıymetini bilmedik. İznik´te ki Osmanlı eserlerinin Yunan işgalinde büyük zarar gördüğünü, Çandarlı ailesine ait eserler ve mezar taşlarının, Eşrefi Rumi Camisi ve türbesinin de bu kıyımdan nasibini aldığını ayrıca belirtelim. Ancak son zamanlarda göle sanayi artıklarının verildiğine dair basında haberler çıkıyor. Çevre belediyeler el birliği ile o güzel gölü korumalıdır.



02/03/2010



Yazarın diğer yazıları

Seyyah, Seyahatname ve Evliya Çelebi (06/04/2010)