Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Seçim Sonuçları: Başarılı-Başarısız İlanının Bir Temeli Var Mı?

Nuri Bilgin

Seçmen kitlesi kavramı, bir gerçeği mi yansıtıyor?


Seçim tartışmalarında dikkati çeken kavramlardan biri de ’seçmen kitlesi’. İletişim ve siyaset alanında yaygın olarak kullanılan kitle kavramı, basitleştirici bir kurgunun ürünü. İletişimde dikkatimizi insanlardan çok mesaja çekmesi dolayısıyla operasyonel olarak son derece elverişli. Genel iletişim şemasında vericiden alıcıya mesaj iletimi, kitle iletişim aracının bir arazöz gibi kitleyi mesajlarıyla sulaması şeklinde tasarlanıyor. Yüzbinlerle, milyonlarla ifade edilen alıcılar arasında birbirinden farklı insanlar ayırt edilmiyor. Bir kum yığınındaki kum tanecikleri gibi herbiri birbirine ikame edilebilir nitelikte. Alıcı kitleyle ilgili ilk illüzyon burada karşımıza çıkıyor: Kitledekiler, ürün veya mesajı aynı şekilde alırlar ve aynı şekilde anlamlandırırlar. Bu illüzyon iletişimde olduğu kadar, tüketici ve seçmen davranışlarına bakışta da yaygın. Seçim kampanyalarında insanlar parantez içine konup siyasal aktör veya partilere bakılıyor (TV program başlıklarında kullanılan «Seçmen ne dedi?” tarzındaki ifadeler, sanıldığının aksine insanları dikkate almıyor; ’kitle’ kalıbına sokulmuş genel bir seçmenden söz ediyor). Seçim kampanyalarında liderlerin söyleminin herkes tarafından aynen algılandığı ve anlamlandırıldığı kabul edilmiş olunca, bir liderin diğerlerinden daha ’iyi’, daha ’başarılı’ bir sunum yaptığını (bir bakıma ’satış yaptığı’nı) söylemek mümkün hale geliyor.


Oysa her iletişimin içinde cereyan ettiği ve kendine özgü yasalara sahip bir bağlam vardır; bu bağlamdaki sosyal ilişkilere göre alıcılar, mesajları farklı yönlerde algılar ve yorumlarlar. Bunlar uzman yorumu ya da bilimsel yorumlar değildir. Bir anlam inşası söz konusudur. Siyasal alanda da liderlerin söyledikleri tek bir anlam etrafında ele alınamaz; anlam, vazedilen, deklare edilen bir şey değildir; şeylerin veya sözlerin varsayılan değişmez özelliklerine bağlı sabit bir fonksiyon değildir; bu şeyleri alanların, sözleri duyanların onları kavrayışlarına bağlıdır (Esquenazi, 2006). Kendi içinde tektip öğelerden oluşan bir kitle tasarımı, olgu ve olaylara direnemiyor. Bir kitle oluşturdukları varsayılan insanlar, aralarında ikame edilebilir, değiştirilebilir, eşdeğerli bir özellik göstermiyor. Hatta birbirinden farklı olmanın ötesinde yanyana duran bireyler de değil; bir takım sosyal yapılar içinde yer alıyorlar; içinde bulundukları sosyal gruplara göre mesaj-ları alışlarında ve mesajlara tepkilerinde farklılaşıyorlar. Katz ve Lazarsfeld’in (1955) çalışmalarından beri, mesajların alıcılara doğrudan ulaşmadığını biliyoruz.
Bir aday veya parti karşısındaki seçmen, bunlara karşı sıfır noktasında değildir. Büyük süper-marketlerde belirli bir reyonun önünde bulunan tüketicinin dahi, gözünün önündeki ürünlere eşit mesafede olduğu düşünülemez; tüketici, yaşam tarzları, alışkanlıkları, stereotipleri, imkanları, geçmiş tecrübeleri vb, dolayısıyla bazı ürünlere daha yakın veya uzak durumdadır. Bu durum insanların siyasal aktörlerle ilişkilerinde daha da fazlasıyla geçerlidir. 29 Mart 2009 yerel seçimleri ardından yine bu dergide (2009, n.97) yayınlanan bir yazımda bu hususu psiko-sosyal mesafe kavramıyla ifade etmiştim.


Psiko-sosyal mesafe kavramını, siyasal alanda, bir aday veya partinin, seçmen gruplarının ’yaşam tarzları’na olan (algılanan) uzaklığının ifadesi olarak kavramlaş-tırmıştım. Operasyonel olarak, bir kişinin diğeri için aşinalık ve ulaşılabilirlik düzeyinin fonksiyonu olarak tanımlayabileceğimiz bu mesafe, etrafımızdaki şeylere karşı duygu ve düşüncelerimizde, davranış ve eylem-lerimizde etkili bir faktördür. Yakın çevremizde yer alan şeyler, bize tanıdık gelen, ne oldukları bilinen ve hareketlerinde öngörülebilir olan şeylerdir. Dünyamızın bir parçasıdırlar. Kendimizi iyi hissetmemizin zeminidirler. Olağan durumlarda sorun teşkil etmezler, zor durumlarda ise güvenilirdirler.
Kamuoyu, tek tek bireylerin görüşlerinin yan yana gelmesinden oluşmuyor. Kamuoyunun zaman içinde istikrarını sağlayan bir yapısı var. Askeri ihtilallerden sonra partilerin kapatılmasına karşın, kamuoyunun dağılmayıp belirli siyasal gruplar etrafında hızla toplanması bunun en açık göstergesi. İnsanlar bir takım yaşam tarzlarına göre belirli gruplar ekseninde örgütleniyor. Yukarıda sözü edilen yazımda da vurguladığım üzere ’yaşam tarzı’, bir yandan inanç, tutum ve değerleri kapsayan sosyal temsillerin, öte yandan yaşam pratiklerinin ve alışkanlıkların (habitus) bir bütünüdür ve bu anlamda, seçim tercihlerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Çeşitli sosyo-kültürel gruplar, yaşam tarzlarına bağlı olarak, dış dünyadaki olaylar, durumlar ve hareketler hakkında, - içinde bulundukları koşullarla etkileşim halinde- bir takım paylaşılmış inançlar, kolektif tasavvurlar, yani sosyal temsiller üretmektedir. Sosyal temsiller, bir grubun ortak bir gerçeklik inşa etmesine katkıda bulunan, pratik amaçlı, sosyal olarak oluşturulmuş ve paylaşılmış bir tür bilgi biçimidir. Bu bilgiler, bir grubun kendini, diğerlerini ve dünyayı nasıl temsil ettiğini ifade eder. Dolayısıyla aynı sosyal temsilleri paylaşan insanlar, bir tür anlam cemaati (community), bir ’semantik evren’ oluşturur. Bu pers-pektifte siyasal partiler hakkındaki sosyal temsillerimiz, bunlara karşı olumlu veya olumsuz konumumuzu, vaziyet alışımızı ve ona ilişkin doğru veya hatalı, gerçekçi veya önyargılı bilgi ve düşüncelerimizi kapsar.
Bu demektir ki rasyonel tercihler modeli, seçmen davranışlarını açıklamada yetersiz kalıyor. Daha seçim kampanyaları başlamadan insanlar, parti ve liderlerine karşı uzak veya yakın bir mesafede duruyor. Bazılarını bir dış grubun temsilcisi gibi, bazılarını da kendi grubunun bir parçası gibi görüyor. Somutlayalım. 2011 genel seçimlerinde AKP’ye oy veren seçmenler, Recep Tayip Erdoğan’ı yakın bulurken Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’yi görece daha uzakta konumluyor. CHP’ye, MHP’ye veya bağımsızlara oy verenlerin kendi liderlerine uzaklığında da simetrik bir durum söz konusu. Siyasal liderler, kendi grupları açısından bir tür ’kanaat önderi’ konumuna giriyor. «İnsanlar her şeye inanabilir, ama herkesten gelene değil’ sözü bu bağlamda anlam kazanıyor. Kendi grubumuzun içinde veya dışında gördüğümüz siyasetçilere aynı tarzda bakmıyoruz. Aidiyet grubumuzu paylaştıklarımız bizim için bir kanaat önderi muamelesi yapıyoruz (Rouquette, 1984): Bizim gibi veya bizden saydığımız, siyasetçilerle temasımız daha doğrudan; günlük yaşamımızda aynı yerlerde benzer davranışlar içinde bulunuyoruz; aynı sosyal kodları izliyor, aynı ritüelleri yerine getiriyoruz. Enformel iletişim kanallarında buluşuyoruz. Psiko-sosyal yakınlığın içerdiği saflık ve olağanlık, sözlerin muteberliğini artırıyor. Dışta / uzakta konumladığımız siyasetçilere karşı ise tetikte duruyoruz; savunma mekanizmalarımız harekete geçiyor. Yakın ilişkinin enteraktif özelliği, sözlerin etkisini ’içkin’ (immanent) bir hale sokuyor. Etkileşim halindeyken muhatapla hemfikir olmamanın psikolojik bir pahası var; hemen hissedilen bir gerilim yaratıyor; hemfikir olma, buluşma, birleşme durumları ise aksine anında doyum sağlıyor. Mesafeli olduğumuz ve dolayısıyla bize uzaktan seslenen siyasetçinin bu tür katılımı sağlama mekanizmalarından yararlanması mümkün değildir. Reel veya sembolik, yakın ilişki kurulan siyasetçi, bireyle aynı gruptan görüldüğü ölçüde, onu ilgilendiren, çeken şeylerin diğerlerini de çekme veya ilgilendirme ihtimali yüksektir. Onda kendimizi, kendimizde onu gördükçe, güçlülük illüzyonumuz besleniyor. Bu durum, mesajların güvenilirliğini ve inanılırlığını artırıyor. Esasen kanaat rehberi konumundaki siyasetçinin, olaylara ilişkin haber ve bilgileri çerçeveleyerek sunması, süzgeçten geçirerek yansıtması, mesajı verenle alan arasındaki benzerliği artırıyor. Parti lideriyle kurulan özdeşlik, onun her yerde hazır ve nazır bir güç gibi algılanması sonucunu doğuruyor. Grup üyeleri mevcut tutum ve görüşlerinin temellenmiş olduğuna, bakış açılarının doğruluğuna, eylemlerinin haklılığına ve nüfuz alanlarının geliştiğine inanıyorlar. Üstelik seçici dikkat ve algı mekanizmalarıyla, koruyucu bir zırha bürünerek diğer liderlerden gelen parazit enformasyonlara karşı sağır hale geliyorlar.
Doğru görüşler mi ? Yoksa insanların doğrusu mu?
Bu bağlamda, seçim sonuçlarının tartışılmasında sıklıkla öne sürüldüğü gibi ’insanların doğru karar verdikleri veya doğru karar vermedikleri’ yönündeki görüşlerin bir temeli var mı? Yukarıdaki gözlemler, günlük yaşamda bilgiyle ilişkimizi yeniden düşünmemizi gerektiriyor. İnsanı rasyonel bir birey veya spontan bir bilim adamı gibi görmemek, epistemolojik bir sorunu beraberinde getiriyor. İnsan, her ne kadar muktedir olsa da, dış dünyayı rasyonel ve objektif bir algoritma çerçevesinde anlama çabasında değil. Şeylerin içsel özelliklerinin kavranmasına dayanan ve bilgileri sadece hakikat kriterine göre değerlendiren ontolojik ve objektivist bir bilgi anlayışları yok. Günlük yaşamda çeşitli bilgileri üreten ve ayıklayan insanların sorunu, ’doğru olmak’ değil. Bilgilerinin değerini, hakikat kriteri dışında, bilginin kabul edilebilirliği (muhataplarının bilgileri yerine, kendi evrenlerinde kabul gören bilgileri tercih eğilimi), konsensus kriteri (azınlık yerine çoğunluğun görüşünü paylaşma eğilimi), pragmatizm kriteri (eylemlerine faydalı bilgileri tercih eğilimi), konuşmaya uygunluk kriteri (konuşma kurallarıyla bağdaşan ve kolayca ifade edilebilir bilgileri tercih eğilimi), estetik kriter (güzel ve orijinal bilgileri tercih) gibi. Günlük yaşamımızda, doğru / yanlış kriterine göre değerlendirilecek ve profesyonellere uygun bilgiler veya açıklamalardan farklı bilgi ve açıklamalar üretiyoruz. Bu durumda ortak bilgiyi, hatalı, illüzyonlarla, yanlılıklarla yüklü saymak, onun kullanmadığı, kaygılanmadığı, amaçlamadığı bir kritere göre yargılamak demektir. «Bu, bir üniversiteyi, bir ibadet yerinin özelliklerine uygun olmadığı için kapatmak gibi bir şeydir” (Beauvois ve Deschamps, 1993).


Kolektif kimlik arayışları, gruplararası ilişkilerin dinamiğinde önemli bir yer tutar. Sosyal gruplar genel olarak incelendiğinde, herbirinin kendine özgü belirli normlar, değerler ve inançlara sahip oldukları görülür. Siyaset ve İnsan (1997) kitabımda belirttiğim gibi, bu farklılık onların birbirinden ayırdedilmelerinin ve kendi kendilerini tanımlamalarının önemli bir boyutudur. Burada iki bakış mümkündür: Ya bireyler kendi dışlarında varolan fikirlerin etrafında toplanırlar ve mevcut ideolojik sistemler grupları yaratır ya da gruplar kendilerine özgü inanç sistemleri, ideolojiler yaratırlar. Her iki halde de ideolojilerin örgütlenmesi ile insan topluluklarının örgütlenmesi arasında bir benzerlik görülmektedir. Örgütlerin türlülüğü ve dağılım yelpazesi ile ideolojilerin türlülüğü arasında bir tekabüliyet vardır.


Gruplararası coğrafyada farklı yerlerde bulunan grupların hayati sorunları farklı olduğu gibi, aynı kamu sorunlarına aynı yerlerden de bakmazlar; perspektif farklılıkları, zorunlu olarak görüş farklılıkları meydana getirir. Dolayısıyla her grup kendini diğerlerinden farklılığında ortaya koyar ve algılar. Diğerinin doğrusunda kendini tanımlamak zordur. Doğru sayşdığımız şeyde, bize özgü bir yan olmalıdır; mümkünse ’doğru bizim olmalıdır’. Farklılık, bir illüzyon da olsa gereklidir. Bilişsel ve sosyal evrenimiz buna göre şekillenir. İdeoloji veya inanç topluluklarına ilişkin sosyal psikolojiik gözlemler, insanların bu gruplara katılımı ile sosyal düzenlemelerin (regulasyon) içiçe olduğunu ortaya koyuyor; daha açık bir ifadeyle ideoloji toplulukları, bu topluluğa mensup olan insanlar üzerinde hem sosyal, hem de zihinsel bir kontrol uyguluyor; inançların rasyonel zayıflığı, sosyal kontrol ya da düzenlemenin pekiştirilmesiyle telafi ediliyor (Aebischer ve Oberle, 1990). Siyasal gruplar için de geçerli olan bu durum, Debray’in (1981) bir saptamasıyla örtüşüyor: İdeolojiler ve özellikle de «yumuşak ideolojiler” (Şerif Mardin) dünyayı görme tarzları değil, dünyada organize olma tarzlarıdır. İnançların açıklanma ilkesi, inanç topluluklarını oluşturan ilkeyle aynıdır. Bu çerçevede «ideolojileri açıklamak için, onların içerikleri üzerinde ısrarla durmak yerine”, bu ideolojiye referansta bulunan topluluğun organize olmasını sağlayan ya da sayesinde organize olduğu «sosyal düzenlemeler üstünde durmak gerekir” (Aebischer ve Oberle, 1990). Sosyal gruplar var oldukları şekliyle varlıklarını sürdürebilmek için, ideolojik dünyalarını diğerlerininkinden ayırmaya ustalıkla gizlenmiş bir çaba harcıyor. Zaman içinde her grup diğerlerine göre konumunu belirliyor; kendi tasavvurlarını, tarihsel referanslarını ve sembollerini üretiyor, gruplar arası ilişki, deneyim ve yaşantılar, seçmenlerin kolektif hafızasında kök salıyor. Böylece kolektif kimlik ve kolektif hafıza, birbirini besleyerek pekiştiriyor.


Toplumumuzda ekolojik sorunlara duyarlı bir grup insanın, siyasal bir örgütlenmeye giderek parti kurduğunu ve ardından seçimlere girerek % 2 veya 6 oranında oy aldığını varsayalım. Bu partinin başarı veya başarı-sızlığından söz edilebilir mi? Bunun ölçüsü nedir? Toplumumuzda yaşam değerleri (Rokeach) planında ekolojik değerlere önem verenlerin, çevre sorunlarından kaygı duyanların %2 civarında olması durumunda, bu partinin %2’lik performansı (!) bir başarısızlık olarak görülebilir mi? Veya toplumumuzda çevreciler %6’lık bir kesim oluştursaydı ve yeni parti % 6 oranında oy almış olsaydı, önceki duruma kıyasla daha başarılı mı sayılacaktı? Buna itiraz olarak ’aslında çevreye duyarlı insan sayısı daha çoktu veya daha çok olmalıdır’ demenin de bir anlamı yok. Azı çoğaltmak için incelikli manipülasyon teknikleri ve politik marketing yöntemleri mi kullanılmalıydı? Veya örneğin ekonomik değeri veya spiritüel değeri (salvation) ilk iki sıraya, çevre değerini üçüncü sıraya koyan insanların değerler mertebesi mi değiştirilecekti? Yahut oy oranı düşük olanlar da yüksek olanlarla aynı görüşleri mi savunmalıydı? Bu durumda farklı partilerin aynı şarkıyı seslendiren farklı şarkıcılardan ne farkı olurdu? Bu analizi CHP, MHP ve BDP konusunda da yapabiliriz. Toplumumuzda dinî, milliyetçi, seküler, modernist, kimlikçi, gelenekçi veya muhafazakar değer-lere sahip insanların oranı dünden bugüne değişmiyor. Kamuoyundaki yapısal değişimler, çoğu kez büyük çaplı sosyal sorunların belirmesi ve etkilerinin hissedilmesi akabinde gerçekleşiyor. Eğer olmuş olması muhtemel kampanya acemilikleri veya ustalıkları, manipülasyonlar veya Makyevelik oyunlar, mutlu veya talihsiz raslantılar bir yana bırakılırsa, oy oranı ne olursa olsun, herhangi bir partinin başarılı veya başarısız olduğu iddiası, -paylaşılmış sosyal temsillerimiz bakımından vazgeçilmez de olsa- temellendirilmiş bir iddia olarak görünmüyor.



12/09/2011



Yazarın diğer yazıları

Sahte Karşıtlık: Demokrasi ya da Cumhuriyet? (01/11/2012)
Devrimleri Anlamak (2) (01/01/2012)
Devrimleri Anlamak (1) (06/12/2011)
Seçim Sonuçları: Başarılı-Başarısız İlanının Bir Temeli Var Mı? (1) (01/08/2011)
Kamusal Alanın Düzenlenmesinde Hangi Cumhuriyetçi İlke (01/07/2011)
Etnikleştirme versus Demokrasi (01/01/2011)
Sahte Karşıtlık: Demokrasi ya da Cumhuriyet? (03/10/2010)