Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Seçim Sonuçları: Başarılı-Başarısız İlanının Bir Temeli Var Mı? (1)

Nuri Bilgin

Toplumumuzda 12 Haziran 2011 genel seçim sonuçları akabinde gözlenen tartışma ve yorumlar, esas olarak‚ ‘rasyonel tercihler’ paradigması etrafında eklemleniyor. Bu paradigma 1950’lerden itibaren sosyal bilimler alanındaki en hakim paradigmalardan birisi olarak dikkati çekiyor. Bu dönemde organizasyon teorileri, ‘sosyal insan’ın yerine rasyonel insan modelini koymuş, daha açık bir deyişle kararlarında ve tercihlerinde, öngörülerinde ve yargılarında, teorilerinde ve hatta davranışlarında rasyonel bir tarzda davranan bir birey tipi inşa etmiştir. Böylece Emile Durkheim’den Adam Smith’e dönülmüştür. Dolayısıyla bu birey, büyük ölçüde, 18. ve 19. yüzyıl liberal düşünürlerin ‘faydacılık doktrini’ çerçevesinde kavramsallaştırdığı Homo economicus’un yeni bir versiyonudur. Normatif nitelikli karar teorileri ve oyun teorisiyle desteklenen bu yeni versiyonda, kognitif bilimler de etkili olmuştur. Burada ‘eylemin öznesi olan insan’ın yerini ‘bilginin öznesi olan insan’ almış ve sıradan insanın, yani sağduyu insanının, uzmanlık alanılarımızın dışında hepimizin, nasıl insanlar olduğumuz konusunda modeller geliştirilmiştir. Bu modellerde betimlendiği haliyle rasyonel insan, istatistiki veriler dikkate alarak tahminlerde bulunur; sezgisel bir istatistikçi gibi akıl yürütür; mantık ve akıl yürütüşünde tutarlılık arar, bir tür spontan ve naif bilim adamı gibi davranır. Virtüel olarak bilimsel bir teorisyenin vasıflarıyla donatılan bu insan, çeşitli ihtiyaç ve amaçları peşinde koşar; çevresine hakim olmak ister. Bilim adamı gibi olması itibariyle dünyayı, kendini ve diğerlerini tanır. Bu nedenle hem yargılarında ve kararlarında, hem de davranışlarında rasyonellik vardır. Özetle bu insanın iyi bir kafası vardır, bilgiye tutkuludur, teoriler kurar, çıkarlarına uygun stratejiler geliştirir, olayları dikkate alarak inançlarını ve tercihlerini değiştirir, vb. (Beauvois, 1993).

Tüketici davranışları gibi ele alınan seçmen davranışları, bu postula temelinde ‘Amerikan seçmeni’ (American voter) denilen bir model ekseninde açıklanmaya çalışılmıştır. Bu perspektifte, büyük bir süper marketin reyonlarında aynı ürünün farklı marka ve modelleri önünde bulunan tüketici, seçeneklerden her birinin avantaj ve dezavantajlarını değerlendirip şu veya bu malı tercih edecektir. Veya seçmen bir seçim kampanyası sırasında mesajlarıyla kendine ulaşan farklı siyasal aktörler veya partileri kıyaslayarak rasyonel bir tercihte bulunacaktır. Dolayısıyla tüketicilere en iyi malı sunan üretici firmalar gibi, en iyi projeleri sunan aday veya partiler ‘başarılı‘ sayılacaktır. Burada bir bakıma ‘toplumun yasalarının piyasanın yasalarıyla aynı olduğu’ varsayımı (Moscovici, 1988) benimsenmektedir.

Seçimleri bu şekilde değerlendirmek, bizim siyasetle ve siyasetçilerle ilgili sosyal temsillerimizle büyük bir uyum içindedir. Sadece bizim toplumumuzda değil, Batı toplumlarında da yaygın sosyal temsiller, seçimleri bir yarış gibi kavrıyor. Seçimler bir yarış olunca, kazanan ve kaybedenlerin olması kaçınılmazdır. Siyaseti bu tarzda anlamak, sadece oy veren sıradan insanların değil, siyasetçilerin, hatta seçim sonuçlarını analiz eden, yorumlayan ve anlamlandıran entelektüellerin de kolayına geliyor.

Moles (1993), Belirsizin Bilimleri’nde ‘dünyanın başlangıcından beri saklı kalmış şeyler’den söz etmektedir. Bunlar doğruluğunu peşinen kabul edip asla sorgulamadığımız paket hakikatlerdir. Salatalık sütünün kadın teninin gerginliğine veya sütyen takmanın kadın göğüslerini dik tutmaya katkısı; taze adaçayının farmakolojik erdemleri; ayın/gezegenlerin uykumuza etkisi gibi pek çok örneği bulunan pseudo hakikatlerimiz, kendini bunların hizmetine koyan çeşitli reklam ve pazarlama stratejileri tarafından sürekli besleniyor. Salatalık sütünün ne zaman, hangi ciltlerde, neyle beraber veya neden sonra ve hangi yollardan kullanılacağı öğretiliyor. Seçimlerin bir yarış olduğu fikri etrafında eklemlenen seçim temsillerimiz de, kitle iletişim araçları ve politik marketing tarafından sürekli canlı tutuluyor. Bu temelde uzmanların bir dizi tavsiyede bulunması, spin doctors’ın manipülasyon teknikleri geliştirmesi, kamuoyu şirketlerinin periodik yoklamalar yapması gibi alıştığımız pratikler son derece anlamlı ve isabetli görünüyor.

Bu paradigma, tüketim alanında bizi eşya veya ürünlere (fiyatı, işlevleri, sunuluşu, estetiği, vb); seçim sonuçlarının analizinde ise aday veya partilere (söylemleri, projeleri, programları, vb) odaklanmaya götürüyor. Bu minval üzere, seçimleri ‘kazanan’ adayların neleri iyi söylediği, neyi doğru yaptığı, nasıl ikna ettiği; ‘kaybedenler’in ise ne tür hatalar yaptığı, neleri iyi anlatamadığı, nasıl yanlış yaptığının dökümü yapılıyor. Ayrıca ekranlarda konuşmacıların betimsel analizler yapmak ve anlamaya çalışmak yerine yargılayıcı bir tavra girmeleri; ya da zaten bu beklentiler nedeniyle bu türden tartışmalara davet edilmeleri yüzünden açık veya örtük biçimde bir partinin sözcüsü gibi davranmaları, kendi aralarında da bir yarış başlatıyor. Kazananlar (!) kanadı, kendi tarafının ‘başarı’sını yüceltip diğerlerinin ‘başarısızlığı’nı ilan ediyor ve nihayet seçmenin ‘doğru tercih yaptığı’nı kalın çizgilerle vurguluyor. Kaybedenler(!) rakiplerinin oyunlarına işaret ediyor; mazeret üretiyor; seçmenlerin ‘yanlış’ yaptığını söyleyemese de kandırıldığını veya gerçeğin onlardan gizlendiğini vurguluyor. Her iki halde de rasyonel tercihler paradigması temel referans çerçevesini oluşturuyor.

Bu paradigmanın varsaydığı seçmen yüksüz; zira bir tarih, geçmiş ve hafıza taşımıyor; bağsız, zira çeşitli aidiyet gruplarından arınmış durumda; özerk, zira hiçbir angajmanı veya a priori pozisyonu olmadan kendi karar veriyor; amaç odaklı; zira hep projelere ve geleceğe bakıyor. Onu geriden tutan veya iten birşey, onu geriden belirleyen bir faktörler yumağı olmayınca; davrandığını varsaydığımız gibi davranması son derece makul görünüyor. Sosyal bağın gevşediği, bireyleşmenin arttığı, rasyonel-seküler değerlerin yaygınlaştığı ve ego yönelimli hedonist bir birey tipinin yükseldiği modern Batı toplumlarında bu paradigma, -araştırma sonuçlarının da kısmen desteklediği üzere- az çok bir tahmin ve açıklama değeri taşıyor. Ancak dünyanın pek çok bölgesinde olduğu gibi ülkemizde de, seçmenler, genelde bu tür bireylerden oluşmuyor.



01/08/2011



Yazarın diğer yazıları

Sahte Karşıtlık: Demokrasi ya da Cumhuriyet? (01/11/2012)
Devrimleri Anlamak (2) (01/01/2012)
Devrimleri Anlamak (1) (06/12/2011)
Seçim Sonuçları: Başarılı-Başarısız İlanının Bir Temeli Var Mı? (12/09/2011)
Kamusal Alanın Düzenlenmesinde Hangi Cumhuriyetçi İlke (01/07/2011)
Etnikleştirme versus Demokrasi (01/01/2011)
Sahte Karşıtlık: Demokrasi ya da Cumhuriyet? (03/10/2010)