Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Şangay İşbirliği Örgütü mü Avrupa Birliği mi? Türkiye’nin Seçimi Geleceğini de Belirleyecek

Yücel Bozdağlıoğlu


Sayın Başbakan’ın, geçenlerde bir TV kanalında söylediği «eğer Türkiye Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye olursa, AB sevdasından vazgeçeriz.” anlamına gelen sözleri şimdiden bir hayli tartışma yaratmış durumda. Sayın Başbakan gene aynı konuşmasında, Türkiye’nin bu isteğini Putin’e ilettiğini söyleyerek, aslında bu konuda ne kadar ciddi olduğunu da ortaya koymuş durumda. Peki, Türkiye için ŞİÖ, AB’nin bir alternatifi olabilir mi? AB’den vazgeçmekle, sadece bir örgüte üyelikten vazgeçilmesi mi, yoksa Türkiye’nin AB ile ulaşmaya çalıştığı tüm ideallerin bir kenara atılması mı kast ediliyor? Eğer ikinci durum geçerli ise, bu Türkiye’nin dünyada edinmek istediği konumdan hızla uzaklaşması anlamına geliyor. ŞİÖ’ye üye devletlere bakarsak, bu ihtimalin çok güçlü olduğunu söylemek, sanırım daha gerçekçi bir yaklaşım olacak.
AB Nedir ŞİÖ Nedir?
Tüm alanlarda olduğu gibi, sosyal bilimlerde de, bir durumu ya da bir şeyi, kendi benzerleri ile kıyaslamak gereklidir. Ama Sayın Başbakan, tabiri caizse, elma ile armudu kıyaslamakta. ŞİÖ, Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın «Şangay Beşlisi” adıyla 1996 yılında kurduğu, 2001 yılında Özbekistan’ın katılımıyla ŞİÖ adını alan bir oluşum. Örgütün üyelerine bakarsak, hiçbiri, AB’ye üye ülkelerin paylaştığı «Aydınlanma” fikirlerinden oluşan ortak değerlere sahip değil. Zaten, bu ülkelerin öyle bir kaygısı da yok. Dolayısıyla da örgütün önceliği güvenlik odaklı... Örgütün asıl kuruluş amacının sınırlarda ortak askeri önlemler almak ya da terörizmle mücadele etmek olarak belirtilmişti. Örgütün gözlemci üyeleri Hindistan, İran, Pakistan ve Moğolistan. Türkiye’nin örgütteki konumu da «Diyalog Ortaklığı” olarak belirtilmiş.
AB ise, ekonomik amaçlı bir örgüt olarak ortaya çıkmasına rağmen zamanla, Avrupa’nın temel değerleri olan, demokrasi, insan hakları gibi kavramları da örgütün temel değerleri olarak ilan etmiş, güvenlik ve askeri konuları ikinci plana itmiştir. Daha doğru bir yaklaşımla, AB klasik «devlet güvenliği” kavramı yerine bireyi hedef alan «insan güvenliği” kavramı üzerine odaklanmaya başlamıştır. ŞİÖ’ye üye devletlerin hepsi de bu konularda pek de iyi olmayan karnelere sahip.
Türkiye’nin AB’ye üye olma arzusu aslında, ekonomik ve güvenlik kaygılarından öte, «çağdaşlaşma projesinin” bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin NATO’ya üye olması bile, bu projenin bir devamı olarak görülmüş ve Türkiye’nin Batı ile organik bağlar kurmasının demokratikleşme ve çağdaşlaşma sürecini geri döndürülemez bir noktaya taşıyacağı iddia edilmiştir. NATO üyeliğinin bile bu şekilde değerlendirildiği bir ülkede AB üyeliğinin ne anlama geleceği gayet açıktır. ŞİÖ’nün bu anlamda AB’ye alternatif olması mümkün değildir.
Her ne kadar, AB Türkiye’ye çok dürüst davranmamış olsa da, geçmişte Başbakan ve partisi RP’nin şikayet ettiği Türkiye’deki anti-demokratik uygulamalar ve yasaların çoğu, AB baskısı sonucu ortadan kalkmıştır. Hatta Başbakan 2002 seçimlerinde, «AB üyeliğini” partisinin temel hedefi olarak belirlemişti. Bu sadece Başbakan’ın AB sevgisinden değil, temsil ettiği düşünce ve yaşam biçiminin ancak AB’nin siyasi kriterlerine sahip bir ülkede var olacağına olan inancından kaynaklanmaktaydı. İktidar olduktan sonra bu iktidarı geçmişte hiçbir partinin yapamadığı kadar sağlamlaştıran ve gittikçe otoriterleşme eğilimi gösteren bir partinin lideri olarak, Başbakan’ın bu kriterleri artık eskisi kadar değerli bulmaması öncelikle kendisi ile çelişmesi demektir.
Ayrıca, ŞİÖ tercihini örgütün daha güçlü olmasıyla açıklaması ise daha da vahim sonuçlar doğuracak niteliktedir. Güç uluslararası politikada tabii ki önemlidir, ancak çağdaş dünya, gücünü sadece askeri kapasitelerden değil, aynı zamanda savunduğu ve diğerlerine benimsettiği değerlerden alıyor. Liderlik rolü oynamaya çalışan bir ülkenin, bu değerlere sahip olması, bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bir gerekliliktir.


Sayın Başbakan’ın, geçenlerde bir TV kanalında söylediği «eğer Türkiye Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye olursa, AB sevdasından vazgeçeriz.” anlamına gelen sözleri şimdiden bir hayli tartışma yaratmış durumda. Sayın Başbakan gene aynı konuşmasında, Türkiye’nin bu isteğini Putin’e ilettiğini söyleyerek, aslında bu konuda ne kadar ciddi olduğunu da ortaya koymuş durumda. Peki, Türkiye için ŞİÖ, AB’nin bir alternatifi olabilir mi? AB’den vazgeçmekle, sadece bir örgüte üyelikten vazgeçilmesi mi, yoksa Türkiye’nin AB ile ulaşmaya çalıştığı tüm ideallerin bir kenara atılması mı kast ediliyor? Eğer ikinci durum geçerli ise, bu Türkiye’nin dünyada edinmek istediği konumdan hızla uzaklaşması anlamına geliyor. ŞİÖ’ye üye devletlere bakarsak, bu ihtimalin çok güçlü olduğunu söylemek, sanırım daha gerçekçi bir yaklaşım olacak.


AB Nedir ŞİÖ Nedir?


Tüm alanlarda olduğu gibi, sosyal bilimlerde de, bir durumu ya da bir şeyi, kendi benzerleri ile kıyaslamak gereklidir. Ama Sayın Başbakan, tabiri caizse, elma ile armudu kıyaslamakta. ŞİÖ, Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın «Şangay Beşlisi” adıyla 1996 yılında kurduğu, 2001 yılında Özbekistan’ın katılımıyla ŞİÖ adını alan bir oluşum. Örgütün üyelerine bakarsak, hiçbiri, AB’ye üye ülkelerin paylaştığı «Aydınlanma” fikirlerinden oluşan ortak değerlere sahip değil. Zaten, bu ülkelerin öyle bir kaygısı da yok. Dolayısıyla da örgütün önceliği güvenlik odaklı... Örgütün asıl kuruluş amacının sınırlarda ortak askeri önlemler almak ya da terörizmle mücadele etmek olarak belirtilmişti. Örgütün gözlemci üyeleri Hindistan, İran, Pakistan ve Moğolistan. Türkiye’nin örgütteki konumu da «Diyalog Ortaklığı” olarak belirtilmiş.


AB ise, ekonomik amaçlı bir örgüt olarak ortaya çıkmasına rağmen zamanla, Avrupa’nın temel değerleri olan, demokrasi, insan hakları gibi kavramları da örgütün temel değerleri olarak ilan etmiş, güvenlik ve askeri konuları ikinci plana itmiştir. Daha doğru bir yaklaşımla, AB klasik «devlet güvenliği” kavramı yerine bireyi hedef alan «insan güvenliği” kavramı üzerine odaklanmaya başlamıştır. ŞİÖ’ye üye devletlerin hepsi de bu konularda pek de iyi olmayan karnelere sahip.


Türkiye’nin AB’ye üye olma arzusu aslında, ekonomik ve güvenlik kaygılarından öte, «çağdaşlaşma projesinin” bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin NATO’ya üye olması bile, bu projenin bir devamı olarak görülmüş ve Türkiye’nin Batı ile organik bağlar kurmasının demokratikleşme ve çağdaşlaşma sürecini geri döndürülemez bir noktaya taşıyacağı iddia edilmiştir. NATO üyeliğinin bile bu şekilde değerlendirildiği bir ülkede AB üyeliğinin ne anlama geleceği gayet açıktır. ŞİÖ’nün bu anlamda AB’ye alternatif olması mümkün değildir.


Her ne kadar, AB Türkiye’ye çok dürüst davranmamış olsa da, geçmişte Başbakan ve partisi RP’nin şikayet ettiği Türkiye’deki anti-demokratik uygulamalar ve yasaların çoğu, AB baskısı sonucu ortadan kalkmıştır. Hatta Başbakan 2002 seçimlerinde, «AB üyeliğini” partisinin temel hedefi olarak belirlemişti. Bu sadece Başbakan’ın AB sevgisinden değil, temsil ettiği düşünce ve yaşam biçiminin ancak AB’nin siyasi kriterlerine sahip bir ülkede var olacağına olan inancından kaynaklanmaktaydı. İktidar olduktan sonra bu iktidarı geçmişte hiçbir partinin yapamadığı kadar sağlamlaştıran ve gittikçe otoriterleşme eğilimi gösteren bir partinin lideri olarak, Başbakan’ın bu kriterleri artık eskisi kadar değerli bulmaması öncelikle kendisi ile çelişmesi demektir.


Ayrıca, ŞİÖ tercihini örgütün daha güçlü olmasıyla açıklaması ise daha da vahim sonuçlar doğuracak niteliktedir. Güç uluslararası politikada tabii ki önemlidir, ancak çağdaş dünya, gücünü sadece askeri kapasitelerden değil, aynı zamanda savunduğu ve diğerlerine benimsettiği değerlerden alıyor. Liderlik rolü oynamaya çalışan bir ülkenin, bu değerlere sahip olması, bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bir gerekliliktir.





01/02/2013



Yazarın diğer yazıları

ODTÜ Olayları ve Üniversiteler (04/01/2013)
Türkiye Neden Bir Mısır Olamaz? (04/12/2012)
Cumhuriyet Kutlamaları (02/11/2012)
Toplum Mühendisliği (01/10/2012)
İntikam Kültürü (04/07/2012)
Fransız Seçimleri ve Türkiye (08/05/2012)
Şimdi Ne Değişti? (01/04/2012)
21. Yüzyılda Türkiye’de Siyaset ve Eğitim (08/03/2012)
Soykırım Yasası, Hrant Dink ve Post-Kemalizm Tartışmaları (01/02/2012)
Fransa ve Ermeni Soykırımı Tasarısı (01/01/2012)
Türkiye´nin Tehlikeli Orta Doğu Politikası (01/12/2011)
Terör ve Bölgesel Güç Dengesi (01/11/2011)
Türkiye’nin Yeni Dış Politika Stratejisi Ve İsrail’le İlişkiler (01/10/2011)
Suriye’ye Müdahale Ve Türkiye’nin Rolü (01/09/2011)
Refah Devleti ve Terörizm (01/08/2011)
12 Haziran Seçimleri ve CHP (01/07/2011)
Demokrasi ve Yerel Yönetimlerin Özerkliği (01/06/2011)
CHP Dönek ve Faşist Bir Parti Mi? (01/05/2011)
STRATEJİK DERİNLİĞİN SONU… (01/04/2011)
Yasemin Devrimi’nin Ardından (01/03/2011)
Yasemin Devriminden Çıkarılacak Dersler (01/02/2011)
Demokratik Özerklik Belgesi Üzerine (01/01/2011)
Din ve Demokrasi: Endonezya Örneği (04/12/2010)
İran, Irak ve Ortadoğu´da Yeni Dengeler (04/11/2010)
İsrail ve PKK (01/10/2010)
Amerika Irak´tan Çekilirken (01/09/2010)
12 Eylül ve Anayasa Değişikliği (01/08/2010)
Türkiye, İsrail ve ABD (01/07/2010)
Kıbrıs Seçimlerinin Düşündürdükleri (01/06/2010)
Polonya, ABD Hegemonyası Ve Küresel Güç Mücadeleleri (01/06/2010)
Globalleşme, Kimlik Politikaları ve Ermeni Meselesi (01/04/2010)
Türkiye - Ermenistan İlişkileri ve Kıbrıs (01/03/2010)
Türk Dış Politikasında Yeni Yönelimler: Türkiye-İsrail Krizinin Düşündürdükleri (01/02/2010)