Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

SANATA TÜKÜRENLERİN YÖNETTİĞİ BİR ÜLKE

Suat Çağlayan

Nurzen Amuran: Sayın Çağlayan, biz sizi Üniversite’den,TBMM’den, açtığınız sergilerden ve kitaplarınızdan tanıdık. Ama bugün daha çok kendi mesleğinizle ilgili hekimlerimizin sorunları üzerine sohbet etmek istiyoruz. Tabii siyaset de vazgeçemediğimiz bir konu. Ecevit Başbakanlığındaki Koalisyon Hükümetinde bir ara Kültür Bakanlığı da yaptınız.Koalisyonların hükümetin içinde denge ve denetim açısından önemli rolleri vardır. Size göre koalisyonların artıları nelerdir?

Suat Çağlayan: Koalisyonlar, ülkeyi yönetmek için partiler arasında yapılan centilmenlik anlaşması gibidir. Temelinde ülke çıkarları vardır ve ülkemiz söz konusu olduğunda da, koalisyon yapacak partilerin, laik Cumhuriyet ile ülkemizin bölünmez bütünlüğü konusunda aynı düşüncede olmaları gerekir.

Koalisyon; dengedir, uzlaşmadır, ortak akıldır, aşırılardan kaçınmaktır. Diktatörlük niyetinde olanlara yolun kapanmasıdır.

Bir anımı paylaşayım sizinle: Rahmetli Ecevit, MHP ile koalisyon kurmadan önce tüm milletvekilleriyle görüşme yapmış ve görüş almıştı. Benim kendisine ilettiğim görüşüm şöyleydi: MHP ile koalisyon kurmamalıyız. Çünkü MHP bizi kullanarak devletin kurumlarında köklenecek…

Koalisyon kuruldu. Her an MHP’den bir olumsuzluk geleceğini bekliyordum. Bir yıl kadar sonra bir gün TBMM kulisinde Rahmetli Ecevit, “Sakın Rahşan duymasın!” diyerek sigara kaçamağı yaparken konuşuyorduk. Ben, “Efendim, ben koalisyona karşı çıkanlardandım. Ama yanılmışım. Devlet Bey’in bu kadar uyumlu bir koalisyon ortağı olabileceğini düşünmemiştim,” dedim.

Ecevit, işte yukarıda söylediğim sözü söyledi bana;

“Koalisyonlar centilmenlik sözleşmeleridir,” dedi. “Görüşler farklı olacaktır ama karşılıklı saygı gerektirir.”

-Siyaset etiği açısından o dönemleri değerlendirirsek bugünle karşılaştırma yaparsak en önemli farklar nelerdir ?

Hiçbir demokrasi, bugün Türkiye’deki kadar despotizme varan bir yönetimi kaldıramaz. Bu şekliyle ülkemiz, Hitler’in Almanya’sına benzemiyor mu? O da seçimle iş başına gelmişti de…

Bugün ülkemiz, diktatör olma özlemi içinde olmak isteyenler tarafından değil de, koalisyon hükümeti tarafından yönetilseydi daha iyi olmaz mıydı? Yolsuzluk, vurgun, kayırma ve din sömürüsü bu boyutlarda olabilir miydi? Düşünce ve basın özgürlüğü böylesine yerlerde sürünür müydü? Gerçek gazeteciler, AKP’nin bir sözüyle gazetelerden atılırken, kalemini satanlar köşeleri tutabilir miydi?

ÖZGÜR BASIN İYİ YA DA KÖTÜ OLABİLİR. AMA ÖZGÜR OLMAYAN BASIN SADECE KÖTÜDÜR

Bugün sizin de değindiğiniz gibi insan hakları ifade özgürlüğü ve demokrasiyle ilgili sorunlarımız artıyor. Şöyle geriye baktığımız zaman nerelerde hatalar yapıldı. Neler öngörülemedi, bir özeleştiri yapar mısınız?

Artık, ne ifade özgürlüğü kaldı ve ne de basın özgürlüğü. İşin kötü yanı, bugüne kadar hiç görülmemiş boyutta, yalaka bir havuz medyası oluştu. Sadece Tayyip Bey’i alkışlayan, onun yaptıklarını kutsayan bir kara medya… Bu medya, basın özgürlüğünün olmamasından da beslenerek, kendi kalemlerini yarattı.

Oysa Albert Camus’nün bir sözü vardır, keşke birileri çerçeveletse de bu medya organlarına dağıtabilse. Şöyle diyor; “Özgür basın iyi ya da kötü olabilir, ama özgürlük olmayınca basın ancak ve ancak kötü olacaktır!”

Sorunuza dönelim.Geriye baktığımızda, o zamanlar biri çıksa da, bugünlere gelebileceğimizi söyleseydi herhalde ona tuhaf gözlerle bakardık. Rahattık çünkü. Nasılsa Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e bir şey olmaz, diye düşünüyorduk. Birileri çıkar da, laik Cumhuriyeti tehdit etmeye kalkarsa Silahlı Kuvvetlerimizi bir güvence olarak görüyorduk. Bu ülkenin tümüyle, kırılma noktalarının bu kadar çok olabileceğini ve her aşamada bir dalın kırılabileceğini aklımıza bile getirmiyorduk. Halkın, hangi koşullarda ve hangi iddialarla teslim alınabileceğini kestiremedik.

SİLEMEYECEKLERİNİ SANDIĞIMIZ ATATÜRK İLKELERİNİ BİR BİR YOK ETMEKTELER

Demokrasiyi kullanarak, yağdan çektikleri kıl gibi, laik cumhuriyeti bir kenara attılar. Hiç silemeyeceklerini sandığımız Atatürk ilkelerini bir bir yok etmekteler…Özgür basın, iyi ya da kötü olabilir. Ama özgür olmayan basın sadece kötüdür.

Cemaatlerin sivil toplum örgütleri gibi siyasete sızdığı dönemleri yaşadık. Ama bugün iktidarın “yanıldık” dediği kadar iktidarın bir parçası haline gelmemişlerdi. Ama bir oy deposu olarak da düşünüldüğünü Meclis kulislerinde tartıştığımızı anımsıyorum. Siz de karşıydınız… Bu açıdan da değerlendirebilir misiniz?

Cemaat ile AKP (Tayyip Bey) uzun yıllar el ele vererek devleti birlikte yönettiler. Önceleri Tayyip Bey; “Ben yöneteyim yeter, siz istediğiniz gibi kadrolaşın ve devletin her olanağından yararlanın!” diyerek onlarla işbirliği yaptı. “Ne istediler de vermedim!” dediği buydu. Ancak bir zaman sonra AKP yeterince palazlanınca, Cemaat de verilenleri yeterli bulmayıp yönetime karışmaya başlayınca ipler koptu. Güçlü olan yönetimde olandı! Sonuç ortada…

Burada sorulan bir soru var; Cemaatin gücü fazla mı abartıldı?

Bu soruyu soranlar, Tayyip Bey’in, Cemaat'le çatışmaya başladıktan sonra alacağı oyu merak ediyorlardı. Bir şeyin değişmediğini görünce, “Cemaatin de bir gücü yokmuş!” düşüncesine kapıldılar.

Gerçekte Cemaatin önemli bir gücü vardı, ancak çatıştığı taraf, çok yakın geçmişte işbirliği yaptığı AKP olduğu için, Cemaatçilerden birçoğu hemen AKP saflarında yerlerini aldılar. Bu grup üzerinde daha çok sosyal ilişkilerin, birbirini kolay etkileyen cami cemaatinin ve elbette çıkar ilişkilerinin rolü oldu.

Cemaatlerin aldığı yol konusunda elbette yapılacak özeleştiriler var. Ancak toplumun yapısı ve inanç özellikleri göz önüne alındığında ve Cemaatlerin faaliyetleri dinsel boyutta kaldıkça, AKP öncesi dönemde yapılabileceklerin fazla olmadığı gerçeği ortaya çıkıyor. Din sömürüsü üzerinden politika yapanların, canları sıkıldığında toplumu ayağa kaldırdıklarını biliyoruz. Geçmişten de bildiğimiz gibi, Sünni-alevi çatışması yaratarak ortalığı kan gölüne çevirmeleri zor olmamıştır.

Bugün AKP’nin Cemaate yaptığı, geçmişte başka bir (sol, liberal ya da koalisyon) iktidar tarafından yapılmış olsaydı, din üzerinden siyaset yapan partilerde çöreklenmiş dincilerin kışkırtması ile, kan gövdeyi götürürdü.

SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ VE MESLEK ÖRGÜTLERİ AĞIZLARINI AÇMAYA KORKUYORLAR

Yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık çarkının neredeyse doğal algılandığı bir süreci yaşıyoruz. Eleştiriyoruz ama tepkilerimiz etkili değil. Yasal düzenlemeler de siyasi hoşgörüler nedeniyle caydırıcı olmuyor. Burada sorumluluklar kimlere ait olmalı?

Ne yazık ki bu iktidarın şekillendirdiği yargı, bu süreçte olan yolsuzlukları rüşvetleri örtecek şekilde kurgulanmış durumda. Sivil toplum örgütleri ve meslek örgütleri ağızlarını açmaya korkuyorlar. Bu konuda siyasi partilere çok görev düşüyor. Artık olay, “Hadi halkımıza yapılan ahlaksızlıkları anlatalım!” düzeyini aşmış durumda.

Ana Muhalefet Partisi, CHP bu konuda çok büyük bir hareket olanağına sahip. Artık kuru eleştirileri bırakarak, yolsuzlukların üzerine çok daha aktif gitmeli. Sözgelimi Kumpas davalarında CHP Genel Başkanı’nın gösterdiği ilgisizliği hiçbir yurtsever affetmedi.

Demokrasiyi kullanarak iktidara gelenlerin, yasaları değiştirerek yolsuzluklarını saklama girişimleri karşısında da CHP etkili bir muhalefet yapamamıştır..Oysaki, demokrasiyi kullanarak despotizme giden bir yönetime karşı yapılacaklar, ‘demokratik efendilik!’ dışında da olabilir.

ZARRAB'IN TUTUKLANMASI REZİL OLDUĞUMUZU GÖSTEREN OLAYDIR

Bu yolsuzluk konusunda dünyaya rezil olduğumuzu gösteren bir olay da, Reza Zarrab’ın New York Savcısı Bharara tarafından tutuklanmasıdır.

Dileriz, Erdoğan’ın savcılarının yapmadıklarını Obama’nın savcısı yapar…

AKP ÖNCESİ SAĞLIK İÇİN HALKIN CEBİNDEN ÇIKAN PARANIN BUGÜN 3 KATI HALKIN CEBİNDEN ÇIKIYOR

Yıllarca üniversitelerde hekim yetiştirmiş bir bilim adamısınız.Biraz da sağlık sorunlarından söz edelim: Bugün uygulanan sağlık politikalarıyla “Hekimin, kaliteli hizmet verme ve tatmin edici bir konuma sahip olma hakkı” korunuyor mu, daha çok hangi konularda sorunlar yaşanıyor?

Sağlığın iki boyutu var; biri halkımızın almayı beklediği kaliteli hizmet boyutu, diğeri ise bu hizmeti verenlerin hak ettikleri yaşam koşulları.

AKP iktidarı sağlıkta çok büyük iddialarla yola çıktı. Bugün gelinen noktada ne hizmet alan halkımız ve ne de bu hizmeti vermekle görevli olan; hekim, diş hekimi, hemşire ve sağlık personeli mutlu.

AKP öncesi sağlık için halkın cebinden çıkan paranın bugün üç katı halkın cebinden çıkıyor. Özel hastanelere yatanlar, SGK’lı olarak yatsalar bile önemli bir ‘katkı payı’ ödemek zorunda kalıyorlar.

Genel sağlık sigortasından yararlanamayanların sayısı bir hayli fazla.

Ayrıca kaliteli sağlık hizmeti verme iddiasıyla yola çıkanlar, hastaları yarı yolda bıraktılar. Bugün büyük hastanelerde beşdakikadan uzun süreyle muayene olan hastalar şanslı sayılırlar…

Sağlıkta iktidar önce yalanlarla halktan oy aldı, şimdi, yerine getirmişler gibi aynı yalanları söylemeye devam ediyorlar.

ÜNİVERSİTELERİN KANATLARINI KIRDILAR

Şöyle bir sağlık hizmetlerine baktığınız zaman sizin de değindiğiniz gibi hekimlerimizde ve diğer sağlık personelinde bir motivasyon eksikliğiyle karşılaşıyoruz. Öte yandan Üniversite hastanelerinde hizmet yükü daha da arttı. Nasıl neden bu duruma gelindi?

Üniversitelerin kanatlarını kırdılar. Hastaları üniversiteye doğru sürdüler ama bu hastalar için devletin ödemeyi vaat ettiği parayı üniversitelere ya ödemediler ya da az ödediler.

Yani AKP hükümeti, üniversiteleri; hem çok düşük fiyatlarla hizmet vermek zorunda bırakarak sömürdü ve hem de ödemeleri aksattı.

Tıp uygulamasında deneyim çok önemli bir yer tutar. Hasta, hekimin en beceriklisine gitmek ister. Ancak becerikli doktorun tatmin edilmesi de devletin görevidir.

Düşük ücretlere tutsak olan öğretim üyeleri iki yol kullandılar: Özel hastanelerde yer bulanlar gittiler. Üniversitede kalanlar da, mutsuzluk içinde hizmetlerini eski arzuyla yapmamaya başladılar.

Sadece hocalar değil asistanlar da büyük sıkıntı içinde oldular. Ne ücretleri, ne de eğitimleri doğru dürüst olmuyor artık. Nöbetlerden kafalarını kaldıracak halleri kalmadı.

Üniversitelerin borçlarından söz edelim. Bugün büyük üniversitelerin devlete borçları üç yüz milyondan az değil…

DOKTORA SALDIRININ ALTINDA SALDIRGANIN SAPIKLIĞI KADAR SAĞLIKSIZ SAĞLIK POLİTİKALARI DA YATMAKTADIR

Zaman zaman gazete ve televizyonlarda hekime karşı şiddet uygulamaya kalkışanların haberlerini okuyoruz, dinliyoruz. Hekimin itibarını korumak devletin görevi değil mi? Caydırıcı yaptırımlar her zaman çözüm getirmiyor. Ne dersiniz?

Hekime şiddet yüz karasıdır. Hekim öylesine bir hizmet sarmalı içine sokulmuştur ki, dışarıdan izleyen kimi sapık davranışlı hasta yakınları, bunu hastaya ilgisizlik olarak algılamakta ve doktoru taciz etmektedir.

Daha çok hasta bakacaksın, daha hızlı hizmet vereceksin dayatması sonucu, hekim ve diğer sağlık personeli ne yapacağını şaşırmaktadır. Aşırı hasta yükü altında, poliklinikler dolu, laboratuarlar dolu, radyoloji üniteleri dolu ve hasta yatakları doludur.

Hele bir de özel hastanelere gidenlerin karşılaştığı sürpriz faturalar yok mu, hasta sahibini çılgına çevirmektedir.

Onlar da, eğitim düzeyine, saplantılarına ve karakterlerine göre, hiç yapmamaları gereken şeyi yapmakta ve doktora saldırmaktadır.

Yani doktora saldırının altında, saldırganın sapıklığı kadar sağlıksız sağlık politikaları da yatmaktadır.

SAĞLIK POLİTİKALARI YÜZÜNDEN ARTIK HEKİMİN İTİBARI YAVAŞ YAVAŞ AZALMAKTADIR

İşyeri hekimliği ve aile hekimliğinin de sorunları bir hayli fazla. Bu sorunlar nedeniyle hasta haklarının korunması da zorlaşıyor. Ayrıca sağlık personeliyle iktidar arasında ister istemez güven eksikliği doğuyor.Bu konuda neler diyeceksiniz?

Aile hekimi ile iş yeri hekimi, sağlık sorunu olan kişinin ilk başvurduğu hekimdir. Yani bir tür vitrindir. Eğer bu vitrinde sergilenen yüz gülüyorsa, hasta yarı yarıya iyileşir. Bu rastgele söylenmiş bir söz değil, gerçektir. Ama ne yazık ki, iki tıp dalında çalışan meslektaşlarımız da mutsuzdur. Konu sadece her iki hekim grubunun özlük sorunları değildir. Sahip oldukları statünün belirsizliği, hizmet koşullarının yetersizliği ve onlarla yakından ilgilenmesi gereken Sağlık Bakanlığı’nın ilgisizliği de canlarını sıkmaktadır.

Eskiden hekimlik en itibarlı meslekti. Sağlık politikaları yüzünden artık hekimin itibarı yavaş yavaş azalmaktadır. Eskiden aileler çocuklarını doktor yapmaya uğraşırlardı şimdi ise sırf doktor olduğu için talibi çıkmayan meslektaşlarımız var!

Burada bir ironi yapalım;

Bu nedenle olacak genç meslektaşlarımız; “Bari birbirimizle evlenelim! Ya da; “Hadi birlikte eziyet çekelim!” dercesine, birbirleriyle evlenmektedirler.)

HEKİMLERİMİZ NİSAN AYI İÇİNDE BULUNDUKLARI YERDEKİ TABİP ODASI SEÇİMLERİNE MUTLAKA KATILMALI

Çoğulcu demokrasinin gereği tüm meslek örgütlerinin üst düzeyde ülkenin birlik ve devamı için yapacakları eleştirilere olumlu bakılmasına karşın mesleki sorunların çözümünde de köprü olmak gibi önemli görev ve sorumlulukları var.Bu açıdan bakılınca TTB’nin çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) temel görevi, ülkemizdeki hekimlerin haklarına sahip çıkmak ve hekimlik uygulamasının hekimlik onuruna yakışır bir şekilde yapılmasına katkıda bulunmaktır.

Bir meslek örgütü olmanın kendisine yüklediği bir diğer görev de, mesleğimizin uygulama alanı olan insanlarımızın, yeterli ve kaliteli bir sağlık hizmeti alması yönünde TTB’nin taşımakta olduğu sorumluluktur.

Ama bunların yanı sıra, TTB’nin sahip olması gereken çok önemli bir özellik, yurtsever bir örgüt olmasıdır.

Gerçekten de tıbbiyelilik bugüne kadar, yurtseverlikle eşdeğer anlama gelen bir mesleğin tanımı olmuştur.

Ülkemiz, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasından beri ne zaman dara düşse, tıbbiyelilerin yurtsever refleksleri onun ‘tedavisine’ yetişmiştir.

Bu konuda örnek gösterilecek çok isim vardır;

Yurtsever bir genç olmanın heyecanı ile Sivas Kongresi sırasında bazı konularda karşı duruşlarıyla dikkati çeken genç tıbbiyeliler vardı. Birkaç isim vermek isterim: Tıbbiyeli Hikmet (Orhan Boran’ın babası), Dr. Refik Saydam, Dr. Reşit Galip, Dr.Nusret Fişek ve Dr.Behçet Uz bunlardan birkaçıdır.

Ne yazık ki artık durum tersine dönmüştür. Bu kötü gidişte, ülkemizde uygulanan olumsuz sağlık politikalarının elbette rolü vardır. Fakat en az onun kadar, TTB’yi yöneten anlayış da sorumludur.

TTB bugün, ülkemizin içinde bulunduğu bölünme kaygısına duyarsız       kalanların da olduğu bir grup tarafından yönetilmektedir.Meslektaşlarımız ve yurtsever tabip odalarımız sürekli uyarılarda bulunuyor olsalar da, planlı ve programlı olduğu anlaşılan bu anlayışlarını değiştirmek mümkün olmamıştır.

Yapılan uyarılarda, TTB’nin öncelikli görevinin, meslektaşlarının özlük haklarına sahip çıkması olduğunun altı çizilmiştir…

Halkımız yeterli ve kaliteli bir sağlık hizmeti almadan, hekimlik mesleğinin yeterli olamayacağı gerçeği, hem Sağlık Bakanlığı ve hem de bugünkü TTB yöneticilerine defalarca anlatılmaya çalışılmıştır.

Birkaç dönemdir TTB’ye egemen olanların bazılarının akılları; etnik ayrımcılarda, sorosçularda, ikinci cumhuriyetçilerde takılı kaldı.

Bir örnekle bunu kanıtlayalım;

TTB ve yandaşları tarafından geçenlerde İzmir’de bir protesto yürüyüşü yapıldı. O toplantıya katılan TTB temsilcisi mikrofonu eline aldığında çevresindekiler bağırmaya başladı;

“Kürdistan faşizme mezar olacak!”

TBB’nin Ankara’da düzenlediği 65 tabip odasının katılması gereken bir toplantıya sadece 15 tabip odasının katılmış olması, TTB’nin itibarının ne durumda olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Bir TTB genel kurulunda eğer kürsüye çıkanlar Kürtçe konuşmaya başlıyorlarsa, büyük bir ilde tabip odası başkanlığı yapmış olan bir diğeri Lazca konuşuyorsa, bunun ne anlama geldiğini anlamak zor mudur?

Hekimlerimiz, bu anlayıştakilerin de bulunduğu TTB tarafından yönetildikleri için kızgın ve kırgındırlar. Ancak bu kırgınlıklarını “lanet olsun!” diyerek, tabip odalarının seçimlerinde oy kullanmamaya vardırınca işler tersine dönmektedir.

Hekimlerimiz,Nisan ayı içinde yapılacak olan tabip odası seçimlerine mutlaka katılmalı ve seçecekleri başkan ve genel kurul delegeleri ile bu özeleştirilerimizi TBB’ye taşımalılar.

Bu tür mesleki eleştirilerin tüm meslek örgütlerinde yapılması gerekiyor.Demokrasi kültürümüzün zenginleşmesi güçlenmesi bu eleştirilere bağlı. Size oda seçimlerinizde başarılar diliyoruz. Biraz da sanattan kültürden söz edelim:Bir süre de Ecevit HükümetindeKültür Bakanıolmuştunuz.. AKP iktidarı kültüre sanata nasıl bakıyor?

İktidarın sanat anlayışı..

İnsanın içi ürperiyor böyle bir soru karşısında.

Heykele ucube diye yıktıracak kadar zavallı…

 “Böyle sanatın içine tükürürüm” diyecek kadar ilkel…

Geçmişte bir Kültür Bakanı; Batıdaki İslam eserleri ile bizdeki Yunan eserlerini takas edelim! diyecek kadar kültürsüz…

Resimleri müstehcen bularak kaldıracak kadar art niyetli…

Karikatürcülere olmadık şeyler yapacak kadar izan yoksunu olan bir anlayış hakim.

Hepsini birden denetim altına almayı da kafalarına koydular ama neyse ki, birileri onları ürkütmüş olmalı…

TÜSAK’tan söz ediyorum.

Otoriter rejimin sanata yönelik uygulaması demek olan TÜSAK yasası ile tiyatroları, opera baleyi ve güzel sanatları bir araya getirerek zapturapt altına almaya çalıştılar. Şimdilik ses kesildi ama yarın sabah yeniden bu garip yasayı çıkarabilirler…

Biraz da sizin sanatınızdan söz edelim:Çevreci yanınız fotoğraflarınızda zeytin ağaçlarıyla bütünleşti. Neden zeytin ağacının fotoğrafları?

Zeytin ağacı, birçok özelliklere sahip bir ağaç. Columella onun için; “Zeytin, bütün ağaçların birincisidir,” diyor. İsa’dan bin yıl önce dikilen bir zeytin ağacının bugün yaşayabildiğini söylersem, şaşırırsınız herhalde.

Zeytin ağacı için söylenebilecek o kadar şey var ki! Tek başına zeytin yağından söz etsek bile saatlerimizi alır.

Neden zeytin ağacının fotoğrafları, diye sordunuz! Zeytin ağacının gövdesinde o kadar kıvrım ve şekil var ki… Düşünün ve üç bin yıl yaşamış bir ağacın bol kıvrımlı gövdesini getirin gözünüzün önüne, ne çok anlam yüklemek mümkün olur!

Bu sözlerinize en çok rant kaygısıyla zeytin ağaçlarını kestirenler duymalı.Kitaplar yazıyorsunuz. Üstelik çocuklar için. Çocuk doktoru olmanızın özel bir katkısı mı oldu?

Çocuklar için uzun öykü ve romanlar yazıyorum. Çocuk doktoru olmamın büyük etkisi oldu bunda. Çocukların düş dünyasını paylaşma şansına sahip biri olarak, onlardan çok şey öğrendim. Şimdi kitaplar yazarak onlardan aldığımı onlara geri veriyorum. Yani çocuklara borcumu ödüyorum diyebilirim. Ayrıca zeytin ağacının fotoğraflarından oluşan üç ayrı kitabım daha var..

Ne mutlu size. Anladığımız kadarıyla şu ara sizi en fazla ilgilendiren konu Tabip odalarının seçimleri.Bir çağrınız var mı meslektaşlarınıza.

Evet meslektaşlarımıza şu çağrıda bulunuyorum. Bulunduğunuz yerin tabip odasının seçimlerine mutlaka katılın ve oyunuzu kullanın. Demokratik katılımın devamını sağlayalım. Yurtsever olmanın da gereği bu.

Bu güzel söyleşi için teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran

Odatv.com




01/05/2016



Yazarın diğer yazıları

Ecevit'e Dil Uzatmanın Hafifliği (01/11/2017)
İYİ Parti'nin kuruluşuna neden katıldım (01/11/2017)
Neden Meral Akşener Hareketi (01/10/2017)
Popülizm Yapanlar Hastaları Vuruyor! (01/09/2017)
İbretlik Bir Öykü (01/08/2017)
Biraz da Futbol (01/07/2017)
Zeytinlikler (01/06/2017)
Referandum Sonrası Bir Analiz (01/05/2017)
Fethullah’ın Kadim Dostları Şimdi Düşman mı? (01/04/2017)
Burhan Özfatura’ya Kulak Verelim! (01/03/2017)
Charlie Chaplin’in “Büyük Diktatör” Filmi ve Bizdeki Versiyonu (01/02/2017)
Paşam, Keşke İşgal Edilen 16 Adadan Birine Çıkabilseydiniz! (01/02/2017)
Diktatörlerin Ruh Sağlığı (01/01/2017)
Yılmaz Büyükerşen’e De Bu Yapılırsa! (01/12/2016)
Gıda Emperyalizmine Karşı Bir Savaşçı: Osman Nuri Koçtürk (01/11/2016)
Durum Ciddi; Sokaklar Kadınlara Zindan Edilecek (01/10/2016)
At İzinin İt İzine Karıştığı Bir Ülkede… (01/09/2016)
Bir Darbe Analizi (01/08/2016)
APTAL PUMA SENDROMU/ PUMA KADIN (30/06/2016)
Herkes MHP'deki umut veren muhalefeti konuşuyor… Peki ya CHP! (01/06/2016)
DOKTORLARIN KRİTİK SEÇİMİ NİSAN’DA (01/04/2016)
 ÖFKE NEREYE GÖTÜRÜR? (01/03/2016)
HP ve TSK Güven Vermek Zorundadır! (01/02/2016)
Biri Nobel’ini Atatürk’e Sunuyor, Diğeri İse… (01/01/2016)
Kurultay Her Zaman Sürpriz Yapabilir! (01/12/2015)
Bu Siyasetçiler Hemen Ayrılmalı ...
Hitler Örneği Akıldan Çıkarılmamalı...
(01/11/2015)
Potamya Kalıntıları İş Başında… (01/10/2015)
Keşke Bu Kadar AKP’ci Olmasaydım! Diyormudur Acaba (01/09/2015)
PKK ile Tahtarevalli Oyunu (01/08/2015)
Koalisyon Denince Akla Önce Saygı Gelmelidir! (01/07/2015)
Seçimlerle İlgili Bir Analiz (01/06/2015)
Ermeni Soykırımı Yalanı Karşısında (Yeni) CHP’yi Yönetenler Neden Tavırsız? (01/05/2015)
“Kozmik” Bilgileri Taşırmanın Günahı Kimlerde? (01/04/2015)
CHP’li Belediyenin Farklı Bir “Gemicik” Öyküsü (01/03/2015)
Gözyaşı Fışkırır, Yağ Yerine Zeytin İçinden (01/02/2015)
CHP’de Tavan, Tabanı Ürkütüyor (01/01/2015)
Emine Ülker Tarhan’ın İstifasının Anlamı (01/12/2014)
CHP Umut Olmalı! (01/11/2014)
CHP’de Umutsuzluk (01/10/2014)
CHP Bu Duruma Nasıl Düşürüldü? (01/09/2014)
Bu “Yaş” ta, Gözyaşı mı? (02/08/2014)
Zeytinliklere ve Zeytinciye Yazık Olacak (01/07/2014)
SOMA’da, 19 Yaşında Ölmenin Sakıncası Yok! (01/06/2014)
Sanatın ve Sanatçının Ölüm Fermanı:TÜSAK (01/05/2014)
Despot, Çöküntüyle Keskinleşir (01/04/2014)
Sadece Hırsızlık mı,Kleptomani mi? (05/03/2014)
Gerçek Kütüphaneci Olabilmek Zor İştir! (01/03/2014)
Grip Aşısı Sömürüsü (01/02/2014)
“Terörizme Destek Veren Ülke” Olmaya Doğru… (01/01/2014)
Zeytinyağı’na Suriye Darbesi (01/01/2014)
Gavat Açılımı (01/12/2013)
AKP ve Çocuk Felci! (01/12/2013)
“Onur ve Arkadaşlık” İstifaları (01/11/2013)
CHP’nin Mazlum/Mağdur Sıkıntısı (01/10/2013)
Şizofren Dış Politika (01/09/2013)
Emine Ülker Tarhan ve Gezi Gençliği (01/08/2013)
Görsel Bir Şölendir Ayvalık (12/07/2013)
Mustafa Kemal Rahat Uyuyabilir: (01/07/2013)
PKK’nın Çekilmesi İyi Analiz Edilmeli… (01/06/2013)
Müze/Kilise Ayasofya’yı (Trabzon) Camiye Çevirmenin Dayanılmaz Yanlışlığı (01/05/2013)
Suriye´deki Dinci Teröristlerin “Muta Nikahlı” Tecavüzleri (01/04/2013)
Tayyip Erdoğan Korkmasın! ABD Ondan İyisini Bulamaz! (01/03/2013)
Büyükerşen’e Bile Bu Yapılırsa (01/02/2013)
E.Ü. İçine Güzel Sanatlar Fakültesi ve Beklentiler (01/02/2013)
Yargıya Güvenin Olmadığı Yerde Osman Özgüven Neden Kalsın Ki? (01/01/2013)
Bir Meslek Örgütü Kendi Ülkesine Karşı Olabilir mi? (01/12/2012)
Cumhuriyet Ne Kadar Tehlikede (01/11/2012)
Türkiye´yi Bölme Görevi (01/10/2012)
Öldürdüler Almina’yı (03/09/2012)
İçerde: Din Sömürüsü ve Kin... Dışarda: Emir Kulu... (01/08/2012)
Kürtaj Yasağı En Çok Yoksul Kadını Vuracak (01/07/2012)
Artık ‘İçimiz’ değil ‘dışımız’ Yansın Belki Uyanırız! (01/06/2012)
Semah’ın Gücü... İzmir’in Kırılganlığı… (01/05/2012)
Afganistan’daki Helikopter Kazası (01/04/2012)
ABD Kafkasya’yı da Karıştırır mı? (01/03/2012)
Sıkıyönetim Mahkemeleri Daha mı İyiydi? (01/02/2012)
Rauf Denktaş´ın Arkasından Sahte Gözyaşları... (17/01/2012)
Cumhuriyet mi, Yoksa Demokrasi mi? (01/01/2012)
İzmir Belediye Baskını ya da Arturo Ui´nin Önlenebilir Yükselişi (01/12/2011)
Pkk’yı Siyasi Yollarla Yok Edemezsin! (01/11/2011)
İki Farklı ‘KALE’, İki Farklı Duyarlılık (01/10/2011)
Terör Örgütünün İki Kolu: PKK ve PKK Holdingi (01/09/2011)
“İnsan Hakları” Bu Ülkelerin Ağzına Yakışmıyor (01/08/2011)
Hukuk Mu Dedin? Hadi Canım Sen De! (01/07/2011)
Üç ‘F’ (Fado, Fatıma, Futbol) ve AKP (01/06/2011)
Onların Demokrasisi Bizi ‘Götürür’ Abi! (01/05/2011)
“Kırk Katır Mı, Kırk Satır Mı?” (01/04/2011)
Ecevit’i Ergenekon İçin Kullanmaya Çalışmasınlar! (01/03/2011)
Tükürün Bu ‘Ucube’ Heykellere! (01/02/2011)
Kılıçdaroğlu Artık Çok Rahat (01/01/2011)
Füze Kalkanı ve Türkiye (03/12/2010)
Rektör Olma Hayali Var, Mantık Yok... (01/11/2010)
Hanefi Avcı´nın Kitabı (01/10/2010)
“Bir Buçuk Cumhuriyetçiler” ve Referandum (01/09/2010)
Yaşasın! Tanzanya ile Vize Kalktı (01/08/2010)
Sevgili Hamas´a Sitemimizdir... (01/07/2010)
Güçlenen CHP Siyaseti Altüst Ediyor (01/06/2010)
Mayıs: Hüzünle Mutluluğun Kol Kola Gezdiği Ay (02/05/2010)
İki İsim, İki Öykü (01/04/2010)
Bakan Yanında ‘Ezik’ Vali (01/03/2010)
Özgürlük mü Dediniz(!) (01/02/2010)