Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Salzburg Festivali: Yaşamın Toplu Anlatımı...

Zeynep Oral

Yedi tülden arınmış Salome

Birinci Dünya Savaşı biter bitmez, tiyatro adamı Max Reinhardt, yazar Hugo von Hofmannsthal ve besteci Richard Strauss, başkent Viyana’yı terk edip “uzaktaki” Salzburg kasabasına yerleştiler. Amaçları tekti: Sanatı, yaşamın toplu anlatımına ve bir şenliğe dönüştürmek...
Festival yapacak beş kuruşları yoktu. Gönüllülerin işgücü ve kasaba halkının parasal katkılarıyla ilk festivallerini 1920’de tek oyunla açtılar. İkinci yıl müziği, üçüncü yıl operayı kattılar. Tiyatro temsillerini katedral meydanında; konser ve operaları imparatorluk döneminden kalma binicilik okulunda, atların eğitildiği arenada gerçekleştirdiler.
O gün bugün Salzburg Festivali, dünyanın en köklü, en geniş yelpazeye yayılan, en nitelikli festivallerinden biri oldu. Yılda beş farklı festival, bunların sağladığı turizm, bu sayede sıfır işsizlik; “Mozart endüstrisinin” geliriyle, 145 bin nüfuslu kasaba festival dönemlerinde dünyanın merkezine dönüştü.

Tüm klişelerin yıkılması
98. Salzburg Yaz Festivali’nde üç opera, bir konser izleme olanağı buldum. İçlerinde en çarpıcı, en düşündürücü, en aykırı olanı “Salome” idi.
Oscar Wilde’ın “Salome”si zamanında “skandal”, “ahlaksızlık” diye nitelendirilmişti. Richard Strauss’un bestelediği opera da müzikal açıdan en az onun kadar “fırtınalı” ve görkemli. Daha önce çok izlemiştim. Yekta Kara’nın sahnelediği ve ışıklar içinde uyusun Zehra Yıldız’ın Salome’yi yorumladığı prodüksiyon hâlâ yüreğimdedir.
İtalyan yönetmen Romeo Caastellucci’nin minimalist yorumuyla “Salome” farklı bir boyuta taşınmıştı. Reji, kostüm, dekor ve ışık ona aitti. Bomboş sahnede yaşanan her an, klişeleri yıkmaya yönelikti... İşte 2 örnek:
Eserin en ünlü sahnesi: Salome, üvey babası despot kral Herodes’in isteği üzerine o çok erotik “7 Tül Dansını” eder... Bu uzun bölümde ne tül, ne dans... Bomboş sahnede, kralın tahtı sayılan bir yükselti üzerinde Salome incecik kombinezonuyla, yarı çıplak ana karnındaki gibi kıvrılmış yatıyor ve tepeden aşağıya üzerine koca bir kaya parçası iniyor, iniyor, iniyor... Taa ki tahtla koca kaya arasında Salome ezilip yok olana dek...
Salome, bu “dansa” karşılık, kraldan aşkla vurulduğu Jochanaan’ın başının kesilip gümüş tepside ona verilmesini ister... Ancak ona verilen, başı kesilmiş Jochanaan’ın bedenidir. Sahne, çıplak beden ve soprano arasında devam eder.

Kan gölüyle süt banyosu arasında
Hayır bu prodüksiyonda Salome, Oscar Wilde’ın deyişiyle “güzel ama zehirli bir çiçek” değildi. Fettan, şehvetli, yarı deli hiç değildi... Çok yalnız, kimsesiz, küçük bir kadındı. Ama kadındı. Kadınsı duygularını bilinmeyene, “ötekine”, sesini duyduğu, görmediği, peygamber denilen bir tutsağa yöneltmesi sanki doğaldı... (Jochanaan’ı kapkaranlık bir yaratığa dönüştürmüştü yönetmen.)
İlk anda çocuk Salome’yi gördük. “Bu taşlar seni söylüyor” yazısını (Salzburg tünellerindeki yazıyı) yırtıyordu. Aynı beyaz elbisesiyle büyüdüğünde aybaşı lekesini görüyorduk. Sarayın zemini zaten hep kanlıydı. Ve genç kadın zindandan gelen sese kulak verdiğinde koşan atları görüyordu. Biz sahici atı, o ise hayallerini görüyordu... Sonda süt banyosunda, at başını bulması şaşırtıcı olmamalıydı. (Burası eskiden binicilik okuluydu ya!)
Bu Salzburglu Salome, sarayın ve hayatın kan gölüyle süt banyosu arasında gidip gelirken ben bir kez daha yaratıcılığa, yoruma şapka çıkarıyordum.
Litvanyalı soprano Asmik Grigorian olağanüstüydü. Genç bir kadından ne istediğini bilen kararlı ve güçlü bir kadına dönüştü muhteşem sesi ve oyunculuğuyla. Ama onun kadar olağanüstü olan ve bence başrolü paylaşan Welser Möst yönetimindeki Viyana Filarmoni Orkestrası’ydı. Tiyatroyla müziğin harikulade bütünlüğünü ortaya koyuyorlardı. Üzerine düşündükçe, katmanları çoğalan bir prodüksiyondu... Öteki temsiller, bir sonraki yazıda...



01/09/2018



Yazarın diğer yazıları

Güneş Karabuda: Yeryüzü Tanığı (01/10/2018)
Derin Devlet - Derin Aile (01/08/2018)
Ben ki Fenerbahçeli Değilim... (01/07/2018)
Kadını Yok Saymanın Rezilliği (01/06/2018)
Deniz Demek Özgürlük Demektir... (01/05/2018)
Mücadeleye devam: Bir gün mutlaka... (01/04/2018)
Günler Yürümeye Başlayınca... (01/03/2018)
‘The Post’ filmini görmeyen kalmasın! (01/02/2018)
Güz bitti, ‘Güz Şarkıları’ devam ediyor.. (01/01/2018)
Füreya: Sanatla yaşamın bütünlüğü... (01/12/2017)
Biz ona Cumhuriyet diyoruz (01/11/2017)
Bu ülkeden Azra Erhat geçti (01/10/2017)
Birlik... Beraberlik... (01/09/2017)
Karsu: Bir içim su (01/07/2017)
Önümüzde nice 19 Mayıs’lar var! (01/06/2017)
Geleceği değiştirmek elimizde! (01/05/2017)
Kadınlar susmayın! (01/04/2017)
Sanat, edebiyat neye yarar? (01/03/2017)
Otorite ne derse... Öyle mi? (01/02/2017)
Hapisteki yazarlara yılbaşı armağanı... (01/01/2017)
Güneş topladık, daha güzel günler için... (01/12/2016)
‘Biz insan mıyız’ diye sormak (01/11/2016)
Dünyaya Türkiye’yi anlatmanın dayanılmaz ağırlığı... (01/10/2016)
Atatürk Sesleniyor (01/09/2016)
Vatan yorgunu (01/08/2016)
Aydınlık ve karanlık (30/06/2016)
Aydınlık ekenlere şükranla... (01/06/2016)
Ülkemin sis çanları (01/05/2016)
Umut insanları (01/04/2016)
“Türklerin en Kürt’ü; Kürtlerin en Türk’ü” gideli... (01/03/2016)
Bir rüya... Ya da: Bunun adı faşizmdir (01/02/2016)
Yıldız Savaşları değil, ülkemdeki savaş... (01/01/2016)
BU OYUNU BOZACAĞIZ (01/11/2015)
Özgürlük Hapsedilemez (01/10/2015)
Vampirler, Kan Emiciler İşbaşında... (01/09/2015)
Lafı bırakın, önlem alın! (01/08/2015)