Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Sabancı Üniversitesi Mezuniyet Töreni Konuşması

İdil Biret

Bugu¨n u¨lkemizde çok sesli klasik mu¨ziğin tarihte ve gu¨nu¨mu¨zdeki gelişmesinden söz etmek için aranızda bulunuyorum. Çok geniş bir konuyu sınırlı bir zamana sığdırmak zor. Bu nedenle önemli bulduğum bazı hususları ön plana aldım.

Osmanlı devletinde köklu¨ batılaşma hareketi, kendisi de önemli bir Tu¨rk sanat mu¨ziği bestecisi olan, III. Selim’in askeri reform hareketi ile başlar. Lale devrinde sanatsal yaşamın önem kazandığı barışçı dönemde Osmanlı Devleti ve Avrupa arasında ku¨ltu¨r ilişkilerinin temeli atılır. Yeniçeri ayaklanması ile kesintiye uğrayan reform planı Sultan II. Mahmut’un batıcı uygulamalarıyla tekrar yaşama geçmiştir. Bu çerçevede 1826 yılında yeniçerilerin kaldırılması ve batı tarzında modern bir ordu kurma girişimi ile Mehterhane’nin etkinliklerine de son verilmiş ve yerine batılı anlamda bir askeri bando kurulmuştur. Aynı yıl sarayda bir okul açılır ve zamanla bu okul aralarında kadınlar orkestrası, kızlar fanfar takımı, fasıl takımı, orta oyunu, tiyatro, opera korosu, operetçiler gibi çeşitli sahne sanatkarlarını bu¨nyesinde toplayan bir tu¨r akademi halini almıştır. Bu¨yu¨k opera bestecisi Gaetano Donizetti’nin ağabeyi olan Guiseppe Donizetti Osmanlı devleti muzikaları umum mu¨rebbisi u¨nvanı ile bu bandonun şefliğine atanır ve Eylu¨l 1828´de İstanbul´a gelir. Göreve başlar başlamaz Donizetti’nin ilk işi porteli notayı öğrencilerine öğretmek olur. O zamana kadar Tu¨rkiye´de alaturka mu¨zikte kullanılan Hamparsun sistemini öğrenen Donizetti, bu sistemdeki işaretlerin batı mu¨ziği notasyonundaki karşılıklarını yazarak öğrencilerine kısa zamanda nota okumayı öğretti. Bando ilk konserini 19 Nisan 1829 da kısa parçalardan oluşan bir programla Rami Kışlasında verdi.

Tanzimat sonrasında, 1846´dan itibaren opera temsilleri verilmeye başlandı. Verdi ve diğer bestecilerin en önemli operaları İtalya´daki ilk çalınışlarından hemen sonra Pera´da (bugu¨n Beyoğlu) Naum Tiyatrosunda oynanıyor, dışarıdan bu¨yu¨k sanatçılar geliyordu. Franz Liszt 1847’de İstanbul´da konserler verdi. Liszt, Abdu¨lmecid Han’ın huzurunda çaldığı resital sonrası Padişah’ın kendisine sorduğu sorulara ve kariyeri hakkındaki bilgisinin genişliğine ne kadar şaşırdığını Madame d’Agoult’ya yazdığı bir mektubunda belirtir. Bunun yanı sıra 1848 yılında Chopin İskoçya´da Balmoral şatosunda İngiltere kraliçesi Victoria için bir resital verir. Kraliçe o akşam gu¨nlu¨k defterine şunu yazar «bugu¨n bir piyanist konser verdi”. Kraliçe Chopin’i tanımamaktadır. 1848 de İstanbul´a gelen Belçikalı keman virtu¨ozuu Henri Vieuxtemps, Sultanın isteği u¨zerine, Muzika-i Hu¨mayun’u denetlemiş, orada verilen eğitimi yetersiz bulmasına rağmen bandoyu, özellikle ilk okuyuşta bir eseri kusursuz çalabilme becerilerini pek beğenmişti. 1856 da Donizetti Paşanın ölu¨mu¨nden sonra, Naum tiyatrosunda konuk opera orkestralarını yöneten Guatelli onun yerine geçmişti. Guatelli Paşa ölu¨mu¨ne kadar uzun yıllar bu görevde kalmış ve onun yönetiminde bando gerçek bir armoni göru¨nu¨mu¨nu¨ almıştır.

Osmanlı sultanları arasında mu¨zikle mesgul olanlar ve beste yapanlar vardır. V. Murat hem çalmaktan hem de dinlemekten hoşlanan bir mu¨zikseverdi. Pek çok vals, polka gibi ku¨çu¨k eser bestelemiştir. II. Abdu¨lhamit Guatelli Paşadan dersler almış olup sağlam bir nota bilgisiyle iyi derecede piyano çalardı. «Alaturka gu¨zeldir ama daima gam verir, alafranga degişiktir, neşe verir” dermiş. Koyu bir baskı yönetimi uygulayan Abdu¨lhamit konu mu¨zik olunca çok açık fikirli olabiliyor, yurt dışından hocalar, orkestra şefleri getirilmesine ve gençlerin eğitime gönderilmesine onay veriyor, ancak, su¨rgu¨n politikacılardan etkilenecekleri korkusuyla dışarıya ve özellikle Paris’e öğrenci gönderilmiyordu. Bu ortamda mu¨zik giderek İstanbul’un hayatında daha çok yer almaktaydı. Örneğin, Concordia ve Fransız tiyatrolarına her yıl opera toplulukları geliyor, yaz aylarında da halkın banda dediği yabancı orkestralar iki ay boyunca açık hava konserleri veriyorlardı. Evlerde piyano sayısı ve mu¨zik dersi alanların sayıları artıyordu. II. Meşrutiyet sonrasında mu¨zikle ilgilenenler daha da fazlalaşacaktı. Son Halife Abdu¨lmecit’in Dolmabahçe Sarayı arşivindeki eserleri arasında kendi çizdigi bir karakalem Brahms portresi olması klasik mu¨ziğe ne kadar önem verdiğini gösterir.

1908 de II. Meşrutiyetin ilanından itibaren Muzika-i Hu¨mayunda görevli olan yabancı mu¨zisyenlerin yerine yetişkin Tu¨rk mu¨zisyenler almıştır. Aralarında bir opera ve bir çok operetin bestecisi Dikran Çuhacıyan, Adnan Saygun ve diğer mu¨zisyenlerin hocası Macar Tevfik Bey ve batı tekniği ile yazan ilk bestecilerimizden Saffet Atabinen bey gibi hocalar vardır. Bu dönemde hem senfoni orkestrasının hem bandonun yönetmeni usta bir flu¨tçu¨ olan ve orkestra çalgılarını iyi tanıyan Saffet Atabinen beydir. Beethoven senfonilerinin seslendirilmesi de bu yıllara rastlar. Çalışılıp çalınan eserler arasında Haydn, Massenet ve Berlioz´un yapıtları ile Zeki Üngör Bey’in solist olarak yer aldığı Mendelssohn keman konçertosu icrası da vardır.

20. yu¨zyılın başından itibaren bu¨yu¨k şehirlerimizde ilk ve orta okullarda uygulanan mu¨zik programı hem dinsel hem de batı mu¨ziğine açıktı. Ancak tutarsız eğitim programları nedeniyle iyi bir öğretim yapılamıyordu. Benim bildiğim tek olumlu örnek 1912´de İzmir´de açılan ve amaçları arasında ulusal ruhu gençlere aşılayacak bir milli mu¨zik ilkesinin benimsenmesi olan İttihat ve Terakki mektebiydi. İttihat ve Terakki mektebinin eğitim ilkeleri u¨lkemizde ulusalcı mu¨zik akımının ilk işaretlerindendir. Ziya Gökalp 1913´te yazdığı Tu¨rkçu¨lu¨ğu¨n Esasları kitabında du¨m-tek usulu¨ ile yapılan geleneksel mu¨ziğin çağdaş yaşantıya uygun du¨şmediğini, yapılacak tek şeyin bu ezgileri batı tekniğine göre armonilemek olduğunu söylu¨yor. Bu göru¨şlerin Cumhuriyet dönemi mu¨zik reformlarına bir tu¨r temel teşkil ettiği muhakkak.

1917´de İstanbul´da kurulan, Tu¨rk mu¨ziği alanında eğitim veren, Daru¨lelhan ezgiler evi u¨lkemizdeki halka açık ilk mu¨zik okuludur. Burası bir bakıma İstanbul Belediye Konservatuvarının bir hazırlığı sayılabilir. Birinci du¨nya savası sırasında oldukça gelişen Muzika-i Hu¨mayun Orkestrası İstiklal Marşının bestecisi Zeki Üngör Bey’in idaresinde Avusturya-Macaristan, Almanya ve Bulgaristan’ı kapsayan bir turneye çıkıyor. O sıralarda Berlin´de talebe olan babam, kaldığı evin sahiplerini ve okul arkadaşlarını iftihar ederek bu konsere davet ediyor. Babamın bana anlattığına göre, Furlani’nin Oryantal Fantazi adlı eserinin çalınışı beğeni ile karşılanıyor. Ancak Mozart’ın Figaro’nun Du¨ğu¨nu¨ uvertu¨ru¨nu¨n temposu çok yavaş bulunuyor ve şark tarzı bir Mozart yorumu olarak göru¨lu¨yor. Gene de, bu orkestranın turnesi olumlu izler bırakıyor.

Eğitim reformları Cumhuriyetimizin kuruluşundan bir yıl sonra yu¨ru¨rlu¨ğe giren Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile başlar. Bu yasayla eğitim ve öğrenim ilkeleri bu¨tu¨nselliğe kavuşturulmuş, buna göre hazırlanan ders planlarında ise mu¨zik dersleri mu¨fredat programlarında yer almıştır. Bu arada İstanbul´da 1921´de kapanmış olan Daru¨lelhan okulu 1923´de batı mu¨ziği bölu¨mu¨yle tekrar açılır. Ankara´da ilk mu¨zik öğretmen okulu olan ve ilk kuşak besteci ve yorumcularımızı yetiştiren Musiki Muallim Mektebi açılmıştır. Muzika-i Hu¨mayun Orkestrası ise 27 Nisan 1924´de İstanbul´dan Ankara´ya intikal ederek Riyaseti Cumhur Musiki Heyeti (bugu¨n Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) adını almıştır. 1926´da konservatuvara dönu¨ştu¨ru¨len Daru¨lelhan yalnız batı mu¨ziği eğitimi vermeye başlamış, ayrıca İstanbul Belediyesine bağlanarak Milli Eğitim Bakanlığınca onaylanan programları uygulamıştır. Bu uygulamalar şunu gösterir : mu¨zik bir eğlence aracı olmaktan çıkmış, özgu¨r du¨şu¨nce temelinde ciddi yaratıcılık ortamına doğru ilerlemiştir.

Atatu¨rk, 1 Kasım 1934´de Bu¨yu¨k Mïllet Meclisinin açılışında verdiği söylevin mu¨ziğe ayrılan bölu¨mu¨nde bunu açıkça dile getirerek şunları söylemiştir :

Arkadaşlar, gu¨zel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne tu¨rlu¨ ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak, burada en çabuk, en önde götu¨ru¨lmesi gerekli olan Tu¨rk musikisidir. Bir ulusun yeni değişikliğine ölçu¨ musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugu¨n dinletilmeye yeltenilen musiki yu¨z ağartıcı değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal ince duyguları, du¨şu¨nceleri anlatan, yu¨ksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir an önce, genel, son musiki kurallarına göre işlemek gerekir ; ancak bu du¨zeyde Tu¨rk ulusal musikisi yu¨kselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.

Bu söylevden 25 gu¨n sonra, 26 Kasım 1934 tarihinde Milli Eğitim Bakanının başkanlığında çalışan kurulların aldığı temel kararlar şöyledir: Bu¨tu¨n okullarda etkili bir çok sesli mu¨zik uygulamasına yönelinmesi; halk arasında opera, operet, konser radyo ve plaklar aracılığıyla yeni beğeninin yaygın hale getirilmesi; bestecilerin ve usta icracıların yetiştirilmesi ve devletçe korunması. Bu son kararın nedenini daha iyi anlamak için, Beethoven’e, daha onbeş yaşında iken, Almanya´da yaşadığı Bonn şehrinin bağlı olduğu bölge yönetimi tarafından aylık maaş bağlandığını hatırlamakta yarar var.

1925 yılında on yetenekli mu¨zisyenin açılan yarışma sınavını kazanıp Avrupa´da tahsile gönderilmesi ile başlayan , 1934 kararları ile daha yaygın hale gelen bu uygulama uzun yıllar devam edecek sonra 1948 yılında benim ve Suna Kan’ın adına çıkan yasa da 1956 yılında u¨stu¨n yetenekli çocuklar kanunu haline gelerek son şeklini alacaktı.

1927 yılında Tu¨rkiye´ye ilk ziyaretini yapan hocam bu¨yu¨k Alman piyanisti Wilhelm Kempff Atatu¨rk ile buluşmasını bana anlatmıştı. Ankara´da Halkevinde verdiği ilk resitalinden sonra Çankaya Köşku¨ne davet edilen sanatçı, yemekten sonra sabahın erken saatlerine kadar Atatu¨rk ile baş başa konuşmuş. Atatu¨rk kendisine Tu¨rkiye´nin modernleşme çalışmaları doğrultusunda hukuk, eğitim ve diğer pek çok alanda reformlar yapıldığını , mu¨ziğin bu reform hareketinin kaynağı olan batı ku¨ltu¨ru¨nu¨n ayrılmaz bir parçası olduğunu söylemiş ve çağdaşlaşmanın gereği olarak klasik mu¨ziğin Tu¨rkiye´de geniş şekilde yayılmasının önemine değinerek «mu¨zikte de benzer reformlar yapılmadığı takdirde diğer sahalarda gerçekleştirilen reformların eksik kalacağından ve yerine oturmayacağından endişe ettiğini” belirtmiş. Sonra da hocam Kempff’e bu konudaki fikirlerini ve reform planı u¨zerinde göru¨şlerini almak için Tu¨rkiye´ye hangi mu¨zisyen ve mu¨zikologların davet edilmesini önerebileceğini sormuş. Du¨şu¨ncelerini Atatu¨rk’e aktaran Kempff bu konuda en yetkili kimse olarak Berlin Filarmoni Orkestrasının şefi Wilhelm Fu¨rtwangler’e de danışılmasının yerinde olacağını söylemiş . 1982 yılında İtalya´nın Positano kasabasındaki evine eşim Şefikle yaptığımız bir ziyarette bunları bize anlatan hocam, konuşma bitince başını denize doğru çevirip bir an sessiz kaldı, sonra duygulu bir şekilde, «Kemal Paşa bu¨yu¨k adamdı” dedi.

Zamanla, Berlin´deki Tu¨rkiye Bu¨yu¨kelçiliği Fu¨rtwangler ile temas kuruyor. O da bir su¨re du¨şu¨ndu¨kten sonra bu¨yu¨k mu¨zik adamı , besteci ve eğitimci Paul Hindemith’i tavsiye ediyor. Besteleri o dönemdeki Nazi Almanya´sında rejim tarafından dejenere/soysuz sanat addedildiğinden, ayrıca eşinin de Musevi kökenlerinden dolayı Hindemith epey tedirgindir. Bu ortamda Tu¨rkiye´den gelen davet onu çok memnun ediyor ve Berlin´de Bu¨yu¨kelçi Hamdi Arpağ ile imzaladığı anlaşmadan sonra 1935-1937 yılları arasında dört defa Tu¨rkiye´ye gelerek tamamı 200 sahifeye varan çok etraflı u¨ç rapor hazırlıyor. Bu raporlarda ele alınan konular arasında şunlar var :

- Orkestralar, Mu¨zisyenleri, Şefler, Programlar;

- Mu¨zik eğitim planı; Konservatuvarların kuruluşu; Hoca yetiştirilmesi; Konservatuvar idaresi;

- Genel mu¨zik yaşamı; Opera; Konser organizasyonu; Halk mu¨ziği; Askeri mu¨zik; Konser salonları; Radyoda mu¨zik;

- Tu¨rk halk mu¨ziği: Bugu¨ne kadarki çalışmalar; Bugu¨nden sonra yapılacaklar;

- Korolar; Mu¨zik ku¨tu¨phaneleri; Nota basımı.

Nota basımından söz etmişken bir de hikâye anlatmak isterim. 1935 yılında Sovyetler Birliği´nden bir gurup mu¨zisyen Tu¨rkiye´ye geliyor. Bunların arasında bu¨yu¨k keman virtu¨ozuu David Oistrakh ve besteci Dimitri Shostakovich de var. Futbolu çok seven Shostakovich 19 Nisanda İstanbul Taksim stadında Fenerbahçe ile Avusturya’nın Libertas takımı arasında oynanan maçı izliyor. Sonra, o devirde nota kağıdı Rusya´da çok zor bulunduğundan, İstanbul´dan bol miktarda nota kağıdı alıyor. İşte 1941/1942 kışında Leningrad Alman muhasarasında iken orada bestelediği meşhur

Yedinci «Leningrad” Senfonisini bu nota kağıtları u¨zerine yazıyor. Yedinci Senfoninin el yazısı notasının her sahifesinin en altında şu adres var : Yu¨ksek Kaldırım 42, İstanbul. İşte o devirde Tu¨rkiye´de pek çok şey yokmuş ama nota kağıdı varmış.

Konumuza dönersek, 1935 yılında yazdığı ilk raporda Hindemith gördu¨klerini ve teşhislerini dile getiriyor. Burada, Tu¨rklerin mu¨ziğe karsı yu¨ksek seviyede yetenekli olduklarını , mu¨zik dinlemeye her zaman hazır bulunduklarını , en yeni teknikleri kolayca benimseyebildiklerini, eğer planlanan reformlar sırasında doğal yeteneklerini geliştirme imkanı verilirse her şeyin derinliğine inmeye yatkın olan karakterleriyle birleşerek örnek alınabilecek mu¨zik halklarından biri olabileceklerini söylu¨yor. Hindemith raporları Cumhuriyet’in mu¨zik reformlarının temel taşlarını oluşturuyor. Bu arada 1936 da bu¨yu¨k Macar bestecisi Bela Bartok Tu¨rkiyeye gelerek Anadolunun çeşitli yörelerinde halk mu¨ziğinin derlenmesi ve değerlendirilmesi konusunda araştırmalar yapmış, Adnan Saygun ve diğer mu¨zikçilerimizle fikir alışverişinde bulunmuş ve yıllar sonra da «Tu¨rk Halk Mu¨ziği” adlı bir kitap yayınlamıştır. Bartok’un çalışmaları neticesinde 1938 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı bu¨nyesinde Tu¨rk Halk Ezgileri arşivi kurulmuştur. Bugu¨n Ankara´da Devlet Konservatuvarının giriş kapısında Hindemith ve Bartok’un bu¨stleri bulunmaktadır.

Bu reformların sonucu ne oldu derseniz Tu¨rkiye sathına yayılmış nice konservatuvarı, buralardan yetişip yurtiçi ve yurtdışı sahnelerde yer alan sayısız mu¨zisyenimizi, parlak kariyer yapan pek çok solistimizi ve en önemlisi olarak Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa, Adana ve Antalya´daki Devlet Senfoni Orkestraları, Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Mersin ve Samsun´daki Devlet Opera ve Balelerini gösterebilirim. Bu bakımdan u¨lkemiz İslam aleminde çölde bir vaha gibidir.

Burada bir an durup epey gerilere gitmek, Atatu¨rk’u¨n ölu¨mu¨nden sonra mu¨zik reformu çalışmaların aksamadan yu¨ru¨mesinde bu¨yu¨k rolu¨ olan İsmet İnönu¨’den söz etmek istiyorum. İsmet Paşa 1910-1913 yılları arası, o zaman genç bir subay olarak, Yemen´de bulunuyor. Orada, Sana şehrine yapılacak tren yolu inşaatının keşif çalışmalarını yapan Fransız şirketinin mu¨hendisleri ayrılırken bazı eşyaları ile birlikte bir çok 78 devirli taş plak ve bir gramofonu geride bırakıyorlar. İsmet Paşa’nın klasik batı mu¨ziğine ilk adımı işte karargâhta bu plâkları tekrar tekrar dinleyerek olmuştur. Oğlu Erdal İnönu¨ Yemen öyku¨su¨nu¨ anlattıktan sonra babasının «batı klasik mu¨ziğini bizim insanlarımızın ancak çok dinleyerek sevebileceklerini burada öğrendim” dediğini yazar hatıralarında.

1932 yılında kurulan Halkevlerinin hızla yayılıp benimsenmesinde İnönu¨´nu¨n ısrarlı takibinin bu¨yu¨k rolu¨ vardır. Halkevleri pek çok u¨nlu¨ mu¨zisyen, edebiyatçı ve aydının çıkış noktası olmuştu . Benim hatırladığım, İstanbul´da Kadıköy Halkevinin gönu¨llu¨lerden kurulu bir oda orkestrası vardı. Eşim de bu Halkevi salonunda bulunan, Alman devleti tarafından hediye edilmiş tam kuyruklu konser piyanosunda, 1960 yılında Fenerbahçe basketbol yıldız takımı antrenman aralarında, çaldığını hatırlıyor.

O dönemde yurdun dört bir yanında Halkevleri inşa edildi. Mersin Halkevinde döner sahne olduğunu, Antakya´daki salonda da Chopin’in çok sevdiği Erard marka tam kuyruklu konser piyanosu bulunduğunu gördu¨m. Ne yazık bu piyano sahne arkasına atılmış, bir ayağı kırık yan yatmış olarak duruyordu.

12 nisan tarihli Hu¨rriyet gazetesinde köşe yazarı Yılmaz Özdil Ankara yakınındaki Hasanoğlan Köy Enstitu¨su¨nde 1945 yılında Ankara Konservatuvarı hocalarının ders verdiğini, benim ve Suna Kan’ın enstitu¨ye misafir geldiğimizi, köy çocuklarını teşvik için yaşıtlarından keman ve piyano dinletildiğini anlatıyor ve enstitu¨deki enstru¨man demirbaşını veriyor. Kayıtlı aletler şunlar :

259 mandolin; 55 keman; 37 bağlama; 8 akordeon; 3 piyano; 3 davul; 1 metronom

ve 1 pikap (78 devirli plakları çalmak için)

Bugu¨n herhangi bir köy veya kasabamızda bu aletleri bulmak mu¨mku¨n mu¨?

1940 da çıkarılan yasa ile İsmail Hakkı Tonguç’un mimarlığında köy enstitu¨leri kurulmaya başlandı. 1942 de Ankara´ya en yakın olan Hasanoğlan Köy Enstitu¨su¨ başka köy enstitu¨lerine öğretmen yetiştirmek amacıyla Yu¨ksek Köy Enstitu¨su¨ adını aldı. Ülkede sanat ve mu¨ziğin yayılması bakımından sayıları yirmibir’i bulan bu enstitu¨ler de halkevleri gibi önemli bir görev yerine getiriyorlardı. Bu özgu¨n modelin başarısı, 1946 yılına kadar, köylerdeki öğretmen ihtiyacını karşılayan 30.000 den fazla kadın ve erkek öğretmen, sağlık memuru ve eğitmen yetiştirmiş olmasıdır. Hasan Âli Yu¨cel’in Milli Eğitim Bakanlığı ku¨ltu¨r alanında atılan ilk adımların olumlu sonuçlarının göru¨ldu¨ğu¨ ve yeni atılımlara girişilen bir dönem olmuştur. Devlet Tiyatrosu, Opera ve Balenin resmi kuruluşu; Konservatuvar yasasının çıkarılışı; Ankara´da ilk kez meşhur Alman rejisöru¨ Carl Ebert’in yönetiminde gerçekleşen tiyatro ve opera temsillerı; Devlet resim ve heykel sergilerinin su¨rekli du¨zenlenmesi; benim ve Suna Kan’ın yurtdışında tahsile gitmemizi sağlayan kanunun ilk hazırlıkları, hep Hasan Âli Bey’in zamanında gerçekleşmiştir.

Ne yazık ki giderek bu idealist dönemin sona erdiğine şahit oluyoruz. Yakın zamanda Meclise sunulmak u¨zere hazırlanan Tu¨rkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) kanun tasarısına göz atınca da, çok kritik bir devreye girdiğimizi de anlıyoruz.

Değerli bestecimiz Muammer Sun «bu kanun tasarısı meclisten geçtiğinde Tu¨rkiye´deki mu¨zik ve sahne sanatları alanındaki devlet sanat kurumları kapatılacak, sanatçılar dağıtılacak, u¨lkemizin mu¨zik ve sahne sanatları birikimi bu kanunla yok edilmiş olacaktır. Ülkemizdeki bu kurumların her biri çağdaş, ulusal, evrensel birikimi simgeler. Bu birikimin yok edilmesi, Tu¨rk toplumunun ulaştığı uygarlık du¨zeyinin yok edilmesi demektir.” diyor.

Muammer Sun Beye katılıyorum. Bu söyledikleri gerçekleşirse Tu¨rkiye 90 yıl su¨ren olağanu¨stu¨ çaba ile geldiği bu ileri noktadan Tanzimat devri, hatta III. Selim dönemi öncesine dönebilecek, u¨lkemiz mu¨zik festivallerimize davet edilen yabancı orkestra, şef ve solistlerle yetinmek zorunda kalacak, giderek, mu¨zisyen ithal eden körfez şeyhliklerine benzeyecektir.

TÜSAK için örnek alınan uygulamaların başında İngiliz modelinin geldiği yasa taslağının «Gerekçe” kısmında belirtilmekte. 18. asırda Beethoven’i daha onbeş yaşında iken devlet memuru yapan bugu¨n de sadece Berlin´de u¨ç opera kurumunu birden devletçe finanse eden Alman modeli dururken, gu¨nu¨mu¨zde özel orkestraları maddi imkansızlık içinde kıvranıp yaşam savaşı veren İngiltere neden Tu¨rkiye´ye model olur acaba? Bunu sormak isterim.

Bu çerçevede, uzun yıllardır bazı bu¨yu¨k şehirlerimizdeki festivallere ve özel konser serilerine yurt dışından du¨nyaca meşhur orkestra ve solist sanatçıların getirilmesi için yu¨z milyonlarca lira vererek sponsor olan ticari kuruluşlarımızın bundan sonra bu paraların önemli bir kısmı ile Cumhuriyet’in mu¨zik devriminin eserleri olan Devlet Senfoni Orkestraları, Operaları, Baleleri, ve Konservatuvarlarını desteklemelerinin doğru olacağına inandığımı da belirtmek isterim.

Devlet Orkestra, Opera, Bale mensupları ve solist sanatçılara du¨şen görev ise sanatlarını icra edebilmelerinin Tu¨rkiyede Cumhuriyet devrimlerinin köşe taşlarından olan mu¨zik reformları sayesinde mu¨mku¨n olduğunu bilmeleri ve bu reformların muhafaza edilmesi ve ileri götu¨ru¨lmesi gerektiğinin bilincinde olmalarıdır. Klasik mu¨zik Tu¨rkiyede eğlence, geçim yolu veya u¨nlu¨ sanatçıların bu¨yu¨k para kazanma aracı değildir. Eğer TÜSAK yasa tasarısı Mecliste kabul edilirse benim sekiz yaşımdan itibaren Fransa´da tahsil etmemi sağlayan Gu¨zel Sanatlarda Fevkalâde İstidat Gösteren Çocukların Devlet Tarafından Yetiştirilmesi hakkındaki Kanunun yu¨ru¨rlu¨kten kaldırılacağını da belirtmek isterim. İlk olarak 1948 yılında çıkarılan bu kanun olmasa idi ben de belki şimdi burada, karşınızda olmayacaktım. Bu Kanun ile ilgili çalışmalarla iligili olarak başta dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönu¨ olmak u¨zere Milli Eğitim Bakanları Hasan Âli Yu¨cel ve Şemseddin Sirer, Fuad Umay ve diğer milletvekilleri ile Gu¨zel Sanatlar Mu¨du¨ru¨ Cevad Memduh Altar’ı bu vesile ile saygıyla anmak isterim.

Geçenlerde söyleşi yapmak için New York’tan beni arayan Amerikanın en önemli gazetelerinden birinin muhabiri ilk olarak, «Tu¨rkiyede klasik mu¨zik bir elit azınlık için yapılıyor, değil mi?” diye sordu. Bu konuda, yanlış bilgilendirilmişti ve muhtemelen Tu¨rkiyede klasik mu¨ziğin bir kaç bu¨yu¨k şehirdeki festivallerle sınırlı olduğunu zannediyordu. Bugu¨n size anlattıklarımı kısaca ona da anlatarak Cumhuriyet Devrimlerinde klasik mu¨ziğin yerini ve önemini izah ettim. Konuyu şimdi daha iyi anladığını sanıyorum.

Hepinize yolunuz açık olsun der, tu¨m beklentilerinizin gerçekleşmesini dilerim.



01/08/2014