Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Refah Devleti ve Terörizm

Yücel Bozdağlıoğlu

Tüm dünya, Norveç’li bir Neo-Nazinin 68 kişinin ölümüyle sonuçlanan katliamını konuşuyor. Fakat görünüşe göre, dünyanın ilgisini asıl çeken böyle bir katliamın olmasından çok, böyle bir olayın Norveç gibi, refah düzeyi yüksek özgürlükler ülkesinde meydana gelmesi. Daha da önemlisi bunu yapanın herhangi bir Müslüman III. Dünya ülkesi vatandaşı değil de beyaz, Hristiyan ve Norveçli, iyi bir aileye mensup, iyi eğitim almış bir kişi olması. Batı’nın olay karşısındaki şaşkınlığı aslında böyle bir olayın gerçekleşeceğine ihtimal vermemesinden kaynaklanıyor. Dünyanın diğer bölgelerinde buna benzer hatta bundan daha vahim olaylar karşısında aynı tepkiyi vermeyen Batı dünyasının olay karşısındaki şaşkınlığı, aslında bu tür olayların sebebini de açıklıyor.

Refah Devleti ve Irkçılık

II. Dünya Savaşı’ndan sonra yükselmeye başlayan Refah Devleti kavramı, bir yandan halkın refahını arttırırken bir yandan bu refahın bölüşümü sorununu da gündeme getirmiştir. Batılı ulus devletler II. Dünya Savaşı’nın ertesinde vatandaşlık kavramını daha da genişleterek, refahın tüm halk kitlelerine yayılmasına yönelik temel politikalar izlemiş ve bu anlamda daha kapsayıcı olmuşlardır. Ama diğer yandan, ulus devlet özellikle yabancılara karşı dışlayıcı olmuş ve yaratılan refahın yabancılarla bölüşülmemesi için büyük bir çaba sarf edilmiştir. Bu durum refahın yaratılmasına önemli katkıda bulunan yabancıların, çoğu zaman dışlanmasına sebep olmuştur. Özellikle bünyesinde önemli sayıda yabancı işçi barındıran Almanya gibi ülkelerde ırkçılığın artması, refahın bölüşülmesindeki isteksizlikten kaynaklanmaktadır. Bir yandan yaratılan refah daralırken, diğer yandan bu refahtan pay alanların artması, bu ülkelerdeki ırkçılığın en önemli sebeplerinden birisidir. Bütün bu bölüşüm problemlerinin üzerine bir de asimile edilemeyen kimlik sorunu eklenince ırkçılık sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal kökenli bir sorun haline gelmeye başlamıştır.

Avrupa’da son yıllarda yükselişe geçen ırkçı aşırı sağ akımlar karşısında bu ülke devletlerinin uyguladıkları politika ise, II. Dünya Savaşı’ından önce Hitlere’e uygulanan yatıştırma politikasından çok farklı değildir. Ilımlı politikacılar, aşrı sağın ve ırkçılığın yükselmesi karşısında çok cılız kalmışlar ve hatta «tamam ırkçılık var ama, yabancılar da asimile olmuyor ki, onların da bunda suçu var” noktasına gelmişlerdir. Artan ırkçılıktan nemalanan aşırı sağ liderler ise, yabancı düşmanlığını politika malzemesi yapmaktan çekinmemişler, yabancılara karşı neredeyse bir cadı avı başlatmışlardır. Kendi refahlarının yaratılmasında yabancıların katkısını yadsıyan bu düşünce, Norveç olayına kadar yaptıklarının ne gibi sonuçlar doğuracağını etraflıca düşünmeden yabancı düşmanlığını körüklemiştir. Çünkü kendi hesaplarında hedef hep yabancılardı. Almanya’da ırkçıların Türklere saldırması, politikacıları bu durumu önlemek yerine, yabancıları daha da dışlayan yeni politikaları hayata geçirmelerine sebep olmuştur. Onlara göre, ülkede ne kadar az yabancı olursa ırkçılık da o kadar azalacaktı. Fakat dikkate alınmayan nokta, ırkçılığın sadece yabancılarla sınırlı olmadığı, farklı olan her şeye karşı yükselebileceği idi. Bugün yabancılar, yarın farklı din veya mezhepten olanlar, kadınlar, yaşlılar, eşcinseller; herkes bir gün ırkçılık kurbanı olabilirdi. Norveç olayı da bunun en güzel göstergesi. Yabancı düşmanlığı ile hareket eden sanığın öldürdüğü kişilerin hemen hemen tamamı Norveçli ve Norveç vatandaşı. Ütoya Adası’nda öldürülen gençler de İşçi Partisi’nin üyeleri. Sanık, göçmenlere kucak açan İşçi Partisi’ni hedef alarak aslında tüm Avrupa’ya bir mesaj veriyor: «Sadece yabancı olanlar değil; yabancıları kucaklayanlar da aynı muameleyi görürler”.

Sonuç

Aslında Norveç’teki katliam, Batı’nın ikiyüzlülüğünü de gün yüzüne çıkarıyor. Onlar ırkçılığın hedefinin hep yabancılar olacağını sanıyorlardı. Hedef yabancılar olduğu sürece de politikacılar koltuklarında rahatça uyuyacaklardı. Hatta bu ırkçılığın yükselmesinin suçunu da yine yabancılara atacaklardı. Ama öyle olmadı. Bu sefer kurbanlar onlardan. Hem beyaz, hem Hristiyan. Şimdi bu kadar şaşırmalarının sebebi bu.



01/08/2011



Yazarın diğer yazıları

Şangay İşbirliği Örgütü mü Avrupa Birliği mi? Türkiye’nin Seçimi Geleceğini de Belirleyecek (01/02/2013)
ODTÜ Olayları ve Üniversiteler (04/01/2013)
Türkiye Neden Bir Mısır Olamaz? (04/12/2012)
Cumhuriyet Kutlamaları (02/11/2012)
Toplum Mühendisliği (01/10/2012)
İntikam Kültürü (04/07/2012)
Fransız Seçimleri ve Türkiye (08/05/2012)
Şimdi Ne Değişti? (01/04/2012)
21. Yüzyılda Türkiye’de Siyaset ve Eğitim (08/03/2012)
Soykırım Yasası, Hrant Dink ve Post-Kemalizm Tartışmaları (01/02/2012)
Fransa ve Ermeni Soykırımı Tasarısı (01/01/2012)
Türkiye´nin Tehlikeli Orta Doğu Politikası (01/12/2011)
Terör ve Bölgesel Güç Dengesi (01/11/2011)
Türkiye’nin Yeni Dış Politika Stratejisi Ve İsrail’le İlişkiler (01/10/2011)
Suriye’ye Müdahale Ve Türkiye’nin Rolü (01/09/2011)
12 Haziran Seçimleri ve CHP (01/07/2011)
Demokrasi ve Yerel Yönetimlerin Özerkliği (01/06/2011)
CHP Dönek ve Faşist Bir Parti Mi? (01/05/2011)
STRATEJİK DERİNLİĞİN SONU… (01/04/2011)
Yasemin Devrimi’nin Ardından (01/03/2011)
Yasemin Devriminden Çıkarılacak Dersler (01/02/2011)
Demokratik Özerklik Belgesi Üzerine (01/01/2011)
Din ve Demokrasi: Endonezya Örneği (04/12/2010)
İran, Irak ve Ortadoğu´da Yeni Dengeler (04/11/2010)
İsrail ve PKK (01/10/2010)
Amerika Irak´tan Çekilirken (01/09/2010)
12 Eylül ve Anayasa Değişikliği (01/08/2010)
Türkiye, İsrail ve ABD (01/07/2010)
Kıbrıs Seçimlerinin Düşündürdükleri (01/06/2010)
Polonya, ABD Hegemonyası Ve Küresel Güç Mücadeleleri (01/06/2010)
Globalleşme, Kimlik Politikaları ve Ermeni Meselesi (01/04/2010)
Türkiye - Ermenistan İlişkileri ve Kıbrıs (01/03/2010)
Türk Dış Politikasında Yeni Yönelimler: Türkiye-İsrail Krizinin Düşündürdükleri (01/02/2010)