Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Radyo 3 Bilmecesi

Alaattin Canbay

TRT Radyo 3 olarak bilinen ve ağırlıklı olarak klasik, pop, caz, rock ve dünya müzikleri yayını yapan radyo kanalı son birkaç yıl içinde, dinleyicilerin yoğun tepkisine rağmen, yayın ilkelerinde yapılan köklü değişiklikler, program yapımcılarının pozisyonlarının yeniden düzenlenmesi ve vericilerinin başka kanallara aktarılması ile birlikte kapanma sürecine alındı.

Kanal İsmail Cem’in TRT Genel Müdürlüğü yaptığı dönemde BBC’nin aynı isimli kültür radyosu örnek alınarak 1975 yılında kurulmuş, FM bandından yayın yapan ilk radyo olmuş ve aralarında, Faruk Yener, Filiz Ali, Atilla Dorsay, İzzet Öz, Yavuz Aydar gibi isimlerin bulunduğu uzman müzik insanları ve program yapımcılarının çalışmalarıyla geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmıştı.

Kültür-sanat yayıncılığını uzun yıllar başarıyla sürdüren kanal, müzik programlarının yanında haber programları, orkestra sahnelerinden yaptığı eşzamanlı yayınlar ve bilgilendirme programları ile alanında önemli bir işlevi etkin ve nitelikli bir biçimde sürdürmekteydi.

Kamu yayıncılığı görevini reyting savaşçılığıyla işletme mantığına dönüştürerek kendini popüler kültür ve politik hesaplar arasına sıkıştıran Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, en belirgin dönüşümlerinden birini Radyo 3 kanalını kapanma noktasına getirerek perçinlemeye devam etti.

Kanalın sadık dinleyicileri önce program aralarına giren reklamlarla daha önce yaşamadıkları bir tatsızlıkla karşılaşmaya başladılar. Senfonik bir yapıtı keyifle dinleyen müzikseverin aniden bir bulaşık deterjanı reklamı ile baş başa kalması, benzeri dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek bir durumken, yayın kalitesindeki belirgin problem ve aksamalar bunun adeta tuzu biberiydi. Ardından, kanalın teknik altyapısını sağlayan vericiler birer birer başka radyo kanallarına aktarıldı ve hizmet kalitesinden artık söz edilemez oldu. İlk olarak 2008 yılında Konya’daki vericisi TRT Türkü kanalına aktarıldı. Bu tarihten sonra da sistemli olarak teknik altyapı desteği ortadan kalkmaya devam etti. Dış yapımlarda program yapanların işlerine ise tasarruf gerekçesi ile son verildi. Şikâyetler ve tepkiler karşısında gösterilen tutum ise son derece bilindikti: «Radyonun kapatılması bir yana yayınların daha geniş kitlelere ulaştırılması için kurum elinden gelen bütün çalışmaları aksamaksızın yapmaya devam ediyor...

Gerekçe ise oldukça ilginç; sözde yapılan bir araştırmaya göre halkın yüzde 92,3’ünün klasik müzik dinlemediği ve bu nedenle vericilerin daha çok dinlenen (!) radyo kanallarına tahsis edildiği ve yayın alanının daraltıldığı yönünde ifade ediliyordu.

Araştırmanın geçerli ve güvenilir olduğu varsayımına dayanarak söz konusu 92,3’lük oranın ülkedeki genel radyo dinleyicisi içinde yaklaşık olarak üç milyonu aşkın bir dinleyiciye karşılık geldiği görülür ki bu sayı birçok ülkenin nüfusundan bile fazladır. Konuya dünya müzik dinleyicisi açısından bakıldığında ise birçok ülkedeki klasik müzik dinleyicisi oranının bu büyüklükte olmadığı bilinmektedir. Kaldı ki bir an için bu araştırmayı yapanların bakış açısıyla yaklaştığımız düşünülürse Türkiye gibi klasik müziği sevmeyen (!) bir toplumun bu kadar yüksek oranda dinleyici kitlesinin olması radyonun etkin bir şekilde yayın yapması için yeterli sebep olamaz mı? İşin ticari yönü de cabası, nasılsa reklam da yayımlanmaya başlanmışken. Üstelik TRT’nin 2008 yılında 29 üniversitede ortak gerçekleştirdiği araştırmaya[i] göre, kırk yaş üstü dinleyicilerinin en fazla tercih ettikleri kanalının Radyo 3 olması, çelişkinin başka bir boyutu olarak görülebilir.

Oysa sayıları milyonlarla ifade edilen müzikseverler yıllarca Radyo 3’ün sadık birer dinleyicileri olarak müzik kültürlerini bu yayınlarla oluşturdu ve desteklediler. Konservatuvarda ve diğer kurumlarda müzik eğitimi gören öğrenciler hem bilgilenme hem de kültürlerini geliştirmek adına radyonun müdavimleriydiler. Klasik müziğe hiç de aşina olmayan Anadolu’nun dört bir yanındaki farklı ses arayan kulakların hep yanı başındaydı Radyo 3. Duydukları çalgıları merak etmeye başladı gençler ve çocuklar, çünkü farklıydı ve belki onlara göre daha renkliydi. Büyük şehre giden büyüklere siparişler verildi, kemanlar, gitarlar, akordeonlar çalınmaya başlandı, gençlik orkestraları kuruldu, aile çay bahçelerindeki müzik grupları siyah beyaz resimleri giderek daha da renklendirdi. İnsanlar evlerinde radyoları başında cuma akşamları dünyaca ünlü solistlere eşlik eden Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın eşzamanlı konserlerini büyük bir keyifle dinliyorlardı.

Bu nedenlerle, ülkemizde yirmi otuz yıl öncesine kadar sayıları parmakla ifade edilen müzik eğitimi kurumlarımızın ve bu kurumların öğrenci potansiyelinin artmasında da Radyo 3’ün katkıları yadsınamaz ölçüdedir.

Kültür-sanat yayıncılığı anlamında bugün yoğun olarak izlenen-dinlenen yayın kuruluşlarındaki görünüm trajik olmaktan da öte. Eğlenceyi saçaklı püsküllü ergenlerin garip danslarına, dinlenceyi ise macuni kıvamı sulandırılmış havalara indirgeyen kanallara, kamu yayıncılığı görevi anayasa ile sabitlenmiş Türkiye Radyo Televizyon kurumu da bu anlamda elinden geldiği kadar çanak tutar nitelikte. Avrupa ve Amerika’dan ithal sabun köpüğü yapımlarla dizi aralarına serpiştirilmiş programlar da halkın istediği (!) yayın anlayışının ve emperyalist dejenerasyona feda edilmiş kültürün tipik yerel bir yansıması ve bir yozlaşma hareketinin adeta son darbesidir.

Oysa kültür ve sanat yayıncılığının toplumun eğitim ve bilinç düzeyini yükseltmek gibi bir sorumluluğunun olduğu bu anlayışa göre tamamen unutulmuş görünmektedir. Resmi kurumlar ve devlet otoritesi tarafından sanatın ve sanatçının desteklenmesi halkın kültürel gelişimi ve estetik beğeni ölçütlerinin yükseltilmesi adına önemsenmesi gereken bir durumdur. Nitelikli sanat ürünlerinin yoğun bir emek ve çoğunlukla yüksek bir maliyet gerektirdiği bu bağlamda ele alınarak bu ürünlerin toplumun önüne bir seçenek olarak sunulması ancak kurumsal bir nitelik ve kamusal sorumlulukla ele alınmalıdır. Geniş kadrolu bir opera-bale organizasyonun veya senfoni orkestrasının, kamunun kültürel gereksinimlerini karşılama sorumluluğu olan devletler tarafından gerçekleştirilmesi ile mümkündür. Sürecin tamamen özel girişimlere bırakılması veya ticari bir mantıkla bu sorumluluktan kaçınılması, dekadansın işareti olarak görülmelidir. Aksi durumda; konservatuarlar, güzel sanatlar fakülteleri, bale okulları gibi eğitim kurumlarının işlevi bir anda bitirilmiş olur ki bu da sanatta kaotik bir yapıyı doğurur. Bu nedenle devletlerin sanata olan desteği tarihin her döneminde zorunluluk arz eder.

Ayrıca radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçları günümüzde teknolojinin olanakları ile birlikte insanların özgür seçim yapabilecekleri ve kendi zevklerine göre tercihlerini yaşayabilecekleri bir görünümdedir. Özgür zaman etkinliklerini istedikleri gibi yaşayabilme özgürlüğü insanların en temel hakkıdır. Kamusal yayın alanında seçeneklerin sunulması halkın bu özgürlüğü istediği gibi yaşaması anlayışına duyulan saygıyla doğrudan ilgilidir. Özgür zamanını sesle ve müzikle doldurmak isteyen insanın da kendisi için uygun seçenekler bulması gerekir. Bugün ülkemiz yayıncılık anlayışı ele alındığında radyo ve televizyon kanallarının neredeyse birbirinin kopyası niteliğinde olduğu açıkça görülebilir. Göz ardı edilmiş nitelikli yayıncılık sorunu bir yana, politik birtakım nedenlerle insanların neyi dinleyip, neyi izleyeceklerine karar verme yetkisinin kendilerinde olduğunu düşünen egemen güçlerin anlayışları da kültürün ve sanatın tek tipleştirilmesi adına kaygı ve üzüntü vericidir. İkincisi daha baskın görünmekle birlikte Radyo 3’ ün her iki nedenden dolayı, önemli bir oranı oluşturan dinleyicilerinden koparılması ancak bununla açıklanabilir. Çünkü herkesin aynı tüketim alışkanlıklarına, kıyafete, inanca, ırka, dile, kültüre ve beğeniye sahip olması gerektiği özleminden çok fanatizmi içinde olanların, doğal olarak farklı sanatsal değerlere hoşgörü ile bakmalarını beklemek herhalde aşırı iyimserlik olurdu.

Devlet adına özel yasayla özerk ve tüzel bir kişiliğe sahip olarak yayın yapma amacıyla kurulmuş, «tarafsızlığı” anayasa ile hükme bağlanan, onlarca televizyon ve radyo kanalı ve ayrıca otuzun üzerinde dilde dünyanın dört bir yanına yayın yapmakla övünen TRT’nin, verici yetersizliğini ve teknik sorunları gerekçe göstererek, ulusal anlamda klasik, pop, caz, rock ve dünya müziğinin seçkin örneklerini yayımlayan ve üç milyonun üzerinde bir dinleyici kitlesine sahip olan tek radyo kanalı Radyo 3’ü kapanma eşiğine getirmesi, kurumun inandırıcılığı ve tarafsızlığı adına endişe vericidir.

Daha da önemlisi, kuruluş amacı kamu yayıncılığı olan TRT’nin, azınlık olarak görülen kesimin de vergileriyle işletilen bir devlet kurumu olduğu ve yayın ilkelerini bu doğrultu ve anlayışla gerçekleştirmesi gerektiği zorunluluğudur.



[i] Serhan Yedig, «TRT Klasik Müziği Sürgüne Gönderiyor”, Hürriyet, 28.02.2011



01/03/2012



Yazarın diğer yazıları

Melankolik Bir Serenat, Yükselen Şiddet, Sanat (02/06/2012)
Sanatın Muhafazası (02/05/2012)
Veysel’in Anısına ve Bir de Bahara Merhaba... (01/04/2012)
Çok Seslilik ve Sanat Korkusu (01/02/2012)
Cumhuriyet’in Müzik Devrimine Eleştiriler:Hedefteki Atatürk (01/01/2012)