Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Ortaöğretim Üzerine Değerlendirmeler

Yansı Eraslan

Türkiye, ortaöğretimi uzun yıllardan bu yana ihmal etmenin bedelini yavaş yavaş ödemeye başlıyor. Aslında bunu, bedel ödemekte olduğunu yavaş yavaş fark ediyor şeklinde ifade etmek daha doğru olur. İstihdamda istenen nitelikte ara eleman bulunamaması, kimi okullar büyük talep görürken bazılarının çaresizlikten gidilen kurumlara dönüşmesi, ulusal sınavlarda -özellikle fen ve matematik derslerinde görülen- çok düşük ortalamalar, yabancı dil öğrenmedeki zorluklar, buna bağlı olarak ilerleyen yıllarda akademik literatür takibi yapmakta zorlanan bilimciler, dış ticarette zorlanan iş insanları ve yabancı medyayı takip edemeyen medya mensupları, yaşamın olağan dinamiklerinde neden-sonuç ilişkisi kurmakta sıkıntılar yaşayan kuşaklar ve nihayet tüm bunların sonucunda görülen ciddi nitelik noksanlığı aslında hep ortaöğretimin bulunduğu ve geldiği noktanın yansımaları olarak görülmeli. «Ortadaki” öğrenimin neden bu hâle geldiğini zaman zaman dile getiriyoruz. Kısaca tekrarlamak gerekirse, «ilk” eğitim okuma-yazmayı öğreten ve temel becerilerle yurttaşlık kimliği kazandıran, «yüksek” öğretim ise mesleki formasyon ve profesyonel donanım kazandıran basamaklar. Dikkatler hep bunlara yönelince ortadaki kademe sahipsiz kalıyor. Bir de ilk ve son basamakların kendine ait özel hedefleri varken ortadaki basamak nedense özel bir hedeften yoksun olarak hor görülüyor. (1)


Öncelikle ortaöğretim deyince iki önemli alt başlıkla ilgili bilgi verip öyle devam edelim. Birincisi mesleki okullar ve ara eleman yetiştirilmesi, ikincisi okullaşma oranı ve kız ile erkeklerin ortaöğrenime erişimi. Mesleki ve teknik lise öğrencilerinin toplam öğrenci sayısına oranı 2002-2003’te %32,60 iken on yılın sonunda 2012-2013’te %45,43’e geldi. Mesleki eğitim veren okulların niteliğiyle ilgili kaygıları bir kenara not etmek kaydıyla, bu durum Türkiye açısından doğru ve hayırlı bir gelişmedir. Kalkınma için sadece teorik bilgi alan değil, kişisel becerileri de gelişmiş ve nitelikli bir ara eleman nüfusu yetiştirmek şart; bu nedenle fen ve anadolu liseleri kadar meslek liseleri üstünde de durmak gerekiyor.


İkinci konuda da -yeterli olmamakla birlikte- olumlu gelişmeler yaşanıyor. Ülkemizde 2011-2012 öğretim yılının başlangıcı itibarıyla net okullaşma oranı ilköğretimde %98,67 iken ortaöğretimde %67,37 olarak gerçekleşti. Başka deyişle ortaöğretimde her üç öğrenciden birisi okula gitmiyor. Ortaöğretimde kız ve erkek okullaşma oranları birbirine çok yakın; sırası ile %66,14 ve %68,53; ancak bölgeler arasındaki farklılıklar dikkati çekiyor. Örneğin kızlar yaklaşık olarak İstanbul’da bir buçuk, İzmir’de dört, Ankara’da iki buçuk puan öndeyken erkekler yaklaşık olarak Ağrı’da on buçuk, Bingöl’de on, Van’da sekiz, Muş’ta on iki, Bitlis’te on yedi puan önde. Kızların okullaşma oranının erkeklerden fazla olduğu şehirler arasında Iğdır, Ardahan ve Tunceli de var.


2012-2013’te ortaöğretimde net okullaşma oranının üç puana yakın bir artışla %70,06’ya çıktığını ve erkekler lehine olan farkların Ağrı’da dokuz buçuk, Bingöl’de sekiz, Bitlis’te on beş puana indiğini görüyoruz. Zorunlu eğitim süresinin on iki yıla çıkarılmasıyla hem genel okullaşma oranının, hem de kız öğrencilerin okullaşma oranının artacağını öngörüyoruz. Yukarıda bu olumlu gelişmeleri yeterli bulmadığımızı ifade ederken uluslararası karşılaştırmalardan hareket etmiştik. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) 2013 yılı İnsani Kalkınma Raporu’na baktığımızda 186 ülke arasında 90. sırada olan Türkiye’de en az ortaöğretim derecesi (mezuniyeti) olan nüfusun oranının sadece %34,5 olduğunu görüyoruz. Bu oran, 142. sıradaki Kongo, 145. sıradaki Kenya, 163. sıradaki Zambiya ve 172. sıradaki Zimbabve’nin gerisinde.


Bu verilerden sonra işin nitelik ve eğitim felsefesi boyutuyla devam etmek istiyoruz. Ortaöğretimi nasıl okumak gerek? Okullar ve ulusal sınavları konuşmadan önce bu sorunun cevabıyla meşgul olmanın isabetli olacağını düşünüyoruz. Ortaöğretim hayatı anlamlandırma ve tahlil etmede belki de en kritik basamak; çünkü çocukluktan yetişkinliğe geçişe hazırlanılan bir dönem. Hislerin yoğunlaştığı, bilgi-duygu bağlarının güçlendiği, bir ömür sürecek dostlukların kurulduğu, yürüyüşün değiştiği, hayatın ve seçilecek mesleğin düşünülmeye başlandığı bir süreç. Her öğrencinin kendisine ait bir dünya tasarlamaya başladığı, yetişkinlerle -kendini onlardan biriymiş gibi hissederek- diyalogların kurulmaya başlandığı, çocukça kurulan ilişkilerin resmîleştiği, kişisel kararların tek başına alınma yoğunluğunun arttığı yıllar. Nihayet, ileride yoldan çıkmaya sebep verecek büyük fırtına veya menfaat beklentilerinin ne yazık ki ayakları kaydırdığı istisnalar hariç, kazanılan kişilik ve değer yargılarının bünyede ömür boyu taşınmasını sağlayan bambaşka bir eşik. Bunların hepsi yükseköğretimde işe yarayabileceği gibi hiçbiri yaramayabilir de. Yukarıda sıralananlar sınavlar için olmadığına ve sınavlarda bunların yararı da hemen hemen hiç olmayacağına göre ortaöğretimi sadece yükseköğretime öğrenci hazırlayan bir basamak olarak görmek büyük bir yanılgı olur. İhmal edilmişliğinde ve değersizleşmesinde ona bu küçük rolün bahşedilmiş olmasının da etkisi olsa gerek.


Öğrenmenin çok değerli bir eylem olduğu lise yıllarında öğrenilir. Çalışmanın, alın teri akıtmanın, hak ederek yükselmenin fazileti de. Üniversiteye yerleşmede yararı oluyor diye hep en yüksek notların alınamayacağı da. Kolay yoldan edinimlerin tehlikeli oluşu da. Boyalı, sahte, tüketici, tükettirici, harcatıcı kültürün ve bir şeye sahip olma ihtirasının değil, sahip olunanı üreten aklın ve yararlı bir fikri üretmenin gerçekte kıymetli olduğu da. Bir gencin doktrinasyona tabi tutularak mı; yoksa tartışarak, yerine göre düşüncelerle çatışarak, müzakere ederek ve münazara yaparak mı yetiştirileceği hep lise çağlarında belirlenir. Aynı şekilde telkin ve dayatmalarla bir dünya görüşünün askeri veya militanı mı olacağı, kendini yetiştirenlerin söyledikleri de dâhil olmak üzere her duyduğuna inanmak ve her öğretileni benimsemek zorunda olmadan mı yetiştirileceği yine lise yıllarında kararlaştırılır. Tüm insanlara değer vermenin, saygı duymanın, farklılıkları merak ve idrak etmenin merkezi lisedir. Dahası, bütün yaratılmışları, doğayı, hayvanları, hatta eşyayı usulünce sevmeyi öğrenmenin yeridir lise. Lise, bir gencin sevmeyi ve sevilmeyi öğrendiği yerdir.


Genç bir insan gerçek anlamıyla bilimle lisede tanışır. Keşfetmek ve soru sormak daha küçük yaşlarda başlayabilir; ancak bilimi -öğrenci şanslıysa- felsefesiyle öğrenmeye başlama yeri lisedir. Salt matematik, doğa bilimleri, edebiyat, tarih değil, bilimin ve bilginin ahlakını da öğrenmek lisede başlar. Mevlana’nın deyişiyle «demir gibi cahili, altın gibi bilginden daha kıymetli yapan” ahlak. Bir miktar bilgiye erişimle derhal bilgili olunmadığı, bilginin ve bilmenin insanı âlim yapmadığı lisede idrak edilir. Diğerlerinden kopya çekerek, kopyala-yapıştır yöntemini kullanarak değil, kendine ait olanı üreterek öğrenme kültürü liseye aittir. Lise, insanın kendi olmayı öğrendiği yerdir.



Ortaöğretimi bu bakış açısıyla görüyorsak peşinen bir kabul de yapmamız gerekecek. O da özgün, renkli ve farklı olması. Tek tip olmaması. Parçaları birleştirelim: İnsan yetiştirme anlayışı çeşitlilik arz edeceğine ve her eğitim sürecinin farklı renklerle ele alınması gerekeceğine göre okullar da renkli olmak zorunda. Okuyucuyu bilmiyoruz ama renk diliyle konuşmak gerekirse nedense gözümüzün önüne liselerimizin büyük bir kısmının -elbette binaların dış cephelerinden bahsetmiyoruz- siyah, gri veya kahverengi rengi geliyor. Neden mi? Çünkü ana akımdan uzaklaşandan hazzetmiyoruz. Çeşitliliği ve farklılığı sevmiyoruz. «Ortalama” olanı tercih ediyoruz. Birileri dökülürken diğerlerinin başını alıp gitmesi duygularımıza ağır geliyor; sanki özgün olmak veya nitelikte öne çıkmak kusurmuş gibi.


Türkiye ne yazık ki ortaöğretimi böyle okumadı. İkide bir kullanılan «sistem” laflarından ve sistemin -aslında doğru bakış açısıyla onun küçük parçalarının- değişimlerinden bıktı; fakat onu nasıl formatlayacağını bilemedi. Hâlâ da bildiğinden şüpheliyiz. Öncelikle yükseköğretime ama daha çok hayata hazırladığı genç yurttaşlarını nasıl yetiştirmesi gerektiğini, bu genç insanları yetiştiren okulları nasıl yönetmesi gerektiğini kararlaştıramadı. Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nde «Ortaöğretim kurumları işlevlerini Türk millî eğitiminin genel ve özel amaç ile temel ilkeleri doğrultusunda, evrensel hukuka, demokrasi ve insan haklarına uygun; öğrenci merkezli, aktif öğrenme ve demokratik kurum kültürü anlayışıyla yerine getirir.” diyerek gençleri böyle yetiştirebileceğini zannetti. Çokça yapıldığı üzere temenni etme ile hedefleme yapmayı birbirine karıştırdı. Demokratik kültürden nasibini almamış okul ve yönetim yapısıyla, okulların açılış tarihinden okutulacak kitaplara, seçmeli derslerden haftalık ders saati miktarına kadar eğitimin neredeyse tüm aşamalarını -öncelikle kendisinin yeterliliği sorgulanması gereken- merkezden yöneten anlayışla iyi okullar oluşturabileceğini düşündü.


Bu ülkenin artık resmî okullara da bir yönetim şahsiyeti ve renk kazandırmayı düşünmesi gerekiyor. Maddi fonlarını devlet sağlıyor diye tüm okulları tek elden ve yetersizce yönetme devrinin sona geldiğini kabullenmemiz gerekiyor. Bir taraftan okulların yerinden yönetimle ve belli bir otonomi ile idare edilmesine izin vermeyip diğer yandan -önce tam serbestiyetle başlayıp sonra revize edilen kıyafet uygulamasında olduğu gibi- liberal kararlar alınması kendi içinde tezat teşkil ediyor. (2) Bir pilot uygulamayla liselerin kendi bulundukları bölgenin insanlarından oluşacak -iş yeri sahipleri, akademisyenler, kamu çalışanları, gazeteciler, meslek örgütü üyeleri, emekliler, ev hanımları ve diğerlerinin bir araya geldiği- bir mütevelli heyeti ve onun atayacağı müdürle yönetilmesine başlanabilir. Toplumumuzun zayıf sosyal sermayesi ve çok düşük kurumsal güven nedeniyle akıllara hemen eş-dost kayırmacılığı gelebilir; ancak bunu düşünenlere, hâlen var olan yönetsel sistemlerimizin zaten bundan fazlasıyla muzdarip olduğunu hatırlatmak gerek. Kendimize güvenmemiz gerekiyor. Bir yerleşim yerindeki insanların, evlatlarını yetiştiren okulların mümkün olan en yüksek standartlara sahip olması, en iyi şekilde yönetimi ve mesleğinde iyi konumda olan öğretmenlerin istihdam edilmesi yolunda hiçbir tereddütleri olmayacaktır. Umulur ki, herkes gücü yettiğince okuluna bağış yapmaya çalışacak ve aidiyet duygusu sayesinde çocukları mezun olduktan sonra bile bu çabayı sürdürmeye çalışacaktır. Çeşitli ülkelerin eğitim yapılarında bu uzun yıllardır yapılmaktadır.


Okulların, kaynaklarının bir kısmını bulundukları yöreden yardım, bağış ve sponsorluklarla elde etmesi mümkündür. Bunun dışında ihtiyaç duyulan maddi kaynakların bir kısmının merkezi hükümetten, en büyük kısmının ise yerel vergilerden elde edilmesini öneriyoruz. Böylece her yurttaş vergisinin bir kısmının doğrudan kendi çocuğunun eğitimine sarf edildiğini görecektir. Bu uygulama ile okulların niteliklerinin artmasının bir tercih değil artık bir zorunluluk olma noktasına geleceği beklenebilir; çünkü okulların kaliteleri arttıkça talep de artacaktır. Kaliteli okulların bulunduğu yerlerde, başta ev ve iş yeri fiyatları olmak üzere varlık fiyatlarının ve emlak vergisinin artması, artacak vergilerin bir kısmının yine ek fon hâlinde okullara ve eğitime geri dönmesi beklenebilir. Bununla birlikte tüm bunların orta ve uzun vadede ulaşılabilecek sonuçlar olduğuna dikkat çekmek gerekir.


Yönetim, bir kaynak kullanımı, önceliklendirme, şeffaflık ve hesap verme sürecidir. Okulların yönetiminde söz sahibi olan mütevelli heyetleri, müdür ve yardımcıları, eğitimin günlük icrasını yerine getiren öğretmenler, kısaca kendisine kaynak aktarılanlar mutlaka hesap vermelidir. Okulun başarı durumu, öğrencilerin hangi becerilerle yaşama hazırlandıkları, yükseköğretime yerleşme oranları gibi kriterler okulların her an gündeminde olmak durumundadır. Hesap vermede sınıfta kalan yönetici veya öğretmenlerin okullarda devamlı görev yapmaları sistemi zayıflatır. Okullarımızın büyük bir kısmında şu anda bu yönlü bir saydamlık mevcut değildir.


Yerinden karar alabilen okullarda çalışanların maaşlarından okulun ihtiyaçlarına, yapılacak yatırımlardan öğrenci kontenjanlarına kadar pek çok kritik karar mütevelli heyeti ve okul idaresince alınabilir. Okulun hedefleri, misyon, vizyonu ve yaşatacağı değerler, istihdam edilecek öğretmenler, uygulanacak öğretim programları, kullanılacak kitaplar ve her türlü eğitim materyali, zorunlu ve seçmeli dersler, okulun yıllık takvimi, bütçesi, kısaca varlığını sürdürmesi için gerekli tüm parametreler yerinden yönetimle kararlaştırılabilir. Kararları alacak olanlar eğitim yöneticileri, kendisine güvenilen veliler ve o yörenin insanlarından oluşan yönetim ekibi olacağından kendi kendini besleyen bir hesap verme çarkının dönmesi beklenebilir. Klasik yönetim tarzlı (atanmış yönetici ve öğretmenlerden oluşan, istihdam garantisinin bulunduğu, verimsiz), maddi fonlarını Ankara’dan alan (yetersiz bu kaynakları da zaman zaman kötü kullanan), neredeyse hiçbir zaman hesap vermeyen okullar yerine daha özgür ancak mezunlarının nitelikleri açısından hesap veren okullar oluşturmak daha akla yatkın değil midir?


İlk kez 2000’li yılların başında dile getirdiğimiz bir konunun, bir akademisyenin çalışması sonucunda ulusal medyada yer bulması sevindiricidir. Ülkemizin en yüksek puanlı çocuklarının gittiği pek çok fen ve anadolu lisesi, bu çocuklar mezun olurken akademik olarak irtifa kaybettikleri hâlde hiçbir kişi veya kuruma hesap vermemektedir. Mustafa Bahar’ın, en başarılı öğrencileri kabul eden anadolu ve fen liselerinin öğrenci başarısını ne yönde etkilediğini ortaya koyan akademik çalışmasına göre iyi puanlı öğrencileri alan liseler ne yazık ki bu çocukların başarısını düşürüyor ve bu okullar öğrenci başarısını artırması beklenirken azaltıyor. Buna göre 28 ilde öğrenciler ilköğretimde elde ettiği başarıyı lise eğitimiyle artırırken bir ilde herhangi bir değişim gözlenmedi. Geri kalan 52 ilde öğrenciler ilköğretimde edindikleri başarıyı anadolu lisesinde devam ettirmeyerek düşüşe geçti. Fen liselerinde ise durum daha da kötü. Yalnızca 4 ilde başarı yükselirken geri kalan 77 ilde öğrenciler akademik olarak geriledi.


Hiçbir yapı mükemmel değildir. Her model kendi avantaj ve dezavantajlarıyla gelir. Her sistemin tasarımında toplumun genel yapısına, hassas noktalarına, kırmızı çizgilerine özen göstermek ve vazgeçtiği sistemin güçlü noktalarını korumaya çalışırken baskın olan zayıf yönlerinin iyileştirilmesine çalışmak esas olmalıdır. Türkiye’nin siyasi, idari, ekonomik her kararında olduğu gibi eğitimle ilgili kararlarında da çeşitli kaygı ve korkular dile getirilecektir. Bu doğaldır ve her konuyu tartışarak en doğruyu bulma çabası yararlı da olacaktır. Ne var ki okulların daha özgür, daha özgün, kendine yeten ve hesap veren kurumlar olmasını sağlamak için ülkenin kuruluş felsefesinden vazgeçilmesi, hukuk sisteminin dolambaçlı yollardan aşılması gerekmiyor. Ancak korkuların, işe yaramadığı ortada olan modellere bizi hapsetmesi de gerekmiyor. En azından pilot çalışmalarla yeni modeller denenebilir ve bunların eksik yönleri görülebilir. Hiçbir yeri taklit etmeden, kendi üreteceğimiz yeni modellerle -1950’li yıllarda oluşturulan, son otuz yılda birbirini takip eden sayısız hatalı karar nedeniyle çaptan düşen, ancak öncesinde son derece verimli bir şekilde ayakta kalan anadolu liselerinde olduğu gibi- daha nitelikli okullar oluşturabileceksek ve bugünden daha iyi sonuçlara vararak buralarda daha kaliteli vatandaşlar yetiştirebileceksek neden bugünkü yapıda ısrar edelim ki?


Dipnotlar



1.Yıllar önce görüştüğümüz MEB’deki bir müsteşar yardımcısının yönettiğimiz kurumun hedeflerine ilişkin sorusu karşısında bazı felsefi yaklaşımlarla eğitimde gerçekleştirmek istediklerimizi dile getirmiştik. Bu hedefleri bir okul için fazla bulan bu yöneticiden gördüğümüz «ortaöğretimin tek görevi yükseköğretime öğrenci hazırlamaktır” yaklaşımını unutmuş değiliz. Üniversiteye öğrenci hazırlama amacına karşı çıkmamakla birlikte bu kadar sığ bir değerlendirmeyi ve yüzeysel bir perspektifi garipsiyoruz. Meraklısı için ortaöğretim, yaşamı öğretmeye başlar.
2.Hoş, bizim tezatlarımızın sonu gelmez. Öğrencinin kıyafeti üzerinden özgürleşmeyi ararken teknoloji gibi sınırları en geniş alanda tektipleştirmeye gidebiliyoruz. Türkiye’deki tüm resmî okulların internet sayfaları artık tek tip. Millî Eğitim Bakanlığı Bilgi İşlem Grup Başkanlığının 19.11.2012 tarihli yazılı talimatı uyarınca bundan böyle okulların web sitelerinin tek tip olması zorunluluğu getirildi ve okul sayfalarına artık bakanlık sunucuları üzerinden erişilecek. Bu garipliği güzel bir uygulama olarak sunma adına keyfiyet, MEB sayfasında «Ülkemizin En Büyük Kurumsal Web Sitesi Projesi Yayına Başlamıştır” başlığıyla verildi. «55.000 kurumu bünyesinde barındıracak devasa bir kurumsal web sitesi projesi” olarak duyurulan Okul Web Sitesi Yönetim Paneli ile MEB teknoloji ekibi övünüyor ama yüzlerce öğrencinin bakanlığın veri tabanındaki kişisel bilgilerinin, ev telefonlarının ve veli isimlerinin üçüncü sınıf pazarlama erbabı özel okulların eline nasıl geçtiği hâlâ bilinmiyor. Bu özel okullar, diğer özel okulların öğrencilerinin evlerini tek tek arayarak ahlakiliği olmayan bir uygulamayla aileleri, çocuklarını kendi okullarına göndermeye davet ediyor. Yıllardır bildiğimiz bu durum son aylarda iki farklı zamanda medyada yer aldı.

1.Yıllar önce görüştüğümüz MEB’deki bir müsteşar yardımcısının yönettiğimiz kurumun hedeflerine ilişkin sorusu karşısında bazı felsefi yaklaşımlarla eğitimde gerçekleştirmek istediklerimizi dile getirmiştik. Bu hedefleri bir okul için fazla bulan bu yöneticiden gördüğümüz «ortaöğretimin tek görevi yükseköğretime öğrenci hazırlamaktır” yaklaşımını unutmuş değiliz. Üniversiteye öğrenci hazırlama amacına karşı çıkmamakla birlikte bu kadar sığ bir değerlendirmeyi ve yüzeysel bir perspektifi garipsiyoruz. Meraklısı için ortaöğretim, yaşamı öğretmeye başlar.


2.Hoş, bizim tezatlarımızın sonu gelmez. Öğrencinin kıyafeti üzerinden özgürleşmeyi ararken teknoloji gibi sınırları en geniş alanda tektipleştirmeye gidebiliyoruz. Türkiye’deki tüm resmî okulların internet sayfaları artık tek tip. Millî Eğitim Bakanlığı Bilgi İşlem Grup Başkanlığının 19.11.2012 tarihli yazılı talimatı uyarınca bundan böyle okulların web sitelerinin tek tip olması zorunluluğu getirildi ve okul sayfalarına artık bakanlık sunucuları üzerinden erişilecek. Bu garipliği güzel bir uygulama olarak sunma adına keyfiyet, MEB sayfasında «Ülkemizin En Büyük Kurumsal Web Sitesi Projesi Yayına Başlamıştır” başlığıyla verildi. «55.000 kurumu bünyesinde barındıracak devasa bir kurumsal web sitesi projesi” olarak duyurulan Okul Web Sitesi Yönetim Paneli ile MEB teknoloji ekibi övünüyor ama yüzlerce öğrencinin bakanlığın veri tabanındaki kişisel bilgilerinin, ev telefonlarının ve veli isimlerinin üçüncü sınıf pazarlama erbabı özel okulların eline nasıl geçtiği hâlâ bilinmiyor. Bu özel okullar, diğer özel okulların öğrencilerinin evlerini tek tek arayarak ahlakiliği olmayan bir uygulamayla aileleri, çocuklarını kendi okullarına göndermeye davet ediyor. Yıllardır bildiğimiz bu durum son aylarda iki farklı zamanda medyada yer aldı.




01/02/2014



Yazarın diğer yazıları

Yabancı Dil Bilen Okullar (06/08/2014)
Ahlak ve Etiğin Günümüze Etkileri Hakkında Görüşler (2) (01/07/2014)
Ahlak ve Etiğin Günümüze Etkileri Hakkında Görüşler (1) (01/06/2014)
Nitelikli Eğitim Algısına Eleştirel Bir Yaklaşım (01/05/2014)
Eğitimde Bir Akreditasyon Kurumu Oluşturmayı Ne Zaman Düşüneceğiz? (01/04/2014)
Üniversiteye Girişte Yeni Sistem Arayışları (01/03/2014)
PISA 2012 Sonuçları Üzerine (01/01/2014)
Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (01/12/2013)
Ortaöğretime Geçiş’e Sistem Dayanmıyor (01/11/2013)
Özel Okullar: Faydacılık Rekabeti Tahrip Ederken (2) (01/10/2013)
Özel Okullar: Faydacılık Rekabeti Tahrip Ederken (1) (01/09/2013)
Mısır, Rejim ve Ordu (01/08/2013)
Eğitilmiş Akıl (01/07/2013)
"Hamburger" Okullar (01/06/2013)