Site İçi Arama

Aşağıdaki formu kullanarak sitemizdeki yazılarda arama yapabilirsiniz.

Nutuk - Belge 264

Begümşen Ergenekon



Otuz Ağustos 1922’de Yunanlı düşman mağlup olarak Akdeniz’e geri çekildikten ve “Geldikleri gibi, gittikten” bir sene sonra Cumhuriyet 29 Ekim 1923’te ilan edilmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, tarihçi kimliği ile kaleme aldığı Büyük Nutuk’unu 15-20 Ekim 1927’de, genel başkanı olduğu Cumhuriyet Halk Partisinin 2. Kurultayında tam 3 gün, 36 saat 33 dakikada okumuştur 1 . Konusu “1919-1927 yılları arasında; yurdumuzun işgal edildiği günleri, Kurtuluş Savaşını, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunu, milli mücadele sonrası yapılan inkılapları anlatmaktır. Atatürk’ün Nutuk’u yazmasındaki amacı; ulusal bağımsızlığımızın hangi koşullarda, nasıl kazanıldığını, bağımsızlık uğruna verilen mücadeleleri aktarmak, gelecekte de olası tehlikeleri önceden görmemizi sağlamak, milli birlik ve milli mücadele ruhunu gelecek nesillere aktarmaktır.” 2

Örneğin son Osmanlı sadrazamı Ahmet Tevfik Paşa (Okday) (1845-1936) 3 ; Sevr antlaşmasının 4 gözden geçirilmesi için 23 Şubat 1921’de yapılacak olan Londra Konferansından önce TBMM’ne gönderilen 27 Ocak 1921 tarihli telgrafta şöyle denir. “Osmanlı Hükümetine gönderilecek davet için, Mustafa Kemal Paşa’nın veya Ankara’ca kendilerine gerekli yetki verilmiş olan delegelerin, Osmanlı delegeler heyeti arasında bulunması şart koşulmuştur. Bu kararlar İtilaf Devletlerinin İstanbul temsilcileri tarafından bildirildi” 5 , 6 .

Verilen yanıtta Damat Ferit Paşa ve Sadrazam Tevfik Paşa hükümetleri şöyle eleştirilir: “… İslam şeriatı adına yayınlanan sahte fetvaların, mirimiran unvanı ile mükafatlandırılan Anzavurlarla 7 , vatanın bağımsızlığı ve savunması aleyhine, etrafa gönderdiği maddi ve manevi zehir ve fesat kuvvetlerine karşı, Anadolu aylarca çarpışmaya mecbur oldu. Onlar, düşmanlar hesabına cephelerimizi kaç defa arkadan vurdular. Müslümanlığın ilk asrından beri şeref ve hak din adına cihat eden milletimiz, tarihimizin ilk günlerinden beri devlet ve memleket ne zaman tehlikeye düşmüşse, kanını bol bol akıtmaktan geri durmayan milletimiz, bu defa muazzam vatandan arta kalan son parçada, son kaleye çekilmiş, en son savunmasını yaparken, hükümet adını alan heyetler, düşmanlar hesabına, düşman safları arasında kendi milletleri aleyhine çalışıyorlardı. Bizans’ın son günlerinde, Fatih’in teslim davetine karşı ‘Allah’ın bana bir emaneti olan bu memleketi, ancak Allah’a teslim ederim’ diyerek son Bizans İmparator’unun tahtına varis bir hanedandan gelen bugünkü halife ve sultanın hükümeti, esir olmamak isteyen milleti, kendi eliyle bağlayarak düşmanlara teslim etmeye çalışıyordu. Bu birinci safha, o hükümetlerin ve onlarla birlikte olanların bozguna uğramasıyla son buldu. İkinci türlü hükümet, Tevfik Paşa’nın başkanlık ettikleri heyettir… Bunlar, gaye bakımından Anadolu savunmasına taraftar olduklarını söylemekle birlikte, icraat bakımından, memleketin samimi olarak elde etmek istediği barışa asla affedilmeyecek bir gaflet ve inatla engel olmakta devam ediyor. Saltanat şurasında İtilaf Devletlerinin uzattığı esaret belgesini ayağa kalkarak ve saygı göstererek kabul ve imza eden devlet adamları ve Ayan üyeleri, bütün memlekette hiçbir hak ve yetkiyi temsil etmeyen geçersiz bir kuvvet durumundadır. Anadolu ve İstanbul, istiklal ve esaretin, hürriyet ile mahkûmiyetin birbirine zıt ve ters düştüğü iki ayrı parça halinde kalmıştır. Biz, memleketin esir edilmiş parçasını, hür ve müstakil olan kısmına katmak istiyoruz. İstanbul’un devlet adamları, bütünü oluşturan ve bütün bir düşmanlık dünyasına karşı kendini şeref ve metanetle savunan hür kısmı, esir ve mahkûm durumdaki parçaya bağlamak ve katmak istiyorlar…” 8

Böylece davet edilmediği yere gitmeyi reddeden TBMM hükümeti daha sonra İtalya aracılığı ile resmen konferansa çağrıldı 9 . Türk delegelerinin şiddetle karşı çıktığı maddelerin tartışılması için söz sırası kendisine gelen Sadrazam Tevfik Paşa “Ben sözü Türk Milletinin gerçek temsilcisi olan ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi Başdelegesine bırakıyorum” diyerek konuşma yetkisini Bekir Sami Bey (Kunduh)’e bıraktı 10 . Bu antlaşma hiçbir zaman TBMM kabul edilmedi ve yürürlüğe girmedi.

Ulusal egemenliğin gerçekleşmesi konusunda 1 Kasım 1922 günü yapılan tarihi oturumda Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin okuduğu önemli nutuk Belge 264 kaydı ile Nutuk’ta yer aldığı haliyle şöyledir: 11

Arkadaşlar! İstanbul’da yasaya aykırı bir kimlik takınan Tevfik Paşa, önce özel ve gizli olarak ordularınızın Başkomutanına, ardında onu jurnal (ihbar) edercesine açık bir telgrafla yüce meclise başvurdu. Dikkat edilirse görülür ki gelen telgrafla islâm kamuoyu bulandırılmak isteniyor. Bu telgraftaki anlayış, bağımsızlığımızı yok etmeye çalışan düşmanlarımıza karşı kutsal davamızı savunmada gerçek ve hukuksal başarılar kazanan Ulusal Hükümetimizi zayıflatmaya yöneliktir. Anlam ve mantıktan yoksun olan bu telgrafın içeriği Yüce Meclisin varlığıyla gerçekleşen bir biçimi, bir gerçeği yeniden söz konusu etmemizi gerektirdi. Yönetim biçimimizin içinde bulunan gerçek, Türkiye halkının, kaderini kendisinin etkin olarak ele alması, ulusal egemenliğini, milletin saltanatını üç seneden beri kendi elinde bulundurarak kutsal davasını savunmakta bulunmasıdır.

Bu gerçeğin belirmesi, yalan-yanlışın ortadan kalkması sonucunu verdi, bu yalan-yanlış kanuna ve akla aykırı olan şey bir milletin egemenlik ve hakkının bir tek kişiden temsil edilmesine izin verilmesiydi. Bu nokta üzerinde bütün milletin ve ulusun isteğine uyararak milletvekillerinden oluşan yüce topluluğunuzun doğal olarak vermiş olduğu kararı, birçok defa çoğu arkadaşımız çeşitli fırsatlarla söylemiş oldukları halde ben de bir arkadaşınız olarak aynı şeyleri yineleyeceğim. Beni beş on dakika daha dinlemek iyiliğinizi rica ediyorum. ( Hay Hay sesleri)

Arkadaşlar; gerçeklere açıklık kazandırmak için hep birlikte Türk tarihi ve islâm tarihi üzerine kısa bir göz atmayı onaylar mısınız? Efendiler, bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk ulusu vardır. Ve bu nüfusun kapladığı toprakların alanı oranında tarih alanında da bir derinliği vardır.

Efendiler, bu derinliği isterseniz iki ölçüte vuralım: Birinci ölçüt, tarih öncesi çağlara ait ölçütüdür. Bu ölçüte göre Türk milletinin en yüksek atası Türk adındaki insan, insanların ikinci babası Nuh Peygamberin oğlu Yafes’in oğlu olan kişidir.

Tarih döneminin belge toplama konusunu pek umursamadağı ilk evrelerine bizde anlayış gösterelim. Fakat en belirgin ve en nesnel ve en kesin tarihi kanıtlara dayanarak diyebiliriz ki, Türkler 15 yüzyıl önce Asya’nın göbeğinde çok büyük devletler kurmuş ve insanlığın her türlü yeteneklerine ortam yaratmış bir varlıktır. Elçilerini Çin’e gönderen ve Bizans’ın elçilerini kabul eden bu Türk Devleti atalarımız olan Türk milletinin kurduğu bir devletti.

Efendiler; yine bilinir ki dünya yüzünde yüz milyonluk bir Arap kitlesi vardır. Ve bunların Asyalı olan bölümü Arap yarımadasında yoğun olarak varlığını gösterir.

Kendisine nebilik ve elçilik onuru verilen, evrenin övüncü olan Peygamberimiz Arap kitlesi içinde Mekke’de dünyaya gelmiş bir kutsal varlık idi.

Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür; tanrının uygulamalarına bakarak diyebiliriz ki: İnsanlar iki sınıfta, iki dönemde ele alınabilir. İlk dönem insanlığın çocukluk ve gençlik dönemidir. İkinci dönem, insanlığın erginlik ve olgunluk dönemidir.

İnsanlığın birinci döneminde tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve nesnel araçlarla kendisiyle ilgilenilmesi gerekir. Allah, kullarının gerekli olan olgunluğa ulaşmasına değin içlerinden seçtiği aracılar eliyle de kullarıyla ilgilenmeyi Tanrı olmanın gerekleri saymıştır. Onlara Âdem peygamberden bu yana bilinen ve bilinmeyen sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve elçiler göndermiştir. Fakat Peygamberimiz aracılığıyla en son din ve uygarlık gerçeklerini verdikten sonra artık insanlarla aracılarla ilişki kurmayı gerekli saymamıştır. İnsanlığın anlama, aydınlanma ve olgunlaşma ölçüsünün doğrudan doğruya, tanrısal esinlerle ilişki kurma yeteneğine ulaştığını kabul buyurmuştur ve kitabı, en üstün en eksiksiz kitaptır. Son peygamber olan Muhammed Mustafa (s.a.v.) 1394 sene önce Rumi Nisan içinde ve Rebülevel ayının onikinci Pazartesi gecesi sabaha doğru tan yeri ağarırken doğdu. Gün doğmadan! Bugün o gündür. Gerçekten Arabi takvimlerde bu akşam Peygamberin doğumunun tam yıl dönümüne rastlıyor. İnşallah bu hayırlı bir rastlantıdır (İnşallah sesleri). Hz. Muhammed çocukluk ve gençlik günlerini geride bıraktı. Ama daha Peygamber olmadı. Yüzü nurlu, sözü ruhlu, olgunluk ve görüşte benzersiz, sözüne bağlı ve yumuşaklık ve cömertlik yönünden başkalarından üstün olan Muhammed Mustafa önce bu özel ve üstün nitelikleriyle kabilesi içinde “Güvenilir Muhammed” oldu. Muhammed Mustafa peygamber olmadan önce, halkının sevgisini, saygısını, güvenini kazandı. Ondan sonra ancak 40 yaşında nebilik ve 43 yaşında Tanrı elçiliği geldi.

Evrenlerin övüncü efendimiz sayısız tehlikeler içinde, sonsuz sıkıntılar ve güçlükler karşısında 20 sene çalıştı. Ve İslam dinini kurma yolundaki peygamberlik görevini yapmakta başarılı olduktan sonra yüce Tanrıya kavuştu. Kendisinin aydınlattığı bütün Müslümanlar, özellikle yakın arkadaşları pek çok gözyaşı döktüler. Ama insan olmanın gereği olan bu üzüntünün yararsız olduğunu gecikmeden kavrayan akıllı kişiler Peygamberin arkasından ağlamak değil, ümmetin işlerini bir an önce iyi yönetime kavuşturacak önlem almak düşüncesiyle toplandılar. Yüce Peygambere halife olacak bir baş seçilmesi söz konusu edildi. Ebu Bekir’den kendisi çok hoşlanırdı ve son nefesini vereceği sırada Ebu Bekir’in kendisinden sonra yönetici olmasının uygun olacağını çeşitli yollarla belirtmekte istemişti. Buna göre toplanıp resmi olarak bir seçim yapmaktan başka bir iş kalmamış olduğuna karar verilebilirdi. Oysa bu seçim işi o kadar kolay olmadı. Aksine iş fazla görüşmelere, tartışmalara neden oldu ve çok önemli anlaşmazlıklarla karşılaştı. Seçim işinde önemli olarak üç değişik görüş belirdi. Bu görüşlerden birisi halifelik makamını hak etmek ve ümmetin işlerini yürütebilmek için gerekli olan güç ve yeteneğin kural olarak kabulü idi. Buna göre halifelik makamı en güçlü ve yetkili ve en ergin kavmin (topluluğun) olacaktı. Bu görüş Peygambere yakın olanların görüşü idi.

İkinci görüş, o güne kadar İslam’ın başarı kazanmasına yardım eden kavmin halifeliği kabul etmiş sayılmasıydı. Bu, ensarın (Medine’de İslam’ı ilk kabul edenler) görüşü idi. Üçüncü düşünce ise Peygambere yakınlık derecesi idi. Bu da Haşimiler’in görüşü idi. Bu üç görüşten oy birliği ile birini yeğlemek ve seçim işini sonuçlandırma olanağı bulunamadı. En sonunda dağılma ve ayrılmanın gecikmeden önüne geçmek gerektiğine inanan Hz. Ömer’in etkisiyle Hz. Ebu Bekir’e biat (egemenliğini tanımak) olundu. Görülüyor ki, ilk halifenin seçimine genel eğilimlerin doğal olarak birleşmesinden çok kişisel etki yön vermiştir. Efendiler, bu karşı çıkmaların ve tartışmaların yersiz olduğunu sanmıyorum. Gerçekten halifelik işi İslam milletlerince en büyük bir konudur. Çünkü Efendiler, Peygamber halifeliği, Müslümanlar arasında bağ oluşturan bir emirliktir. Ve Müslümanların Tanrının birliği etrafında toplanmalarını sağlayan bir emirliktir. Emirlik işte Tanrının bir sır ve hikmetidir ki, oluşması her zaman atılımda bulunma, güçlü olma koşuluna bağlıdır. Onun asıl amacı da bozgunculuğu püskürtmek ve ülkelerin güvenliğini korumak ve din uğruna savaş işlerini düzenlemek ve kamu işlerinin iyi düzenlenip iyi yürütülmesini sağlamaktır. Bu da ancak atak ve güçlü olmaya bağlıdır. Tanrı töresi bu yolda yürüye gelmiştir. Buna göre yukarda açıkladığım üç değişik görüşten birincisinin ki güç ve etkisi olan kavmin milletin halifeliğine varış noktası idi. Öteki görüşlere yeğlenmesi ve üstün olması doğaldır ve Hz. Ebu Bekir’in bu etkiyle halifelik makamına geçmesi yerinde oldu. İşte böylece, peygamber çağından sonra halife sanıyla bir İslam emirliği oluştu.

Fakat Efendiler, Peygamberin ölmesiyle her tarafta Müslümanlıktan dönme başladı. Gericilik başladı, ayaklanma başladı. Hz. Ebu Bekir bunları ortadan kaldırdı. Duruma egemen oldu. Bir yandan da İslam emirliği sınırlarını genişletmeye girişti. Ebu Bekir, yaşamının sonlarına yaklaşınca kendi seçilmesindeki güçlükleri anımsadı ve Hz. Ömer’i vasiyetname ile kendisi seçti.

Hz. Ömer’in halifeliği zamanında İslam ülkeleri olağanüstü denecek ölçüde hızla genişledi, servet çoğaldı. Oysa bir milletin içinde zenginlik ve bolluk oluşmasının halk arasında kişisel hırsların doğması ve bu da ortaya ihtilal ve fitneler çıkmasına neden olması, bu da olma ve bozulma dünyasının kaçınılmaz sonuçlarındandır. İşte bu nokta; Hz. Ömer’in kafasını kurcalıyordu. Bir de Hz. Ömer anımsıyordu ki Peygamber, kendi sırlarını bilen en yakınlarına şunu demişti: “Ümmetim düşmanlarını yenecek. Mekke, Yemen, Kudüs ve Şam’ı alacak, Kisra ve Kayser’in (İran Kralı ve Bizans İmparatoru) hazinelerini bölüşecektir. Ve fakat ondan sonra aralarında fitne ve karışıklık ve kişisel tutkular ortaya çıkararak eski kralların yoluna gideceklerdir…)” Hz. Ömer bir gün Huzeyfetülyemani (R.A) Hazretlerine deniz gibi dalgalanacak olan fitneyi sorduğu zaman aldığı zaman aldığı yanıtta “senin için bunun zararı yok; senin zamanınla onun arasında kapalı bir kapı vardır” dedi.

Hz. Ömer sordu: Bu kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı?

Huzeyfe: Kırılacak!.. dedi.

Hz. Ömer: Öyleyse artık kapanmaz dedi ve üzüntüsünü açıkladı.

Gerçekten kapı kırılmak alın yazısıydı. Çünkü İslam ülkeleri genişlemişti, iş çoğalmıştı. Bu emirlik biçimi ve bu yönetim yoluyla her yerde tam bir adalet uygulanması güçleşmişti. Hz. Ömer bunu anlıyor, sıkılıyor ve Allah’ına yalvararak diyordu ki, Rabbim! Al benim canımı.

Ömer bir gün ağlarken nedeni soruldu: “Nasıl ağlamayayım ki? Fırat kenarında bir oğlak kaybolsa Ömer’den sorulur” diye yanıt verdi.

Evet, Hz. Ömer (R.A.) artık halifelik sanı altındaki emirlik biçiminin devlet yönetmeye yetersiz olduğunu, bir kişinin kendisi gibi erdemli, kendisi gibi güçlü ve hatta kendisi gibi heybetli olsa bile bir devletin yönetimi için yetersiz olduğunu tam anlamıyla kavramıştı. Hatta bu kaygı ile idi ki, Ömer kendinden sonra bir halife düşünemez oldu. Kendisine oğlunu öğütledikleri zaman “Bir evden bir kurban yetişir” dedi. Abdurrahman Bin Avf’ı çağırdı: “Ben seni veliaht yapmak istiyorum.” O da: “Bana kabul et diye önerir ve öğütler misiniz?” dediğinde Ömer: “Edemem” dedi.

Abdurrahman: “Vallahi ben de hiçbir zaman bu işe giremem” dedi. En sonunda Ömer, en akla yakın noktaya değindi; emirlik, devlet ve millet işini danışmanlara bıraktı. Ömer’den sonra danışmanlar ve bütün halk Mescit’i tıka basa doldurdu ve orada dikkate değer bazı davranışlarla yeniden ümmetin yönetimini, seçtikleri bir halifeye verdiler.

Hz. Osman halife oldu. Fakat kırılmaya mahkûm olan kapı, artık kırılmıştı. İslam ülkelerinin her tarafında bin türlü dedikodu ve hoşnutsuzluk başladı. Zavallı Osman güçsüz ve zayıf bir duruma düştü. O kadar ki, Şam Valisi Muaviye’yi, kendisini korumakla görevlendirdi ama Vali Hz. Osman’a, Şam Valiliğinden muhafız göndermeyi önerdi. Bunların hiçbirisine gerek kalmadı. Her yanda ayaklanan değişik bölge halkları Medine’de evinin içinde Hz. Osman’ı kuşatma altına aldı ve saygıdeğer karısının yanın da onu şehit etti. Pek çok gürültülü ve kanlı olaydan sonra Hz. Ali (K. A.) halifeliğe getirildi.

Tekrar edelim ki, kapı kırılmıştı. Aynı soydan olmakla beraber Irak başka bir şey, Yemen başka bir şey, Suriye başka bir şey ve Hicaz ülkesi de başka bir şeydi.

Hicaz da bir halife; Suriye’de kuvvete dayanan bir vali ile Sıffin’de karşı karşıya gelmek zorunda kaldı. Muaviye, Hz Ali’nin (K.A.) halifeliğini tanımıyor ve aslında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyordu. Görevi İslam dünyasında Kur’anın kurallarının uygulanmasını sağlamaktan başka bir şey olmayan halife, mızraklarına Kur’anlar geçirilmiş Emeviye ordusunun karşısında savaşı kesmek zorunda kaldı. Zorunlu olarak iki taraf hakemlerinin vereceği karara uymaya söz verdi. Muaviye’nin delegesi Amr İbnülas ile Hz. Ali’nin delegesi Ebu Musel Eş’ari hakeme başvurma sözleşmesini düzenlemek karşı karşıya geldikleri zaman Hz. Ali orada bulunuyordu. “Müminler başı Ali ile Muaviye arasında hakem anlaşmasıdır” diye yazılan cümleye derhal Muaviye’nin delegesi karşı çıktı ve dedi ki: “O, Mümin ile Emiri kelimesini oradan kaldır. Sen yalnız emrinde bulunanların emiri olabilirsin, Şam Halkının emiri değilsin”.

Hz. Ali isminin başındaki ünvanın kaldırılmasına razı oldu. Bundan sonra iki taraf delegelerinin birbirine karşı kullandığı adi hileyi herkes bilir. Bunda başarılı olan Amr İbnülas Muaviye’ye halifelik haberini verdi. Öbür yandan Hz. Ali’de hakemlerin hükmüne bağlı kalacağına söz verdiği halde biraz duraksamadan sonra halifelik görevini sürdürdü. Görülüyor ki Tanrı Elçisinin ölümünden 25 sene kadar bir süre sonra İslam dünyası içinde, İslam’ın en büyük kişilerinden ikisi karşı karşıya halifelik iddiası ile arkalarından sürüklendikleri aynı din ve aynı soydaki insanları kanlar içinde bırakmakta sakınca görmediler. En sonunda hilesinde başarılı olan, saf ve temiz yürekli olanı yendi ve çoluk çocuğunu mahvı perişan etti. Ve böylece halifelik adı altındaki İslam Emirliği yine halifelik adı altında İslam Saltanatına dönüştü. Emevi saltanatı, büyük ülkeleri kendisine katmakla birlikte baştan sona kadar kanlı ve acı olaylar ile ancak 90 seneyi doldurabilmiş ve hicretim 132 nci senesinde Arap Milleti Emevi Sultanlarının başlarından almış ve yerlerine başka isim altında bir devlet kurmuştur. Bu devlete Abbasi Devleti ve devletin başında bulunan insanlara da halife derlerdi.

Merkezi Irakta bulunan, Abbasi Halifeliğinin varlığına karşın Endülüste de “Tanrı Elçisinin Halifesi” ve “İnananların Emiri” sanlarıyla yüzlerce yıl saltanat sürmüş devlet başkanları vardı. Sözlerime giriş olarak açıklamıştım ki, bundan 1500 sene önce yani peygamberin hicretinden 250 yıl önce Orta Asya’da bir Türkiye vardı. İslam’dan önce var olan bu devletlerin sahibi Türkler bundan bin sene ince İslam’ı kabul ettiler. Ülkelerini önce doğuya doğru genişleterek Çin sınırına kadar egemen oldular. Abbasi Halifeleri zamanında bu cömertlik, soyluluk ve yiğitlikle ün kazanmış olan Türkler asker olarak Suriye’ye ve Irak’a kadar geldiler. Abbasi halifelerinin yönetimi altında bulunan bu yerlerde etkinlik kazandılar. En yüksek yönetim ve emir ve komuta görevlerine yükseldiler.

Hicretin 4. Yüzyılında idi ki Selçuk hükümeti adı altında pek büyük bir Türk Devleti kuruldu. Bu devletin adı altında etkinliklerini yürüten Türkler bir yandan Kafkasya’ya öbür yandan güneye, İran ve Irak’a ve Suriye’ye, batıya Anadolu’ya girdiler. Bağdat’ta oturan Abbasi halifeleri bu çok büyük Türk Devletinin egemenliği altına girmiştir. Gerçekten bu Türk Devleti 500. Yıl ortalarında Maveraünnehir ve Harzem’i, Şam ve Mısır’ı ve Anadolu Kıt’asının çoğunu ve birçok ülkeyi ele geçirerek sınırlarını Kaşgar’dan ve Seyhun Nehri yatağından Akdeniz ve Kızıldeniz ve Umman Denizine kadar genişletti ve Bağdat’ta bulunan Abbasi Halifelerini kendi yönetimine bağladı.

Bağdat’ta aynı merkezden “Melikşah” adı altında Türk egemenliğini temsil eden birisiyle halife adını taşıyan Muktedibillah yan yana oturdular ve akraba oldular. Bu durumu biraz deşmek isterim.

Türk Hakanı ki koca bir Türk Devletinin egemenlik ve gücünü temsil ediyor, yanında ayrıca bir halifelik makamının korunmasında bir sakınca görmüyor. Eğer böyle bir sakınca görseydi aslında egemenliği altına aldığı makamı ortadan kaldırmak ve o makamın sıfat ve yetkilerini kendi makamıyla birleştirebilirdi. Yavuz Sultan Selim’in yaklaşık 500 yıl sonra yaptığını eğer isteseydi Melikşah daha o zaman Bağdat’ta yapardı. Onun belki de düşündüğü yalnız bir şey var idiyse o da, Türkiye Selçuk Devletinin daha sadık ve halifeliye en yaraşır başka birinin Halife Muktedibillah’a halef olmasıydı.

Gerçekten Muktedibillah’ın veliaht oğlunu görevden alıp, onun yerine kendi torununu geçirmek için halife baskı yaptı. Melikşah ölmeseydi bu böyle olacaktı.

Şimdi Efendiler, halifelik alıkonularak onun yanında ulusal egemenlik ve Milli Saltanat Makamı -ki Türkiye Büyük Millet Meclisidir- elbette yanyana durur ve elbette Melikşah’ın makamı karşısında güçsüz ve zayıf bir makam sahibi olmaktan daha yüksek bir makamda bulunur; çünkü Türkiye Devletini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Çünkü bütün Türkiye halkı, bütün güçleriyle halifelik makamının dayanağı olmayı doğrudan doğruya yalnız bir vicdan ve din görevi olarak üstleniyor ve buna güvence veriyor.

Tarih düşünceleri zinciri üzerinde birkaç adım daha birlikte atalım:

Bu adımlarımız bizi bugünkü biçimimizin ne kadar doğal, ne kadar zorunlu ve Türkiye için ve bütün İslam dünyası için yararlı ve yerinde olduğu sonucuna vardıracaktır.

Efendiler, Orta Asya’da devlet üstüne devlet kurmuş olan Türkler daha batıda İran Selçukluları ve Anadolu’da da Anadolu Selçukluları adı altında pek büyük ve pek uygar devletler kurmuşlardır. Konya’da başkentlerini kurmuş olan Anadolu Selçukluları, bildiğiniz gibi 1308 senesine kadar varlıklarını koruyorlar. Belirttiğim İslam Türk Devletleri işlerini yürütürken Cengiz Han adındaki cihangir (dünyayı ele geçiren) Karakurum’dan çıkarak 1227 senesinde sınırlarını Çin Denize, Baltık Denizine, Karadeniz’e kadar genişletiyor. Cengiz’in torunu Hülagü idi ki, 1258 senesinde Bağdat’ı zapt ederek Abbasi Halifesi Mutasım’ı idam ediyor ve böylece dünya yüzünde etkin olarak halifeliğe son veriyor. Peygamberimizin ölümünden sonra 1. Peygamber halifesi Ebu Bekir ne dünyayı istemiş, ne dünya ona yönelmişti.

İkinci halife Hz. Ömer, toplumsal yaşamdaki dalgalanmaların durdurulamayacağına hayatında iyice inanmış olarak üzüntü içinde öldü. Hz. Osman’a gelince kaderi olan saldırılar altında kanını Kur’an’a akıtarak dünyadan göçtü. Hz. Ali halifeliği elinde tutamamak ve peygamber soyunun haklarını koruyamamak mutsuzluğu ile ağlar oldu.

Emeviler halifeliği 90 seneden uzun koruyamadılar. En sonunda halifelik erkini Bağdat surlarıyla sınırlamak zorunda kalan Abbasi halifelerinin sonuncusu Mutasım’ı çocukları ve kadınları ile ve 800.000 kişilik Bağdat halkıyla birlikte Hülagü’ye kurban verdiler.

Abbasi halifelerinin güçsüzlüğünü görmekle “peygamberin halifesi” ve “İmam edenlerin Emiri” sanlarını almış olan ve halifeliklerinin erki Elhamra Sarayının kapısından çıkamamaya mahkûm kalan Endülüs’teki halifelerinde Hicri 5. Yüzyılın başındaki acı sonu bilinmektedir. Bağdat’daki Hülagü’nün yarattığı önemli olay sonucunda yeryüzünde halife ve halifelik yok olmuş bir duruma getiriliyor. Bundan üç sene sonra, yani hicri 659 tarihinde (miladi 1261) idi ki, Abbasi Halifeleri soyundan Elmüstansırıbillah isminde birisi Hülagü’den kurtulup Mısır hükümetine sığındı ve bu kimse Mısır Meliki (devlet başkanı) tarafından halife tanındı. Bundan sonra 17 kişi halife sanına sahip olarak ve fakat hiçbir yetki, hiçbir etki ve erki olmayarak doğrudan doğruya Mısır Hükümetinin birbiri ardından yaşamlarını sürdürdü. Selçuki devletinin yönetiminde genel kargaşa olması üzerine Türkler hicri 699 tarihinde (miladi 1300) Selçuk Devleti yerine Osmanlı Devletini yeniden kurdular. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri hicri 924 tarihinde (miladi 1517) Mısır’ı zapt ettiği zaman orda idam ettiği Mısır hükümdarlarından başka sanı Halife olan birini buldu.

Halife sanının böyle güçsüzün bir tarafından kullanılması İslam Dünyası için ayıp olduğuna kesin olarak inandığından o sıfatı Türkiye Devletinin güçlerinin güçlerine dayandırarak canlandırıp, yüceltmek için aldı.

Efendiler, Osmanlı Devleti ki 1300’de kurulmuş idi. Halifeliği aldığı 1517 tarihinden ancak 50 sene sonrasına kadar dünya tarihinde yükselme dönemi denilen ve birbirini izleyen çok büyük başarılarla dolu olan yaklaşık 300 yıllık bir dönem yaşadı. Ondan sonra… Ondan sonra… Efendiler, çöküş başlıyor.

Efendiler, çöküş döneminin her evresi, Türkiye Devletinin sınırlarını biraz daha darlaştırıyor. Türk milletinin nesnel ve tinsel güçlerini biraz daha eksiltiyor. Devletin bağımsızlığını yaralıyor, toprak, zenginlik, nüfus ve ulusun onuru büyük bir hızla yok oluyor. Sonunda Osmanlı soyunun 36. ve sonuncu padişahı Vahdettin’in saltanat döneminde Türk Milleti en derin tutsaklık uçurumunun önüne getiriliyor.

Binlerce seneden beri bağımsızlık kavramının soylu simgesi olan Türk Milleti bir tekme ile bu uçuruma yuvarlanmak isteniyor. Fakat bu tekmeyi vurdurmak için bir hain, bilinçsiz bir hain gerekiyordu. Nasıl ki, kanun uyarınca idamı gerekenlerin bile ipini çekmek için yüreği ve vicdanı insan olmanın ululuğundan yoksun bir yaratık aranır. İdam hükmünü verenlerin böyle bayağı bir araca gereksinimleri vardır. O, kim olabilirdi?!. Türkiye Devletinin bağımsızlığına son veren, Türkiye Halkının hayatını, namusunu, onurunu yok eden, Türkiye’nin idam kararını ayağa kalkarak bütün boyu posuyla kabul edecek yaradılışta kim olabilirdi?!

(Vahdettin, Vahdettin sesleri, gürültüler..)

Paşa Hazretleri (ardarda “ne yazık ki bu milletin devlet başkanı diye, padişah diye, halife diye başında bulundurduğu Vahdettin: Allah kahretsin sesleri”) Vahdettin bu alçakça davranışıyla yalnız kendine yaraşan bir işlemi kabul etmiş olmaktan başka hiçbir şey yapmış olmadı.

Vahdettin bu davranışla kendini öldürdü ve temsil ettiği rejimin yıkılmasını zorunlu kıldı. Fakat Efendiler; millet hiçbir vakit bu haince davranışın kurbanı olmayı kabul edemezdi. Çünkü millet, gelenek gereği olarak babında bulunanların davranışlarının niteliğini kolayca anlayacak erginlik ve yetenekteydi. Millette tarihin açıkça belirttiği gerçekler sayesinde yüzyıllardır uğradığı felaketlerin nedenlerini bir anda net olarak görebilecek duygu ve uyanıklık vardı. Millet, kişilerin saltanat tutkusundan, zorbalık tutkusundan, yayılma tutkusundan başlayarak yarar ve rahat sağlama ve aşırı zevk düşkünlüğü ve rezilliklerini, bol bol savurganlık gibi insanı küçültücü amaçları için aracı ve güç kaynağı yapılmak yüzünden kendi benliğini unutacak ölçüde aymazlıkların acı sonuçlarını net olarak kavrayabilecek erginlik ve olgunluktaydı. Artık milletin en akla yakın ve en haklı ve en insanca yetkisini kullanma zamanı geldiğinde duraksaması kalmamıştı.

Dünya tarihinde bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman Devleti kuran ve bunların hepsini olaylarla deneyen Türk Milleti bu kez doğrudan doğruya kendi adını ve sanını taşıyan bir devlet kurarak bütün felaketlerin karşısında yaradılışındaki yetenek ve güçle yerini aldı (şiddetli alkışlar). Millet, kaderini doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve egemenliğini bir kişide değil, bütün bireyleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan yüce bir mecliste özümsedi. İşte o Meclis, yüce Meclisinizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisidir ve bu egemenlik makamının hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir saltanat makamı, bundan başka bir hükümet kurulu yoktur ve olamaz.

Kendine halifelik kimliği veren bu kişisel konum yıkılınca halifelik makamı ne olacaktır sorusu akla gelir!

Efendiler, Abbasi Halifeleri döneminde Bağdat’ta ve ondan sonra Mısır’da halifelik makamının yüz yıllarca süreyle bu saltanat makamıyla yan yana ve fakat ayrı ayrı bulunduğunu gördük. Bu günden saltanat ve egemenlik makamıyla halifelik makamının yan yana bulunabilmesi en doğal olaylardandır. Şu farkla ki Bağdat’ta ve Mısır’ın Saltanat makamında bir kişi oturuyordu. Türkiye’de o makamda, asıl olan millettin kendisi oturuyor..

Halifelik makamında da Bağdat Mısır’da olduğu gibi güçsüz veya sığıntı ve zavallı bir kişi değil, dayanağı Türkiye Devleti olan yüce bir kişi oturacaktır. Böylece bir yandan Türkiye Halkı çağdaş uygar bir devlet olarak hergün daha sağlam olacak, her gün daha mutlu ve refahlı olacaktır, hergün insanlığını ve benliğini daha iyi anlayacak; kişilerin hainliği tehlikesiyle kendisini karşı karşıya bulundurmayacak, öte yandan halifelik makamı da bütün İslam Dünyasının ruh ve vicdanının ve imanının bağlantı noktası, Müslümanların gönüllerine ferahlık verebilecek bir yücelikte belirecektir 12 .

Efendiler, Türkiye Devletinin Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti kavramlarının millet ve memleket için ne denli kuvvet ve gürlük ve kurtuluş ve mutluluk yolu açtığını açıklamaya gerek duymam üç senelik edimli deneyimler ve bunun mutlu meyvaları bunun kavranmasına yeter kanısındayım. Bundan sonra halifelik makamının da Türkiye Devleti için ve tüm İslam Dünyası için ne kadar ilerletici olacağını da ilerisi bütün açıklığı ile gösterecektir. (İnşallah sesleri)

Türk ve İslam Türkiye Devleti iki mutluluğun belirip ortaya çıkmasına kaynak ve köken olmakla dünyanın en mutlu bir devleti olacaktır. (İnşallah sesleri)

Bu konuşma ve açıklamalarıma vermek için yüce topluluğunuza şunu bildireyim ki, bütün arkadaşlarımıza söz konusu olan sorunun temelinde tam birlik ve ortaklık içinde olduğunu büyük bir vicdani kanı içinde olduğunu görüş ve düşünce içinde beraber olduğunu görüyorum. Bu durum milletimizin gerçekten teşekkürünü gerektirir bir durumdur. Yüce Kurulunuzun sonsuzca övülüp kutlanması gereken bir hakkıdır.

Demin ayrıntılı bir önerge okunmuştu. Şimdi okunan bir iki önerge daha var. Her üçünün içeriği bildirdiğim gibi, ana noktalarda birdir. Şu halde yapılacak şey, bu üçünü daha açık ve daha güzel bir biçimde saptamak ve yüce kurulunuzun kesin kararına bağlayarak bir an önce ilan etmek ve bu sayede bütün düşmanlarımızın bize karşı aldığı önlemlere engel olmaktır. (Şiddetli alkışlar)

Dolayısıyla yukarıdaki belge Atatürk’ün Nutku’nu destekleyen kanıtlardan birisidir yani ispatıdır. Bu belge aynı zamanda iç içe geçmiş Türk ve İslam tarihi hakkında doğru bilgiler verir ve Mustafa Kemal’in İslami inanç ve düşüncesini, derin ve samimi peygamber sevgisini, engin tarih bilgisi yanında, özellikle İslam dini ile çok yakından ilgilendiğini gösteren bir belge ve kanıttır. http://www2.nigde.edu.tr/ckfinder_portal/userfiles/files/NUTUK.pdf.

1  Nutuk/Söylev Güncel Türkçesi Bedi Yazıcı, http://www2.nigde.edu.tr/ (25.01.2017)

2  Nutuk, 2016, Arka Kapak, Yayına hazırlayan ve derleyen M. Ali Yıldız, Bilgitek İtalik Basım, İncesu Cad. No: 88/13 Çankaya Ankara, www.bilgitekdagitim.com (Belgeleri eksik baskı)

3  Saltanatın 01.11.1922 kaldırılmasıyla 4.11.1922’de istifa etti ama sadaret mühürünü teslim edemedi. Bu mühür ailesi tarafından saklanmaktadır (Cemil Kalyoncu, Son Sadrazam Torunu, Aksiyon Dergisi, sayı 259, 20.11. 1999

4  Birinci Dünya Savaşına son veren antlaşmadır. 10 Ağustos 1920, Sevres (Paris), Osmanlı Devletini temsil eden Sadrazam Damat Ferit Paşa tarafından imzalanmıştır ( https://tr.wikipedia.org/wiki/Sevr_Antla%C5%9Fmas%C4%B1 , 24.01.2017).

6  Aynı yazıda şifreli olarak Yunanlıların Londra konferansında ellerini güçlendirmek bahanesiyle İzmir ve İstanbul üzerinden Eskişehir ve Afyon yönünde saldırıya geçeceği istihbaratı da mevcuttu (Nutuk s. 559. http://www2.nigde.edu.tr/ckfinder_portal/userfiles/files/NUTUK.pdf

7  Ahmet Anzavur (1885-1921) Ayaklanması, Kurtuluş Savaşına karşı yapılan isyanlardan biridir ve İstanbul Hükümeti tarafından desteklenmiştir (Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Anzavur_Ayaklanmas%C4%B1)

10  Bkz dip not 5

11  Bu belge Atatürk’e içten bağlı Bedi Yazıcı tarafından, onun kullandığı dilden güncel Türkçe’ye, rahatsızlığına rağmen “hiç eksilmeyen ulusal görev” coşkusu sonucu çevrilmiştir.


12  Halifelik 3 Mart 1924’te kaldırılmıştır.



01/02/2017



Yazarın diğer yazıları

Thor: Ragnarok ve Odin’in Ölümü (01/11/2017)
Tangodora (01/11/2017)
Eymir'de Hüzün (01/10/2017)
Atkestanesi (01/09/2017)
Churchill (01/08/2017)
Satıcı, Bir Ayrılık ve Eli’ye Dair (01/05/2017)
Giden Gelmez Dağları - Kuma Davası - Gara Dayı (01/03/2017)
Atatürk: “Yaşamın Amacı Sevinçtir!” (01/11/2016)
Deneysel Arkeologlar Serdar Kılıç ve Thor Heyerdahl (01/10/2016)
NANKING ORDUSUZ KALMAK ve ATEŞ BÖCEKLERİNİN MEZARI (01/09/2016)
ÇÖL KRALİÇESİ BELL ile ARABİSTANLI LAWRENCE (30/06/2016)
KERKENES (01/06/2016)
TÜRK ASILLI İSKANDİNAV ve CERMENLER (01/05/2016)
KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURULUŞU (01/04/2016)
Türk Tangosu ve Çağdaşlaşma (01/03/2016)
GÜLAY DİRİ
TÜRKÜ & FADO
(01/02/2016)
Portakal Çiçekleri (01/01/2016)
ANKARA ve EYMİR GÖLÜ (01/12/2015)
Mustafa Kemal Atatürk (01/11/2015)
Atatürk Orman Çiftliği (01/10/2015)
Ürünlü Yemek Sanatı (01/09/2015)
Bir Genç Kadın (01/08/2015)